İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 18 · 27 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 18

Bölüm 17 /// Sükûn, Yeri Geldiğinde Dişlerini Bileyen Bir Canavar Kesilir.

Merva, markete girmeden önce aşağı ineceklere son defa baktı. Yüzüstü uzanmış olan Sercan'ın yalnızca siyah spor ayakkabılarını görebiliyordu. O da hemencecik kaybolmuş, ardında havalanan küçük bir toz bulutu bırakmıştı. Acele et, diyordu haklı olan iç sesi. Sercan yanında olsaydı eğer, bunu onun söylediğine yemin edebilirdi. Acele etti ve markete girerek yiyecek aramaya koyuldu. Çoğu şeyler, onlar gelmeden önce başka kişiler tarafından alınmıştı. Özellikle pişirmeden yenilen gıdalar tamamen tüketilmişti.

"Tüh ya! Nehir için çikolata bulmayı umuyordum."

Merva'nın serzenişine acıyla gülümseyen Sedat, karşılık vermedi. Anlaşılan o ki, Barış daha farklı düşünmüştü.

"Kuru gıdalar kalmasına bile şaşırdım ben."

Merva onun kasiyer kısmından poşetler çıkarmasını izledi. Barış her birine dörder poşet vermeye başladı. "Buraya inmek problem teşkil etmiyor." dedi. Yırtılma ihtimaline karşı daha da sağlamlaştırmak maksadıyla iki poşeti iç içe geçirdi. Diğerleri de onu taklit etti. "Herkes gelip almıştır. Ayhan dedikleri o patron bozuntusunun asıl istediği, alt kattaki depoda bulunan ilaçlar."

Merva gürültüyle yutkundu. İçine düşen korkuyu yadsıyamıyordu. "Ya bir şey olursa?"

"Bunu düşünmenin bize bir faydası yok." Yekta içeceklerin bulunduğu reyondan, sesini yükselterek konuşmuştu. Sözleri ani bir şokun haberiyle devam etti. "Olamaz! Tüm meyve sularının tarihi geçmiş."

Sedat onun yanına gitti. Eline aldığı bir kutuyu inceledi ve Yekta'ya uzattı. "Yalnızca bir ay geçmiş. Bunu içebilirsin."

"Şeftali de hiç sevmem."

Diğerleri onun yanına vardılar. Karınları doymazdı ama en azından kazınan midelerini yatıştırabilmeyi umdular. Yekta'nın düş kırıklığı ortamı biraz yumuşatsa da gerginlikleri kazık gibi çakılmıştı bir kere ve bu şehirden çıkmadıkları müddetçe yerinden oynatılamazdı. Dolayısıyla kuru gıdaları poşetlere koyup bir an önce gitmek istediler. Güneşin aydınlattığı giriş kısmını geçip ileri reyonlara gittiklerinde, feneri yakma gereği duydular. Kıyafetler vardı ve onlara pek dokunulmamıştı.

"Ne de olsa evleri sağlam. Yeni kıyafetlere ihtiyaç duymamışlar." dedi Barış kendisi için düzgün giysiler bakarken. Kumaş pantolon giymekten hiç hoşlanmazdı. Bu nedenle üzerindeki kıyafetlerden bir an önce kurtulmak için can atıyordu. "Önce yedek fener baksaydık keşke." diyen Merva'nın da kendisiyle birlikte tişört baktığını görünce gülümsedi. O bir şey söylemese de, yanlarından geçip çocuk reyonuna giden Sedat susmadı.

"Ben fener aradım, yoktu. Hem Sercan siyah renklerden hoşlanır. Kırmızılara hiç dokunma!"

Elindeki siyah tişört üzerindeki kırmızı kalp desenini beğenmeyen Merva "Biliyorum." dedi dalgınlıkla. Her yeri aydınlatmayan fener ışığında seçim yapmak hayli zordu. Desensiz bir tişört bulunca dalgınlığından sıyrılmış oldu ve Sedat'ın söylediği şeyi tekrar düşündü. "Onun için baktığımı nerden biliyorsun?"

Sedat sırıttı. Yekta güldü. Barış ise şaşkın kızın omuzlarına elini koyarak Sercan'a acıdığını söyledi. Merva bunun da sebebini sorunca Yekta'nın gülüşü, kahkahaya dönüştü. Sinirden kıpkırmızı kesilen genç kız, pantolonlara dahi bakmadan kadın reyonuna gitti.

"Ne sordum ki ben şimdi?" diye söylendi kendi kendine. Eline geçen pembe tişörtü inceledi. Bu rengi severdi ama açık renkler kiri ayan beyan ortaya sererdi. Bu yüzden kendisi için lacivert tişört ile kot pantolon alarak karanlık bir köşeye, kimsenin olmadığı reyona çekildi. Seri hareketlerle üzerini değiştirip geri dönmeye niyetliydi. Roza ve Vuslat için de kıyafet bakacaktı. Gözüne takılan kapalı bir kapı görünce seslendi.

"Sedat Abi, burada bir kapı var." Elinde fenerle oraya gelen adam, gri kapıyı inceledi. Diğerleri de oraya geldi. "Kilitli." dedi Sedat, kapı açılmayınca.

"Kırsak mı acaba?"

Yekta'nın bu önerisini reddeden Barış "Ya tavan üzerimize çökerse?" diyerek aklındaki muhtemel düşünceyi dile getirdi. Feneri tavana diken Sedat, Yekta'nın önerisine katıldı.

"Kapı ince çelikten yapılmış. Eğer bir balta bulursak, kilit kısmını kırıp içeri girebiliriz."

Heyecanlanan Yekta ile Merva, Sedat'tan feneri almak isterken yine Barış'ın engeline takıldılar. "Yapmayalım." dedi bir kez daha. "Bizden istenileni yaptık. Vakit kaybetme lüksümüz yok."

Doğru konuştuğuna hemfikir oldular ve buradaki işlerini bir an evvel bitirip marketten çıkmak üzere poşetleri ellerine aldılar. Sedat'ın bulduğu iki sırt çantasına sığdırabildikleri yiyecek dolu poşetleri koyup çıkmak üzere hazırlandılar. Bir ses işittiğini sanan Merva durup arkasına baktı. Etrafı iyice dinlemeye koyuldu. Ancak arkadaşlarının adım sesleri dışında bir şey işitmedi. Barış'ın çağrısıyla onlara yetişmek için gayret etti. Tam yanlarına yaklaşmıştı ki, aynı sesi yeniden işitti.

Tak!

"Duydunuz mu?"

"Duydum." diyen Yekta, bir şey düşmüş olabileceğini söyleyerek sesin kaynağını dahi araştırmaya gerek duymadı.

Onun haklı olabileceğine kanaat getiren Merva, geride kalmamaya özen göstererek yürüdü. Hatta marketten ilk çıkan kişi oldu. Ama çıkar çıkmaz başına toz ve çer çöp düşünce gözlerini yukarı dikti. Orada insanlar olabileceğini düşündü. Kimsecikler yoktu. Hem şehrin ahalisi karşı tarafta, aşağı indikleri yerin yukarısında bekliyor olmalıydı. Birkaç tişört ve askılı kıyafet giymiş kişiler oradaydı ancak sırtları dönüktü. Zaten onları da göremiyordu.

Merva, başındaki tozları temizledi ve indiği gardiyanın yanına giderek tırmanmaya hazırlandı. Yekta ile Barış, başka bir gardiyana doğru gittiler. Çantalardan birini sırtına takan Merva, tırmanmak için gardiyana yapıştı. Bitkinin etrafında yer yer kabartılar olmasına rağmen tırmanamadı. Altmış santim kadar tırmanıp tekrar aşağı kayınca durdu, ellerine baktı.

"Yukarıdan bir halat sarkıtmalarını istesek iyi olur." diyen Sedat'ın önerisi, bir kulağından girip diğerinden çıktı. "Garip!" dedi. Hâlâ avuçlarına bakıyordu. Sercan'ın tişörtüyle sarılmış olan elleriyle bitkideki canlılığı sezmişti. Aşağı inerken hissetmediği bir canlılıktı.

"Evet, çok garip!" Sedat da yukarıya bakıyor, az önce orada olanların yerinde yeller estiğini görünce buna bir anlam veremiyordu. "Sanırım yukarıda bir sorun var."

Merva başını kaldırıp baktı. Bu hareketiyle duyduğu şüphenin gerçekliğini gördü. Tırmanmak istediği gardiyanın toprak üstüne çıkan uç kısmı havalandı ve büyük bir gürültüyle yeri dövdü. Yukarıdan gelen toz yığını, bu defa çok daha fazlaydı. Hatta mağazaların tavanından kopan küçük beton parçalar, üzerlerine düşmeye başlamıştı.

"Geri çekil, Merva!"

Sedat söylemekle kalmamış, kolundan tutarak onu çekiştirmeye başlamıştı. Onlara doğru düşen yığınlar, öldürücü büyüklüğe sahip değildi ama yaralayıcı etkisi kaçınılmazdı. Fazla geri gitmeden önce, arkalarındaki gardiyana baktılar; o hareketsizdi. Barış ile Yekta'nın tırmandığı gardiyan, yer üstünde kalan kısmını göğe doğru yükseltmiş, az önceki gardiyandan daha şiddetli bir vuruşla yeri dövmüştü. İkili, koşarak Sedat ile Merva'nın yanına geldiler. Sedat'ın bağırarak halat istemesi ise yine yanıtsız kaldı.

"Bu gardiyanlara tırmanalım." dedi Yekta elindeki iki poşeti yere bırakmadan. Marketin önünden yukarı uzanarak yeryüzüne çıkan hareketsiz gardiyana umut dolu gözlerle bakıyordu. Ancak Merva'nın dikkati, aşağı inen yoldaydı. Barış'ın, sırt çantasını takarak tırmanmaya çalıştığı gardiyan da yukarıdaki yeri dövmüş ve alışveriş merkezinden daha büyük parçalar kopmasına neden olmuştu. Bu parçalar, arkadaşlarının indiği merdivenin üzerine düşerken Merva'nın gözünden bir damla yaş, çenesine doğru süzüldü.

"Aşağıda mahsur kaldılar."

Dördü de artık kapanmış olan yere gittiler. Aşağı inen yolun girişini kapatan beton parçalarını aldılar. Başlarına bir şey düşme ihtimali yüzünden, Yekta hâlâ hareket etmekte olan gardiyana bakıyordu. Diğerleri yolu açınca Sedat, Merva'nın sırtındaki bordo renkli çantadan el fenerini çıkardı ve kapanmış merdivendeki boşluğu aydınlattı. Açıklık fazla devam etmiyor, yol ileride kapanıyordu. Yolu kapatan beton yığınlarının arasında bir el kıpırdadı.

"Sercan?"

Merva'nın seslenişi, bir iniltiyle cevap buldu. Ölümle mücadele eden Levent, boğuk bir sesle konuşmaya çalıştı. Ama sesi, daha baskın başka sesin içinde kayboldu.

Bir çığlık koptu yerin üstünden, alışveriş merkezinin gömülü olduğu koca çukurun kenarından. Bir kadın, acı içinde yalvarıyordu. "Ne olur, dur! Benim suçum değil.” diyordu. İki saat evvel Ayhan'ın çadırının dışında nöbet tutan iki kişiden biriydi. “Hep Ayhan’ın suçu. Beni öldürme! Lütfen!"

Gardiyanın uç kısmıyla bedeninden sarılmış olan kadın, kan kusacak raddeye gelmişti. Koca bitki tarafından daha sıkı sarmalanınca kolları ve bacakları gevşedi. Artık sesi de kesilmiş, başı omuzlarına düşmüştü. Ağzından boşalan kanlar kem kendisine hem de katili olan bitkiye bulaşmaktaydı. Gardiyan son hamlesini yaparak sakinleşti ve eski hareketsizliğine geri döndü. Kadın ise Levent'in sıkışıp kaldığı yolun üzerine gardiyan tarafından sert bir şekilde çarpılmıştı. Bu durum, aşağı inen geçidi tamamıyla göçertmiş ve can çekişen Levent'e hızlı bir ölüm bahşetmişti. Ellerini hızla ağzına götüren Merva, ezilen kişinin Levent olduğunu bilmeden ağlamaya başladı. Hangisi olursa olsun, yine bir arkadaşını kaybetmişti. Ölümle gelen acı, ne kadar kaçınılmaz ise yokluğun bıraktığı boşluk, o denli kapatılmaz oluyordu.

"Nehir!" diye söylenen Sedat, nihayet hareketsiz kalan gardiyana doğru koşarcasına gitti. Zaten fazla çıkıntısı olmayan nebata, telaşı yüzünden hiç çıkamıyor; çıktığı kısa mesafeyi de gerisin geriye kayıyordu. Diğerlerinin onu sakinleştirmeye çalışmasına razı gelmedi. Tek düşündüğü kızıydı. "Ona söz verdim." diye inildedi. Sürekli çıkmaya çabalıyor, kaydığı her ana küfürler savuruyordu. Ellerini tutarak ona mâni olan arkadaşları da bu küfürlerden nasibini aldı. Lakin onun sözlerini ciddiye alan olmadı. Çaresizliği yüzünden, hareketlerinden ve kelimelere yansıyamayan ruhundan okunan birinin sözlerine kulak kabartmak anlamsızdı. Zamanlarının daraldığını düşünmediler.

Zor da olsa onu gardiyanın dibine oturttuklarında "Neredeyse tırnaklarını gardiyana geçirecektin." dedi Merva, sakin kalmaya uğraşarak. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Aşağıda ölen arkadaşına mı ağlasın, yoksa yukarıda hapsedilenlere mi yansın, bilemedi. Ancak şu bir gerçekti ki, içi kan ağlıyordu.

Gözyaşları aktı Sedat'ın. Akan her damlaya acısından bir parça kattı ve bedenini terk etmesine izin verdi. Sakinleşmeli ve akıllıca düşünüp harekete geçmeliydi. Ciğerlerini dolduran koca bir nefes aldı, telaşının havaya karışmasını hissetti. Eğer gardiyana zarar verseydi ne kızına verdiği sözü yerine getirebilirdi ne de onu koruyabilirdi. Aklın yittiği anların ölümcül bir külfet taşıdığını sezinledi. Durmalı ve yeniden inşa etmek istediklerini, baba kız durumlarını bin parçaya bölmemeliydi.

"Teşekkür ederim." dedi içtenlikle. "Artık daha iyiyim."

Barış onun sol omzunu hafifçe yumruklarken, Merva da yüzünü koluyla silerek bulduğu çözümü anlattı.

"Bence iki kişi yukarı çıksın. Bir kişi de benimle kalsın. Aşağıya inen bir yol ararız."

"Sabit merdivenler." dedi Yekta sesinin en canlı tonuyla. Alışveriş merkezlerinde sadece yürüyen merdivenler yoktur, sabit olanlar muhakkak vardır."

"Hay aklınla bin yaşa!"

Merva'nın sevinci, itilen bir beton blok yüzünden çehresinde dondu. Nefesini tuttu ve yeni bir gardiyan vakası bekleyerek sesin geldiği yöne baktı. Az ötede, gardiyanların arka taraflarında bir yerde tozlarla kaplanmış Sercan belirdi. Arkasından çıkan kişi ise Kağan idi. Öksürerek çıkmış, güneşin keskin ışığından dolayı sağ elini gözlerine siper etmişti. Onlara doğru hızlı adımlarla gittiler.

Kaşlarını çatan Sercan "Hâlâ buradasınız." dedi.

"Yaşıyorsun." diye karşılık verdi Merva. Neredeyse fısıltıyla çıkan sesi zor duyulur olmuştu. Onun ölme ihtimalinden öylesine korkmuştu ki, hiç düşünmeden Sercan'a sarıldı. Aralanan susuz kalmış, pembe dudaklar yine aynı kelimeyi mırıldandı. "Yaşıyorsun."

Nefessiz kaldığını hisseden Sercan, ne tepki vereceğini şaşırdı. Merva'nın temasıyla tamamen gevşemiş, öylece bekliyordu. Yutkundu. Kollarını kaldırdı. Ancak biraz havalanınca durdu. Kalbi ne kadar çarparsa çarpsın, zihninin hep aynı kıvrımında pusuya yatan düşüncesinden arınamıyordu. Doğru olanı mı yapıyorum, diye dert yandı kendine. Ölümün kokusu her tarafımıza sinmişken doğru şeyi mi yapıyorum? Aşkı hiç gerekli bir şey olarak görmemişti. Hatta aramamıştı bile. Sırf hayatta olduğu için yaşardı. Geleceğe dair hayaller kurmazdı. Aşk hakkında hiç kafa yormamıştı. Şimdi ise duygularının farkında olmayan bir kadını kendisine sarılırken buluyordu.

Tüm düşüncelerini bir kenara itti. Şu an içinde bulunduğu durumun vahametini zihninden sildi ve ona sarıldı.

Korkmuştu o sıra. Elinde olsa kalbinin atışını durdurur, başını sol omzuna koyan Merva'nın, bu çarpıntıları duymasına mâni olurdu. Hem onu sıkı sıkı sarmaktan da pişmandı. Göğüs duvarının ardından duyulabilen seslerin nedenini, kendinden bihaber Merva dahi anlayabilirdi. Ellerini omuzlarına koyarak onu nazikçe uzaklaştırdı. Zira ansızın gelebilecek bir itirafın ne yeri ne de zamanıydı. Konuşurken sesi yumuşaktı. "Vakit kaybediyoruz."

"Haklısın, hâlâ buradan çıkamadık." dedi Merva.

"Bana da sarılmayacaksın, değil mi?" diyen Kağan'ın sesindeki alaycı tını, yüzündeki sarsılmış ifadeyle uyuşmuyordu. Her zamanki tavrını takınmak istemiş, yine de muvaffak olamamıştı. Levent ile atıştıktan kısa bir süre sonra gün ışığına varmanın memnuniyetini nasıl yaşayacağına karar veremiyordu. Oysa bu gruptaki insanların zayıflığından pek hazzetmezdi. Şimdi ise onların yokluğuyla oluşan duygulardan arınmak zor geliyordu. Her şeye rağmen, Merva'nın homurdanması onu az da olsa gülümsetti. Bir bekleyeninin olması, Kağan için yabancı ve güzel bir duyguydu.

Merva, Sercan'ın ardından gelenlere dikkat kesildi. Daha doğrusu, gelene... İmkânsız olduğunu bilse de iki kişi görmeyi umuyordu. Ancak…

Levent yoktu!

Gözyaşları izinsizce akmaya başlarken inleyerek yere çöktü. Bitkilerle çevrili bir hapishanede oksijensiz kalmış gibiydi. Nefes alamıyor, acıyla kavrulan bedenine dinginlik getiremiyordu. Tek yapabildiği hıçkırmaktı ve hıçkırdı. Gerçekle yüzleşmenin getirdiği duygularla baş etmekte zorlanıyor, kendine mukayyet olamıyordu. Yine hıçkırdı. Bu kez daha derinden, daha kesif bir acıyla! Boğuluyor gibiydi. Betonların itibar görmediği yeni, yeşil dünyada sanki kendisine yer yoktu. Çevresi hep ölüm kaynıyordu.

Sercan endişeyle onu sarstı. Merva'nın zaten buğulu olan görüşü, kararmaya başladı. Kendinden geçen genç kızı iyice kavrayan Sercan, onun başının beton yığınlara sertçe değmesine mâni oldu. “Bayıldı.” dedi onu yumuşak hareketlerle yere yatırarak. Bu duruma üzülüyordu; onun acı çekmesini istemezdi. Ama bir yandan da bayılmasına sevinmişti. Zira Levent’in ölümü, içinde bulundukları vaziyeti değiştirmiyordu. Zaman, onlar için hâlâ kısıtlı bir kavramdı ve arkadaşları esirdi. Merva, acısını yaşarken hızlı hareket edemezlerdi.

"Yukarı nasıl çıkacağız?" diye sordu Sedat endişeyle. Yüreğine tam bir karmaşa hâkimdi. Bir yandan kızına verdiği söz, öte yandan esir tutulan arkadaşları. Levent’e olanlarsa ise onu umutsuzluğa sürükleyen ana etkendi. Daha fazla ölüme şahitlik etmek istemiyordu artık. "Gardiyanlarda tutunacak pek yer yok. Aşağı kayıp duruyoruz."

Sıkıntılı hâletiruhiyesinden bir nebze olsun sıyrılan Sercan, kendisini saran hüzün dalgasının yavaşça dağıldığını fark etti. Yukarıya baktı. Kimse yoktu. Sonra gözleri, Levent'in can verdiği yola takıldı. Ayhan'ın nöbetçilerinden biri, o yolun üzerinde feci şekilde can vermişti. Neredeyse sivri bir V harfi şeklinde duran cansız bedenin kol ve bacakları da olmaması gereken açıdaydı. Yukarıda her ne oluyorsa, onlar için tehdit demekti. Ancak üç arkadaşını daha yabancıların eline teslim edemezdi. Zaten burada durmak da pek emniyetli değildi.

"Gardiyanlardan biri yaptı." dedi Yekta, Sercan'ın sormadığı suale yanıt vererek. Kelimeleri, istikametsiz bir yolun yolcuları gibiydi. Levent olmadan başladığı yola onunla devam etmişti. Şimdi ise kuzenini geride bırakmak zorundaydı. Hiç ummadığı bir anda yönünü kaybetmiş gibi hissediyordu.

Sercan hızlıca çözüm üretmeye çalıştı. "Markette halat ya da ona benzer şeyler var mıydı?"

Halatı düşünememesi sebebiyle alnına bir şaplak indiren Barış, hemen feneri aldı ve markete koştu. Yekta da "Nerede olacağını tahmin edebiliyorum." diyerek onu izledi. Vakit kaybetmek istemeyen Sercan, hemen gardiyana yöneldi. Ayakkabısını ve çoraplarını çıkardı. Ellerini, kollarını ve ayaklarını toza bulamayı henüz bitirmişti ki, Yekta koşarak geldi. Bir sırt çantasındaki makarna, nohut ve fasulye paketlerini boşaltıp içine halatı koydular. Çantayı sırtlanan Sercan, gardiyana sarıldı.

"Ben yukarı çıkınca halatı sarkıtacağım. Siz, yiyecekleri ve ilaçları onun ucuna bağlarsınız."

Herkes aynı anda "Tamam." deyince çıkmaya başladı. İndiği zamana nazaran hayli yavaştı. Kollarıyla gardiyanın bir üst kısmını kavrıyor, bacaklarının da desteğiyle kendi gövdesini yukarı çekiyor, biraz ilerledikten sonra tekrar kollarını yukarı sürerek aynı hareketleri tekrarlıyordu. Ara sıra aşağı kaydığı oluyordu. Bu durumda gardiyana daha sıkı sarılıyor ve çıktığı bütün yolu gerisin geri kaymaktan kurtuluyordu. Nihayet ilk kata ulaştı. Saatini kontrol etti. On beş dakikası kalmış, zaman daralmıştı. Böyle devam ederse asla yetişemezdi. Tedirginliğini denetim altına almak için bir kez derin nefes alıp verdi. Sürtünmeden dolayı yer yer incelen derisini umursamadan kollarını ve bacaklarını yine toza buladı. Yorgunluğun verdiği etkiyle daha çok zorlanır oldu. Ama daralan vaktin sitemkâr düşüncesi ona hız kazandırdı. Harcadığı gayret o denli fazlaydı ki, kollarından damla damla çıkan kan, akmaya fırsat bulamadan gardiyana bulaşıyordu.

Nihayet yukarı çıktığında etrafına dikkat etmeden çantadaki halatı çıkardı ve aşağı sarkıttı. Sıkıca bağlanan yiyecek ve ilaçları çekti. Saatini tekrar kontrol etti. Tam olması gereken vakitti. Ne erken varmıştı ne de geç kalmıştı. Hızlı hızlı nefes alıp verirken etrafını kontrol etti. Yüz metre ilerideki her iki çadır yıkılmıştı. Ellerinde tüfek ya da silah tutarak bekleşen insanlar ona doğru korkuyla bakıyordu. Neler olduğunu anlamayan Sercan, yüksek sesle konuştu.

"İstediklerinizi getirdim. Şimdi yardım edin de arkadaşlarımı yukarı çekeyim."

Ne bir yanıt yükseldi anbean gerilen ortamdan ne de herhangi bir hareketlilik vuku buldu. Çıt çıkmayan yerde sükûn, dişli bir canavar misali vücuda geliyordu. Her pençesi Sercan'ın sakinliğine bir darbe indirirken genç adam yine yardım istedi kelimelerini hoyratça sıralayarak. Zira arkadaşlarını yukarıya çekecek takati kalmamıştı. En sonunda çoğu kişi kaçtı. Saatler önce onları Ayhan'a götüren grubun içinde yer alan şişko adam öne çıktı. Adımları hâlâ kararsız hareketler taşıyordu. Yumruğunu sıkarak ayaklarını ilerlemeye zorladı. Önce Ayhan'ın yıkık çadırının iskeletini oluşturan demir çubuklardan birini aldı, sonra da Sercan'a doğru gitti. Yaklaştıkça hızlanıyor, hızlandıkça gömleğinin düğmeleri daha çok zorlanıyordu. Sonunda onun yanına vardığında tam göbeğinin üstündeki düğmesi koptu. Düğme, çukurdan aşağı düşerek Levent’in öldüğü yere bakmakta olan Yekta'nın kafasına çarptı.

"Vaktinde geldik. Arkadaşlarım nerede? Ayhan neden ortalarda yok?"

"Lider, senin arkadaşlarının olduğu yerde." dedi şişko adam ve titrek ellerle halatı kavradı. Bakışlarını Sercan'dan itinayla kaçırmaya çalışırken bir saat evvel tetiklenen olaylardan bahsetmemeyi şu an için uygun buldu. Zira hiç denk gelmedikleri bir vakaydı. Şahit olduğu şeyler, isyankâr bitkilere karşı bakış açısını değiştirmiş; tabiatın canlanmasının düşündüklerinden daha vahim yahut daha insaflı bir yanı olabileceğini aklından geçirmeye başlamıştı.

Halatı demir çubuğa bağlamak için uğraştı, ancak yaşadığı tedirginlikten dolayı bunu bir türlü beceremedi. Sercan duruma müdahale edip de çubuğu ve halatı ellerinden almasaydı bu işi yapmak, şişko adamın dakikalarını alabilirdi. Sercan’ın halatı düğümleyen maharetli ellerini izledi. Sürtünmeden dolayı oluşan yaralarındaki kan, halatta kızıl izler bırakıyordu. Sonra onun kollarına baktı ve de tişörtünün yırtılmış kısmı yüzünden açıkta kalan karnına dikkat etti. Sürtünmenin emareleri, baktığı her yerde mevcuttu. Elinde olmadan imrendi. Kendisine nazaran daha insancıl bir arkadaşlık örneği sergiliyordu.

Gri, demir çubuğun tam ortasına halatı bağlama işini bitiren Sercan "Hazır!" dedi. Çubuğu birlikte tutacak ve aşağıdakileri yukarı çekeceklerdi.

Bu esnada Merva kendine gelmişti. Ölümün elim sonucu gözlerinden okunsa da artık daha aklıselim bir tavır takınmıştı. İçinde bulundukları durumun aciliyetini kendine tekrar hatırlamış ve ayak bağı olduğunu düşündüğü için özür dilemişti. Kulağında ise baygın olduğu esnada zihnine dolan üç kelime yankılanıyordu.

“İnsanlar iyileşir, Merva.”

Umut, bir kez daha onunla birlikteydi. İyileşmeye fırsatları olduğunu malikânede yaptığı gibi burada da dillendirmişti ve ona bir teselli daha sunmuştu. Yine de aklında beliren sorudan rahatsızdı: İyileşmek, gidenlerin bıraktığı boşluğun bertaraf edilmesi mi demekti?

Şişko adam ile Sercan’ın birer ucundan tuttukları, yaklaşık altmış santimlik çubuktan sarkan halat, ayaklarının dibine indi. Bu sayede düşüncelerinden sıyrılan Merva, sükût içinde onu tuttu ve Sedat'a uzattı.

"Önce sen çıkmalısın." dedi Sedat, toza bulanmış gözlüğünü kıyafeti aracılığıyla silerken. Açmazda gibiydi. Kızına bir an evvel kavuşmak ile Merva'ya öncelik tanıma arasında kalmıştı.

"Sen Nehir için endişelenirken mi? Asla olmaz! Ayrıca Sercan, gardiyana daha yeni tırmandı. Yorulmuştur. Hepimizi çekecek gücü kaldığından şüpheliyim. Sen ona, benden daha iyi yardımcı olursun."

Bu fikri beğenen Kağan da, önceliği Sedat'a vermekten yanaydı. Az evvel aşağı kattan yukarı çıkarken asansörün hemen yanındaki sabit merdiveni kullanmışlardı. Düşen asansör yüzünden merdivenin yarısı yıkık ya da moloz yığınlarıyla dolu olsa da, tek kişinin ayakta durarak basamakları çıkabileceği kadar dar boşluk kalmıştı. Ancak çıktıkları kattaki merdiven girişi kapalıydı. Buradaki molozları temizlemek Kağan’ı biraz uğraştırmıştı. Yorulmuştu ve Sedat'ın çıkmasını daha mantıklı buluyordu. Aksi takdirde, Sercan'a yardım etmek için saniye kaybetmeyi dahi göze almazdı.

Aralarında yaşça en büyük olan Sedat çıkarken "Keşke üst katın merdivenleri yıkılmasaydı." dedi Kağan.

Merva "Belki tamamen yıkılmamıştır ama önündeki molozları temizlemekle uğraşmak vakit kaybettirirdi." diye karşılık verdi.

Kağan, etrafa göz gezdirdi ve V şeklinde yatan ölü kadını sabit ifadesiyle izledi. "Şunu öldüren şey, gardiyandı demek." Levent'in ölümü, onun yüzünden olmuştu. Kadın için üzülebilirdi, eğer arkadaşı onun yüzünden ölmüş olmasaydı. "Kaç kişi, ölüyken bile bir başkasının ölümüne sebep olabilir ki!"

Bu söz, Merva'yı titretti. Unuttuğu şeyi, iki arkadaşın amca çocukları olduklarını ancak Yekta konuşurken hatırlayabilmişti.

"Levent benim kuzenimdi."

Yekta ne kızmış ne de Kağan'ın yakasını tutma cüretinde bulunmuştu. Tıpkı ifadesi olan bir heykel gibi olduğu yerden kıpırdayamıyordu. Ağlamasa dahi, yaşla dolu olan gözleri güneş ışıklarını geri itmekten çekinmiyordu. Acı çeken yüzü, aynı zamanda tiksintiyle doluydu. İnsanların ölümleri hakkında duygusuzca konuşan Kağan'a tiksintiyle bakıyor, yumruklarını anbean daha da sıkıyordu. Nefesi öfke kokuyordu. Sarf ettiği kelimeler, acının nöbetini devraldı.

"Oysa Roza vurduğu vakit sana acımıştım. Şimdi o hareketi ne kadar hak ettiğini anlayabiliyorum."

Ansızın kabaran öfkesinin tesiriyle Kağan'ın parmakları, Yekta'nın boğazını buldu. Kara gözleri alev almışken çevresini algılaması hayli zordu. Nedeni bu olacak ki, Barış'ın müdahalesini geç fark edebildi. Yekta'nın nefessiz kaldığını gören Barış, hemen Kağan'ın sol dizinin arkasını tekmelemiş ve yere çökmesine neden olmuştu. Oksijene hasret kalan Yekta, derin nefesler alıp verirken bir yandan da eliyle Merva'yı kendinden uzaklaştırarak iyi olduğunu söylemeye çalıştı. Halat üçüncü kez indi. Barış hemen Yekta'yı yukarı çıkarttı. İkilinin yan yana durmasını istemiyordu. En azından Sercan'ın yanında kolay kolay atışamazlardı.

Barış, Merva'nın ısrarıyla halata ondan önce sarıldı. Sercan ile yaşıt olan adam tamamen iyileşmemiş koluna fazla yüklenmedi. Zaten gardiyandan inmek yeterince meşakkatli olmuştu. Hatta yarasının açıldığını sanmış ve iner inmez kontrol etmişti. Açılmadığını görünce de rahat bir nefes almıştı. Şansını daha fazla zorlamaktan imtina etti.

Kağan ile baş başa kalan Merva, hâlâ tek dizinin üstünde çökmüş vaziyette duran adamın yanına oturdu. Onun sersemlemiş hâli oldukça dikkat çekiciydi. Roza'nın vurduğu zamanki ifadeyi burada da takınmıştı. Geçmişinden bir parça hatırladığı her hâlinden belli olan Kağan'dan gözlerini ayırmayınca onun sitemkâr sözlerinin hedefinde olacağını biliyordu.

"Beni incelemekten sıkılmadın mı?"

Merva gülümsedi. Bu sözler, arkadaşının normal hâline dönmeye başladığının işaretiydi. "Elimde değil, seni kıskanıyorum."

Kara kaşlarını çatan delikanlı, bir müddet onun ne demek istediğini düşündü. Buna rağmen anlam verememiş olacak ki, sordu.

"Neden?"

"Geçmişini hatırlıyorsun. Benim hatırlayamadığım bazı şeyler var da."

Kağan iyice meraklandı. O, anılarından unutmak için her şeyini feda etmeye razıyken Merva'nın bir şey hatırlamamasından duyduğu elem, ilgisini çekmişti. Hatta az önce aklına düşen babasının 'Sana acıyorum.' diyen hayali bile kayıplara karışmıştı.

"Hatırlamadığını nereden biliyorsun?"

"Rüyalarla." Merva bir müddet tereddüt etse de, bunu ona söylemeye karar verdi. Nihayetinde arkadaşlardı ve Kağan'ın hiçbir kötülüğünü görmemişti. "Erzurum'a geldiğimden beri..." Sustu, biraz daha düşündü ve cümlesini düzeltti. "Daha doğrusu sizin grubunuza katıldığımdan beri ara sıra rüyalar görüyorum. Sekiz yaşındayken ailemi bir otomobil kazasında kaybetmiş ve ben sağ kalmıştım, buraya kadar her şey olağan olsa da öncesinden haberim yok. Son aylarda yaşadığım olaylar mı tetikledi bilmiyorum ama rüyalarımın birinde, aynı arabada Umut isminde bir arkadaşımın olduğunu net bir şekilde gördüm." Yüzünü buruşturarak konuşmaya devam etti. "Şu Nebat Halkı sakinlerinin beni uyuşturmak maksadıyla kullandığı otlar yüzünden gördüğüm bir rüyaydı bu."

"Kaza yüzünden mi hafızanı kaybettin?" Sesini donuk tutmaya çaba gösterse de merakı inceden inceye belli olmaktaydı.

"Evet, yani hayır. Aslında tam olarak emin değilim. Umut'un arabada olduğunu unutmuşum ama kazadan sonra yaşadıklarım da hafızamdan silinmiş. Hatta Umut'la hastanede karşılaştığımı hatırlıyorum ve o zaman bana ilk kez tanışıyormuşuz gibi muamele etmişti. Anlam veremeyeceğim kadar karmaşık bir durum.”

"Belki de yalnızca rüyadır. Umut diye biri yoktur ya da hayali arkadaşındır. Bilirsin işte! Ailen öldü, yaşın küçüktü ve sen tamamen yalnız kaldın. Yaşadığın acıyı atlatabilmek için de hayali bir arkadaş edindin."

Kağan'ın sadece bir ihtimal olarak öne sürdüğü sözlerle duygu karmaşasına sürüklenen Merva, sarkıtılan halatı görünce ayağa kalktı ve eline doladı. Halatı çekerek yukarıdakilere hazır olduğunu bildirdi. Yükseldiği her an eli daha çok sıkılıyor ve canı yanıyordu. Nitekim ne bu acıyı hissedecek vaziyetteydi ne de marketten gelen tak sesini duyuyordu. Düşündükçe bocalıyor, bocaladıkça Kağan'ın söyledikleri akla daha yatkın geliyordu. Eğer Umut arabada olsaydı, kaza sonrası hastanede karşılaştıklarında kendisini tanıtma gereği duymazdı. Her iki hatırasından biri yalan olmalıydı.

"Belki öyle biri gerçekten de hiç var olmadı." Mırıldanarak başını kaşımış, yukarıya çoktan çıkmış olduğunu fark etmemişti.

"Kim hiç var olmadı?" diye sordu Sercan.

"Ha?"

Merva şaşkınlıkla onu sorgulayan adama baktı. Tozlu ve harap görüntüsü, yüreğini acıtmaya yetmişti. Artık ne gördüğü rüyalar umurundaydı ne de Kağan'ın sözleri etkin rolüne devam ediyordu. Hem Sercan'ın yaralanmış hâline bakmaktan sarfınazar etti. Zira şu an için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Hâlbuki ona yardım ederek kendi vücudunu kara bir duman misali saran üzüntüyü giderebilmeyi ne çok isterdi!

"Çok çabalıyorsun."

Sercan kanlı elini onun başına koydu ve ağaç kabuğunun rengini anımsatan saçları karıştırdı. Dalgalı ve tozlu saç tellerinin yumuşaklığı onu hayrete düşürmüştü. "Dert etme! Böyle olmaktan bir şikâyetim yok."

"Yakınlığınız beynimi uyuşturuyor." dedi Kağan gözlerini devirerek.

Onun gelişiyle birlikte, nihayet herkes yerin altından çıkabilmeyi başarmıştı ve Sercan, bir şeyler öğrenebilme umuduyla şişko adamı sorguya çekti. "Artık bize neler olduğunu anlatmanın vakti geldi. Arkadaşlarımız yaşıyor mu?"

Onun tuttuğunu koparan bakışlarına maruz kalan şişko adam, tereddüt dolu konuşmasına başladı. "E-evet, yaşıyorlar. Ama neler olduğundan tam olarak emin değilim." Birkaç saat öncesini zihninin kıyısından çıkarıp su yüzüne çıkarmakla uğraştı. "Biz rehineleri," Sedat'ın kötücül bakışlarının hedefinde olduğunu hissetti ve yanlış kelime seçtiğini anladı. "yani arkadaşlarınızı kalacakları odaya götürdük. Ayhan ile birlikte."

"Ayhan mı?"

Merva'nın meraklı sözüyle bir açıklama yapma gereği duydu.

"Liderimiz olan değil, benim grup arkadaşım Ayhan. Çelimsiz diye dalga geçtikleri kişi. Liderimiz onun gibi korkak biriyle aynı adı taşımak istemediğini söylemişti. O günden beri, ismi Çelimsiz oldu. Arkadaşlarınız ile o, aynı odaya kapatıldılar. Kapının dışında nöbetçi tutulanlardan biriydim. Bu yüzden tüm konuşmaları duydum. Aralarından seksi olanı-"

Sedat dayanamamış, adamın gırtlağına sarılmıştı. "Detaylarla bizi boğmamanı rica ediyorum. Acelemiz var."

Soluk alamayan adamı, arkadaşının elinden kurtaran Sercan "Olanları hemen anlat ki, ona göre tedbir alalım." dedi. Grubunun yaşıyor olması en mühim haberdi. Yaşam varsa, umut da vardı. Levent’le aynı durumda değillerdi ve hâlâ kurtarılabilirlerdi. "Eğer burada vakit kaybettiğimiz için üçünden biri ölürse, adalet anlayışımızla yüzleşmek zorunda kalırsın ve inan bana, suçlu olup olmadığını değerlendirecek vaktin dahi olmayacak!"

"Ta-tabii, haklısınız, efendim! İsimleri bilmediğim için...” Sert bakışlar altında mazeret bile öne sürmekten vaz geçti. Hemen anlatmaya koyuldu. “Arkadaşlarınızdan en büyüğü, Çelimsiz'e burada neler olduğuna dair birtakım sorular sordu. Çelimsiz de eğer gruba dâhil edilirse her şeyi anlatacağını söyledi. Büyük arkadaşınız buna ancak liderin karar verebileceğini açıkladı. Çelimsiz'in öttüğü duyulunca bizim liderimiz epey öfkelendi ve rehinelerin -özür dilerim- arkadaşlarınızın derhal çadırına getirilmesini emretti. Onun emirlerini dinlemeye mecburduk. Tüm şehri tek elden yürütürken kim ona karşı koyabilirdi ki?"

Şişko adam, ellerini ovuşturup duruyor, Sercanların ona anlayış göstermelerini umuyordu. Yine de alabildiği tek karşılık, lafını bir an önce tamamlaması gerektiği oldu.

"Liderimiz daimi nöbetçilerinden biri olan Sevim'e, büyük arkadaşınızı öldürmesini söyledi. Bu emri verir vermez, grubunuzdaki küçük çocuk histerik bir şekilde ağlamaya başladı."

"Nehir mi?" diye sordu Sedat endişeyle. Mavi gözleri, lacivert dehlizlere meydan okurcasına kararmaya başlamıştı. Bir an evvel harekete geçmek için can atıyordu. Kızının şu an nerede olduğunu dahi sormadan gitmeye yeltendi. Sercan yine ona müdahale etmek istese de, bu kez başarılı olmakta zorluk çekti. Ancak Barış ile Kağan'ın yardımıyla onu tutabildi.

"Üçünün de yaşadığını söyledi, Sedat. Sakin ol!"

"Sakinleşmek mi?" Delirmiş gibi bakıyor, alnında terler birikiyordu. Buna rağmen çırpınışları, kendisine karşı koyan üç adama galebe çalamamaktan muzdaripti. "Nehir benim hayattaki tek varlığım, Sercan. Onu da kaybedersem ben nasıl yaşarım?"

"Burada onları kaybetmemek için mücadele veriyoruz ya! Ne Nehir'i onların eline bırakmaya niyetliyim ne de Vuslat ile Roza'yı."

Sonuçsuz direnişinin verdiği çaresizlikle kıvranan Sedat, Yekta'nın onun önüne gelmesiyle ikileme düştü. Az önce kuzenini kaybeden delikanlının parlak yeşil gözleri, gözyaşı dökememenin verdiği ıslaklığın eseriydi.

"Nehir'i kurtarmamız an meselesi, Sedat Abi. Ant olsun ki, onu kurtaracağız ve Kaya'yı bulacağız! Benim liderimize güvenim tam, yeter ki kendimizi kaybetmeyelim."

Direnmeyi bırakan Sedat, gerginliğini üzerinden atmak maksadıyla bağdaş kurarak yere oturdu ve başını, ellerinin arasına aldı. Kritik bir krizi kendi aralarında hemen çözen gruba bir kez daha hayranlıkla bakan şişko adam, Sercan'ın işaretiyle sözü tekrar devraldı.

"Çocuk ağlamaya başlayınca, liderimiz olan Ayhan ilk ölüm hakkını bu kez ona verdi." Tereddütle Sedat'a baktı. Onun tekrar çıldıracağından emindi. Lakin beklediği olmadı. "Sevim, silahını ona yöneltti. Diğer ikisi çocuğun önüne geçtiler. Nafile bir hareketti. Sayıca çoğunluktaydık. Onları birbirinden ayırmak zor olsa da başarılı olduk. Yine de küçük kızı susturamadık. Ağlıyor, bağırıyor ve yere sertçe vurarak büyük arkadaşınıza ulaşmak için can atıyordu. Her şey bu esnada oldu. Önce dışarıdan çığlık sesleri duyduk. Çok sürmedi. Alışveriş merkezindeki bitkilerden birinin ucu çadırda belirdi ve çocuğu esnek bir hareketle yana kaydırdı. Böylece kurşun çocuğa değil, kalın gövdeli bitkiye saplanmış oldu. Bilirsiniz, bunu yapmak idam manasına gelir. Bitki, Sevim'i belinden kavradı, etrafta sürüyerek geri çekti. Çadır üzerimize yığıldı. Oradan çıktığımızda bitkinin Sevim'i alışveriş merkezinin içine hızla çarptığını gördük. Bu yüzden oraya yaklaşamıyoruz. Fenalıkları bize de dokunabilir diye. Hatta korkudan arkadaşlarınıza dahi yaklaşamıyoruz. Yeşillerin birini koruduğuna hiç şahit olmamıştık. Bu normal değil!"

"Şu an neredeler?"

Sercan'ın sorusunu "Şey, aracın yanında öldürdüğümüz arkadaşınızı toprağa vermeye gittiler." diyerek yanıtladı. Bu cevabından sonra bir şiddet eylemi beklemiş olacak ki, başını kolu aracılığıyla korumaya aldı. Ancak duyduğu ayak sesleri, önemsiz bir konumda olduğunun göstergesiydi. Kolunu indirdiğinde onların yukarı çıkardıkları eşyaları yanlarına almış, koşarak uzaklaştıklarını gördü.

Sonra derinlerden bir yerden, alışveriş merkezinden sesler geldiğini sandı. Az evvelki grubun etkisinden miydi, bilmiyordu. Yüreğine gelen cesaretle devasa çukura yaklaştı. Niyeti, işittiği sesten emin olmaktı. Moloz yığınlarının karmaşa oluşturduğu çukura baktı. Cansız arkadaşının bedeni, midesini bulandırdı. Ancak gelen sesler, dikkatini dağıttı. Kelimeleri tam olarak seçemese de, birinin konuştuğunu anlayabiliyordu. Uzaklardan gelen pürüzlü seda, tüylerini dikeltti. Neredeyse bir dakika süren cesareti tuzla buz oldu ve kaçtı. Hiç durmadı, can havliyle koştu.

Artık burada durmak istemiyordu. Uğursuz bir şeyin yaklaştığını hissediyor, çekip gitmek için can atıyordu. Ayrıca Çelimsiz gibi o da Ayhan'a itaat etmekten sıkılmıştı. Hem şehirdeki yiyecekler de tükenmeye yüz tutmuştu. Kararını verdi. Çelimsiz Ayhan'ın yaptığını yapacak, yeni gelen gruba katılacaktı. Nasıl olsa onlara yardım etmişti ve bunun bir karşılığı muhakkak olmalıydı.

Ne kadar hızlı koşarsa koşsun, aradaki mesafe peyderpey açılıyor ve onların hızlarına erişemiyordu. Nihayet pes ettiğinde, on dakika dahi geçmemişti. Yemeği seven bir insandı. Bitkiler ve toprak isyan etse de aldığı duyumlara göre Erzincan, diğer şehirler gibi zarar görmemişti. Böylece evlerinde rahatlıkla kalıyor ve yemeklerini yiyorlardı. Eskiye nazaran epey zayıflamıştı. Buna rağmen ilk kez kilosuna lanet okudu.

ww

Nejat'ın öldürüldüğü yere doğru koştuklarında, şehre girdikleri zamana nispeten daha çok insanın onları izlediklerini gördüler. Bu kez pencere ardından gizlenerek değil, evlerinin önüne çıkmış merakla izliyorlardı. Kulaktan kulağa dolaşan fısıltılar, havaya yükselerek uğultuya neden olmaktaydı.

Merva'nın insanlardaki bu değişikliğe sebep olan şeyi tahmin etmesi zor olmadı. O, vaktiyle malikânede Nehir’in neşesine ortak olmak isteyip de bir yaprak döken ağaca şahitlik etmişti. Dolayısıyla bazı şeyleri diğerlerine göre daha olağan karşılıyordu. Bu, sık rastlanır bir durum değildi. Bir çocuğun bitkiler tarafından korunması insanlara garip gelmiş olmalıydı. Bilmediği şey ise onların sorgulamaya başlamasıydı.

"Zaten baştan beri işkillenmiştim ben. İlçelerden ya da farklı şehirlerden gelen herkes, yaşadıkları yerlerin harabeye döndüğünü söylüyordu." dedi yaşlı bir adam etraflıca düşünerek.

Yanı başında dikilen kadın, kocasının hemen ardından konuştu. "Küçük bir kızın bitkiler tarafından korunduğunu söylüyorlar. Yeşiller sandığımız kadar kötü olmayabilir."

"Yapma, anne. Bence o çocukta özel bir şeyler var ki, korunuyor. Yeşillerin iyiliğinden falan değil yani." Genç kız dalga geçmek maksadıyla böyle konuşmuştu. Sıkıcı hayatına renk katmak istiyor, ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Yine de ciddiye alınacağını tahmin edememişti. "O kızda özel bir şey varsa, bu demek oluyor ki biz de özeliz." diyen babasının sonunda akıl sağlığını yitirdiğini düşünerek endişelenmeye başladı. Ancak annesi öyle düşünmüyor olmalıydı. Yaşlı kadın, kocasının ağzından tane tane çıkan lafları sabırsızlıkla bekliyordu.

"Söylesene, bey! Ne demek istiyorsun?"

"Bitkilerin o kızı koruduğunu söylüyorsunuz ama bizim, şehir merkezindekilerin yıllardır korunduğunu unutuyorsunuz." Yaşlı adam artık sadece ailesi tarafından değil, komşuları tarafından da ilgiyle dinlenildiğini anlayınca sesini biraz daha yükselterek konuştu. Odakta olmak ona her daim nasip olan bir şey değildi. Bu duygu hoşuna gitmiş, aklının sunduğu fikirleri iftiharla kabullenmişti. "Bitkilerin ve toprağın başkaldırısından bu yana iki yıldan fazla süre geçti. Başkaldırı sürecinde bizden bir kişi dahi onlar tarafından öldürülmedi. Ya ecelleriyle öldüler yahut başka insanlar tarafından öldürüldüler. Diğer şehirden olanlar açlık ve susuzluk yüzünden savaşırken biz, normal yaşantımıza devam ettik sayılır. Onlara zarar vermediğimiz sürece ne yiyecek sıkıntısı çektik ne de yatacak yer ve içecekten mahrum kaldık. Biz başkaldırı zamanı boyunca hep korunduk. Bitkiler ve toprak neredeyse üç yıldır bize dokunmayarak aslında bizi koruyorlarmış."

"Haklısın." dedi komşuları olan Mithat Bey. "Bugün öldürdüğü tek kişi, Ayhan'ın koruması olan kadındı. Onların da buraya başkaldırıdan sonra geldiğini hepimiz biliyoruz."

“Doğru, doğru!” sesleri yükseldi.

"Ne yani, biz şimdi seçilmiş insanlar mıyız?" diyordu Mithat Bey'in liseli kızı. Sevincinden yerinde duramadı ve zıplayarak en yakın arkadaşına durumu anlatmaya gitti.

Bu dedikoduyu başlatan yaşlı adamın kızı ise küçümseyici kahkahalarıyla insanları dinliyordu.

Biz özeliz fısıltıları tüm şehre yayılırken koşmaya bir an olsun ara vermeyen grup, nihayet Nejat'ın öldürüldüğü yere ulaştı. Yolda duran, terk edilmiş araçlardan yükselen kan kokusu, açık havaya rağmen vardıkları ortama sinmişti. Bu yerin biraz ilerisinde, kanın bulaşmadığı temiz yerde yaklaşık bir düzine insanın bekleştiğini fark ettiler. Oraya vardıklarında, insanların merkezinde arkadaşlarının oturduklarını gördüler. Yere serili bir halının üzerinde oturan üç kişiden ikisi, önlerine konan yiyecekleri yemekle meşguldü.

"Babacım." diye çığırdı Nehir heyecanla. Elindeki çemen sürülmüş ekmeği sofraya gerisin geri bırakarak Sedat'ın boynuna sıçradı.

Eğilerek kızını kucaklayan Sedat, ona sımsıkı sarıldı. Ağlıyor, ona ulaşabilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bu kez geldim Nehir'im, bu kez seni yüzüstü bırakmadım, demek istiyordu. Lakin ne kelime tüketecek mecali vardı ne de sarılmayı bırakıp durumu açıklamaya isteği. Hislerinin karşılığı olarak daha sıkı sarılırken kızı, kendisine inat gülüyordu. Onun kahkahasını işitmeyeli asırlar olmuş gibi hissetti.

Sercan da küçük kızın saçını okşadı ve artık özgür olduklarını belirtmek için Ayhan'a yöneldi. Yapılı olan adamın saklamaya çalıştığı endişeyi görebiliyordu. Hareketlerin kontrol edilebildiğinin farkındaydı. Ama ona göre gözler, yalandan dem vurmayan organlardı ve Ayhan, aciz gözlerinde endişeyi de barındırıyordu.

Onun durumundan faydalanmaya karar veren Sercan, yaptıkları anlaşmayı yenilemek istedi. Adamdaki liderlik gururuyla Nehir'in korunmasına karşı duyduğu korkunun çatışacağını bilmese, alışveriş merkezinden çıkardıkları yiyecek ve ilaçların hiçbirini ona vermezdi. Ama bu, yanlış bir hareket olurdu. Hiçbir şey alamamak, Ayhan gibi zavallıların gururunu incitirdi. Böylece yalnızca yarısına talim ederek anlaşmasını sundu. Tahmin ettiği gibi, Ayhan hemencecik kabul etti. Onların bir an önce gitmesini diliyordu.

Toprak altına indikleri için yorgun olmasalar, Sercan derhal gitmeleri gerektiğini söylerdi. Hatta tek başına olsaydı, yorgun olmasına rağmen yola koyulurdu. Ama kendisi gibi dirençli olmayan arkadaşlarının bir müddet dinlenmesi gerektiğine kanaat getirdi. En azından oturup yemek yiyebilecek süreyi onlara tanıyabilirdi. Çantadaki yiyecekleri daha sonrası için sakladılar ve yalnızca sofradakilerle yetindiler. Kahvaltılıklar vardı; peynir, zeytin, ekmek ve çemen. Açlığın verdiği dürtüyle hızlı hızlı yemeye koyuldular. Öte yandan Roza, Merva'nın ısrarlarıyla birkaç lokmadan fazlasını yemedi.

Ayhan ve grubu gitmişti. Yanlarında yalnızca Çelimsiz kalmıştı. Nefes nefese gelen şişko adam ise henüz varmıştı. Her ikisi de gruba katılmak istediğini söyleyince Sercan hiç düşünmeden "Katiyen olmaz!" dedi. Onlardan tiksiniyordu. "Pazarlık yaparak bizim grubumuza dâhil olamazsınız. Daha güçlü bir grup gördüğünüzde onlara katılmayacağınızdan emin olamam. Bu nedenle anlaşmaya varmamız imkânsız.”

"Vay be! Erzurum'da bize gerçekten de nazik davranmışsın." dedi Merva hayretle. Sercan bir hafta süre tanımak yerine, tıpkı Çelimsiz ile şişko adama yaptığı gibi onları direkt reddedebilirdi de. Böyle bir şey olmadığı için hâline şükretti. Çünkü bu gruptaki herkesi seviyordu. Onlarsız geçen eski ve renksiz yaşamını hatırlayınca ürperdi.

Sercan'ın "İyi misin?" diye sorması üzerine “Evet.” diyerek yanıt verdi. Sonra da kahvaltı yapmaya devam etti. Kayıpların acısı, lokmaları boğazına dizse de zorla yutkundu. Yaşamalıydı. Yaşam amacı uğrunda ölenler vardı belki ama onların da azmini yüreğinde taşıyarak ilerlemeliydi. Aksi taktirde bir zamanlar grup olarak yaşadıkları anılar, kenara atılmış çerçöpten farksız kalırdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.