Merva, toprağın bittiği ve beton zeminin başladığı yerden geçti. Çukura iyice yaklaşıp derinlere baktı. Fark etti ki, şu an durduğu yer, mağazaların üst kısmıydı. Gardiyanlara zarar vermeden inebilirlerdi ama bunu Ayhan’ın grubu da yapabilirdi. Muhakkak bilmedikleri bir durum söz konusuydu. Aksi takdirde silahlarını boşa harcayıp da yiyecek ve ilaç tedarikini yabancı gruplardan istemeyeceklerinin farkındaydı.
Sonra ne zamandan beri böyle şüpheci düşünmeye başladığını sorguladı. Iğdır'dan Erzurum'a ilk geldikleri vakit, Sercan'ın daha dikkatli davranması gerektiği hakkındaki uyarılarını hatırladı. Ama o zamanlarda grup olarak hep beraberlerdi. Merva daima onlara güvenmiş ve gereken alakayı bir türlü gösterememişti. Sercan'ın istediği dikkatli davranışı o kadar uğraşmasına rağmen hiç becerememişti. Yeşil pelerinlilerin baskını gerçekleşip de kaleye hapsedildiğinde ise yalnızdı. Ancak o vakit durumun vahametini kavrayabilmiş ve gözlem ile dikkat yeteneğini bir nebze de olsa geliştirebilmişti.
"Aran'ın bana öğrettiği değerli bir bilgi." diye mırıldandı.
"Aran kim?"
Şaşkınca sesin geldiği tarafa bakan Merva, Vuslat'la göz göze geldi. "Sadece kalede tanıştığım biri. Yanımdaki zindanda tutuluyordu. Ona göre sorularımı hep yanlış zamanda soruyormuşum ve etrafımda olanları okuyamıyormuşum."
"Madem iyi bir gözlemci, kalede ne işi vardı? Neden yakalandı?"
"Bilmiyorum. Yanlış zaman diye diye sorularımı geçiştirdi." Bir müddet düşündü. Onun ne kadar rahat bir insan olduğunu anımsadı. Sonra da aklına Veli düştü. Her ikisi de yetenekliydi ve dahi arkadaşlardı. Biri kilit altında tutulup kendisine dokunulmaz biriymiş gibi davranılırken diğeri de Tolga Canyurt'un en güvendiği kişi olarak her deliğe girip çıkabiliyordu. "Sanırım orada yapması gereken bir iş vardı. İstese çoktan kaçardı."
Merva, Aran'ı tanıyan diğer kişiye, yani Sercan'a baktı. Onun ilettiği mesajı düşündü. İstediğini ona ver. Sercan bir şeyler saklıyordu. Belki de bu yüzden bazı şeyleri açıklamayı hep geçiştirmişti. Her şeye rağmen ona güveniyordu. Kendisinin aksine Sercan, uygun zamanı kollardı.
Zihnini dolduran düşüncelerden kendi isminin anılmasıyla arınan Merva, yine zamansız tavrından elem duydu ve olup bitene kendini bıraktı.
Aran haklı, yanlış zamanda yanlış şeyleri düşünüyorum. Kendine gel, sırası değil!
"İlk inen Merva değil, ben olacağım." dedi Sercan, Ayhan'a direnerek. Merva'yı, Nehir'i, onunla ilgilenmesi için Sedat'ı ve anlaşabilirse yarası tam olarak iyileşmemiş Barış'ı yukarıda bırakmak istiyordu. Ayhan ise ondan farklı bir plan yapmıştı.
"Pazarlık olmadığını söylemiştim. Esir olarak da kadınlar kalsın. Malum, bu işi yapamayacak kadar narinler."
Onun son sözüne herkes sinirlendi. Vuslat yumruğunu sıktı ve kaldırdı. Senin çadırında nöbet tutanlardan biri de kadın, demek istiyordu. Ancak Sedat’ın onun kulağının dibine fısıldamasıyla söylemek istedikleri uçup gitti. "Onun söylediği şeylerin doğru olmadığını biliyoruz zaten. Değmez!" Adamın nefesi, güney rüzgârlarını taşır nitelikteydi; sıcacıktı.
Kağan sinsice sırıttı. "Grubumuzdaki tek narin kişiyi aşağı inecekler listesinde ilk sıraya koydunuz. Tebrik ederim."
Ayhan, cebinden bir çakı çıkardı ve Kağan'a doğru iki adım attı. Hem Sercan hem de Barış onun önüne set çekerek Ayhan'ın ona bir zarar vermesine mâni oldular.
"Bir anlaşmamız var sanıyordum." dedi Sercan diklenerek. "Altı saat dolana kadar bize zarar veremezsin."
"Yerinde olsam bu kadar emin olmazdım."
"Anlaşmayı bozan ilk taraf olmak, işine gelmez. Yoksa adamların seni, verdiği sözden her an dönebilen birini lider olarak ciddiye almazlar."
Ayhan'ın dudağının sağ kenarı titremeye başladı. Sercan'a haddini bildirmek istiyor, ama içten içe ona da hak veriyordu. Sözden dönmek, güvensizliğin emaresiydi. Adamlarının ona güvenip, her emrini yerine getirmelerine ihtiyacı vardı. Ama Kağan'ı cezalandırmaktan vazgeçmek de, ihanete meyilli olanların yüreklerine ihtimal inancını yerleştirirdi. Nasıl olsa affedilebilirim diyerek taviz verebilirlerdi.
"Zaman süreniz yarıya indi." dedi son kararını vererek. Vuslat ile Nejat'ın isyanı ise neredeyse ters tepecekti. "Biriniz daha bana karşı konuşma cüretinde bulunursa, bu süre de yarıya iner."
Süre tehdidi karşısında sustular. Sercan onun çelişkiye düştüğünü, liderlik gibi bir vasfı hak etmediğini anladı. Liderin etrafında toplananlar gönüllü olmalıydı, Ayhan'ın adamları gibi mecburiyetin ve şartların gerektirdiklerine bağlı olmamalıydı. Aksi hâlde, dağılmaları kaçınılmazdı. Buradakilerin kaderinde de ya dağılmak vardı ya da başka bir liderin etrafında birleşmek. Onun fikrine göre, her ne olursa olsun Ayhan düşüşten kaçamazdı.
"İki fener getirin!"
Çelimsiz delikanlı, liderinden aldığı emri yerine getirmeye hevesli ilk kişiydi. Var gücüyle koşarak çadıra vardı. Tam içeri girecekti ki, kadın nöbetçi ona bir çelme taktı. Hızını alamayınca yüzükoyun yere düştü.
"Lanet olsun! Ne yapıyorsun?"
Sinirlenmiş, çarpmanın etkisiyle yere sürünen avuçlarında kanlı çizgiler oluşmuştu. Ayağa kalkmasına dahi fırsat verilmedi. İkinci nöbetçi, iri kıyım vücudunun verdiği avantajla atletini arkadan avuçladı ve tek elle onu çadırdan çıkardı. Parmaklarını açıp da elindeki serbest kalınca, çelimsiz delikanlı ikinci kez yere yapıştı. Nihayet ayağa kalkabilince nöbetçilere öfkeyle baktı.
"Liderin çadırına öyle herkes giremez, Çelimsiz!" dedi kadın tepeden bakarak.
"Ben sadece Ayhan Abi'nin emrini yerine getirecektim."
"Ne istiyor?"
Öfkesini dizginlemeye alışan delikanlı "İki tane fenere ihtiyaç var." dedi. "Yeni grubu aşağı indirecekmiş."
"Demek liderimiz artık aşağı indirmeden önce yemek vermiyor. Bak bu güzel haber işte!"
Bunları söyleyen kadın, diğer nöbetçiye işaret verdi. İri adam içeri girdi. Getirdiği gümüş ve siyah renkli iki feneri, delikanlının açtığı ele sertçe bıraktı.
Eli acıyan Çelimsiz, alt dudağını neredeyse kanatacak derecede ısırdı. Hissettiği acı, çığlığını engellemekte muktedir olsa da, tek eline sığmayan fenerlerin yere düşmesine mâni olamadı. Kadının alaycı gülüşüne ve adamın küçümseyici sırıtışına karşılık gülümsemekle yetindi. Bu tür davranışlardan hoşnut değildi, yine de elinden bir şey gelmezdi. Ayhan gibi güçlü insanların etrafında pervane olmazsa hayatta kalmayacağına inanırdı. Güçsüzlüğüne sessiz lanetler savurarak oradan uzaklaştı. İç sesinin zavallı yaratık, demesini duymazlıktan geldi. Nasıl olsa her gece onu dinliyordu, bir de gündüz vakti dışarı salamazdı. Verilen emri yerine getirme hırsıyla muazzam çukura doğru alelacele koştu. Fenerleri liderine verdi ve soluklandı. Rehinelerinki hariç herkesin kelepçeleri çıkarıldı. Bir süredir sessizliğini koruyan Ayhan, konuşmaya başladı.
"Fenerleri zayi etmeyin! Elimizde fazla yok. Saatiniz var mı?" Sercan, bileğindeki siyah kayışlı saati gösterince Ayhan, bunu hiç sormamış gibi devam etti. "Depoyu da sayarsak burası üç katlı, küçük bir alışveriş merkeziydi. Bitkiler yüzünden çöken tavan, merdivenlerin girişini kısmi olarak kapattı. Yiyecekler giriş katında, ama asıl problem ilaçlar. Eczanede ilaç kalmadı. Ecza deposu en alt katta. Giriş katla yeraltındaki kat arasında sadece merdiven açıklıkları vardı. Beton blokları tarafından büyük kısmı kapatılınca oradan inmek hayli zor oldu. İlaçlar olmadan gelmeyin!"
Sercan iki feneri de aldı ve birini Sedat'a verdi. Arkadaşlarıyla yalnız olarak konuşmak istediğini belirtti lakin Ayhan, itiraz etti.
"Bana karşı bir plan tertiplemeyeceğinizi nerden bileceğim?"
"Bilemezsin." dedi Sercan plan yapmaktan vazgeçerek. Roza ve Vuslat ile konuşup, burada tam olarak neler olup bittiğini öğrenmelerini ve gerekirse insanları Ayhan'a karşı kışkırtmalarını isteyecekti. Zira herkesin gözünde sadakat pırıltısı yoktu. Acı da vardı ve acının olduğu yere, memnuniyetsizlik illaki çökerdi.
Tepeye çıkan güneş, yakıcı ışıklarını onlara göndermekte tereddüt etmiyordu. Sıcak öğlen saati, onları terletmeye başlamıştı bile. Yaz mevsimi artık tüm heybetiyle yeryüzünde dolaşıyor, tenlere tek tek temas ediyordu. Ayhan'ın keskin bakışlarını üzerinde hisseden Merva, tekrar aşağı baktı. Anlaşılan inme vakti gelmişti ve kaçış mümkün değildi.
"Tasalanma!" dedi Sercan güven dolu, tok sesiyle. "Kolundaki yaranın tekrar kanamamasına dikkat et, yeter."
Sol koluna baktı Merva. Uzun kollu, pembe tişörtünün altında saklı kalan yarayı düşündü. Bir haftadan fazla zaman geçmişti. Yara izi hâlâ dursa da tekrar açılması imkânsızdı. "Ben iyiyim." dedi özensizce. Sercan'ın kahverengi gözlerindeki ifadeyle karşılaşınca teminat verme gereği duydu. "Dikkatli olacağım."
Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Ama Ayhan'ın aklına kurt düşürmemek için hiçbir şey sormadılar. Sedat, Nehir'i kendisinden ayrılmaya ikna etmekte epey sorun yaşasa da, Vuslat'ın yardımıyla başarılı oldu. Küçük kız bu kez Vuslat'a yapışmış, onun elini sıkı sıkıya tutuyordu.
"Çabuk dön!" dedi babasına.
"Elbette, Nehir'im." Sedat bir yandan kızının sessizce akan gözyaşlarını silerken öte yandan muhakkak geri döneceğinin vaadinde bulunup durdu. O da ayrı düşmek istemiyordu. Lakin Ayhan, kararını vermişti. Gözdağı olsun diye Nejat'ı öldüren bir topluluğun daha neler yapabileceğini tahayyül etme niyetinde değildi. "Bu kez geri döneceğim."
Küçük kız, sarı kafasını aşağı yukarı hareket ettirdi. Sercan rahat bir nefes aldı. Nehir oldukça zorlu bir süreçten geçmişti. Ama güçlüydü de. Bir kez karar verdi mi, onun sonuna kadar dirayetli davranacağını biliyordu.
"Artık gitme vakti geldi." diye duyurdu arkadaşlarına. Tek tek tanıdık yüzlere baktı ve onlardan kararlı olduklarının güvencesini aldı. "Herkes yapması gerekeni yapsın!"
En yakındaki gardiyana yönelen Merva, kolları ve bacaklarıyla sarılarak yavaşça aşağı indi. Ayhan'ın kol saatine baktığını fark eden Barış ve Sedat ise ellişer metre uzaklıkta bulunan diğer gardiyanlara yöneldiler. Levent, Sedat'ın peşinden sağ tarafa giderken Yekta da Barış'ı takip etti. Tek gardiyandan inmeye kalkmak, vakit kaybı olurdu. Biri tamamen inmeden diğerinin inmeye kalkışması da tehlikeliydi. Üstteki kişi düşerse, altta bulunan da düşüşten nasibini alırdı. Tüm bu olasılıklar onları farklı yönlere meylettirmişti.
"Demek adamların senden emir almadan harekete geçiyor."
Ayhan'ın sinsi kelimeleri, Sercan'ın yüreğine dokunacak kadar tesir barındırmıyordu. İriliğini güç olarak gösteren adamı kale almadı. Yalnızca aşağı inen arkadaşlarına odaklandı.
"Ne onlar benim adamlarım ne de ben liderim. Kendi fikirlerine itibar edecek zekâya sahipler."
Bu sözlere kızan Ayhan "Kalanları rehine odasına götürün!" diye emir verdi.
Çelimsiz kalakaldı. "Ama rehine odamız yok ki! Biz onları gelişigüzel odalara kilitlerdik."
Kabaran öfkesine hâkim olamayan Ayhan, Çelimsiz’in midesine yumruğunu geçirdi. Darbenin şiddetiyle kusan delikanlı iki büklüm oldu, öksürüyordu. Boğazını yakan asitli sıvı, ona nefes dahi aldırtmıyordu.
"Çelimsiz'i de onlarla birlikte odaya tıkın! Dördüncü rehinemiz o olacak."
Hiç ummadığı bir cezanın muhatabı olan delikanlı, Ayhan'ın ayaklarına kapanarak yalvardı. "Lütfen, Ayhan Abi, bir daha olmayacak! Sadece söyleneni yapacağım. Lütfen, affet!"
Yalvaran delikanlıya tiksintiyle bakan Ayhan tekrar emir verdi. "İlk ölecek rehine o olsun!"
Her rahatsız edici durum karşısında yeni emirler veren liderin sözü ikiletilmedi. Az öncesine dek Çelimsiz’le aynı grupta olan esmer kadın ile göbekli adam, onu her iki kolundan tuttular ve sürükleyerek Ayhan'dan bir nebze uzaklaştırdılar. Boşta kalan kelepçelerden birini de onun bileklerine geçirdiler.
"Hayır! Yapmayın bunu bana! Ben sizin arkadaşınızım."
Ayhan, diğerlerinin ellerinden kurtulmaya çalışan delikanlının bacağını ayağının altında çiğnedi. Çelimsiz acıyla haykırdı. Sesi işiten Merva inmeyi yarıda kesti ve endişeyle başını kaldırdı. Sercan'ın "Merak etme, bizden kimseye bir şey olmuyor." sözü onu pek rahatlatmasa da inmeye devam etti. Endişesi dinmiyordu ama ilerlemekten başka çaresi yoktu. Verilen işi bir an önce halletmeli, arkadaşlarını meyus kaderlerinden kurtarmalıydı.
Ayakları sert bir şeye çarpınca, aşağı baktı. Mağazaların önündeki yürüme alanına değin gelmişti. Gardiyanın tam ortasından geçtiği bu alana adım atmıştı ki, sağ ayağını bastığı yerden bir beton parçası koptu ve aşağı düştü. Tutuşunun gevşediğini hisseden Merva, düşmek üzere olduğunu sezince küçük bir çığlık koyuverdi.
"Merva?" diye seslendi Sercan korkuyla.
Kadının basmaya çalıştığı beton zeminin yerinde yeller esince, fazla uzağım, diye hayıflandı. Bir an önce ona ulaşıp, yardım etmek istiyordu. Nejat'ın ölümü henüz yeniyken, başka bir boşluk daha istemiyordu.
"İyiyim."
Düşme korkusuyla nefesi kesilen Merva, gardiyana sıkı sıkıya sarılmış, güçsüz kollarının titrekliğine rağmen düşmemeyi başarmıştı. Bacaklarını da tutunduğu koca gövdeli bitkiye iyice sarınca rahat bir nefes aldı. Bitki, tepedeyken daha küçük çaptaydı. Merva, aşağı ilk inmeye çalıştığı vakit en azından elleri ve bacakları birbirine değiyordu. Şimdi ise gövdenin elli santimlik çapa yaklaştığı kısımda, güvenli iniş yapmak için mücadele veriyordu.
Mağazalar bitkinin arka tarafında kalmıştı ve oradaki alan daha sağlamdı. Sırtının dönük olduğu yer alışveriş merkezinin orta kısmındaki devasa boşluğa denk geldiği için düşen beton parçalarıyla birlikte basacak yer, kalmamıştı. Kollarını ve bacaklarını yavaşça hareket ettirerek mağazaların önüne geçmeye çalıştı. Gayreti, güçsüz kol ve bacaklarının titremesine neden oluyor, onu düşmeye meyilli hâle getiriyordu. Başarısızlığı biraz aşağı kaymasına neden oldu. Artık adım atacak bir konumda değildi. Zira ayakları ilk katı geçmişti. Yalnızca elleriyle tutunabilirdi. Asılı kalmak da kuvvet isterken bunu yapmayı pek mantıklı bulmadı. Önünde tek seçenek kalmıştı: İlk katı geçip direkt giriş katına inmek. Puslu mantığıyla yavaşça ve dikkatlice inmeye çalıştı. Kollarının gücünü yitirmeye başlaması onu korkutmaktaydı.
Sercan'ın "Dikkatli ol!" demesiyle kendine olan güveni yerine geldi. Ama sesin bu denli yakından gelmesini beklemiyordu. Merva, içine doğan şüpheyle durdu ve başını kaldırıp baktı. Haklıydı, Sercan onun sağ selamet inmesini beklememiş ve gardiyana tutunarak aşağı gelmeye başlamıştı. Bu kez de, bana güvenmiyor, diye üzülürken buldu kendini. İnatla hızlandı. Genç adam ona ulaştığında neredeyse giriş katının güvenli zeminine varmıştı. Giriş ile yeraltındaki kat arası -merdivenlerin olduğu kısımlar haricinde- tamamen beton zeminle kaplıydı. Ancak düşmüş tavanın kırık parçaları yüzünden yine de dikkatli olmak zorundaydı. Zira şekilsiz blokların kimisi bulunduğu ortama tam oturmamış, üzerine basıldıkça sallanıyordu. Gardiyandan inerken yardım almamak için acele edince sallanan bir bloğun üzerinde dengesini yitirdi. Sırtüstü düşerken çarpmanın etkisini en aza indirgemek maksadıyla ellerini arkaya götürdü. Beton parçasının çıkıntılı yanlarına denk gelen avuçları kanamaya başladı.
"Dikkatli olman için ne yapmalıyım?"
Sercan'ın ani çıkışına sinirlenen Merva daha yanıt verememişti ki, genç adam tişörtünün alt kısmından yırttığı parçayla kızın sağ elini sardı.
"Mesela en küçük şeyde yardımıma koşmayabilirsin. Ciddi bir yara değildi."
Merva biraz uysalca konuşmuştu biraz da huysuzca. Sercan'ın dokunuşuyla bütün gücü çekilen elini sabit tutmakta hayli zorlanıyordu.
"Ciddi olduğu için değil bu." Tişörtünden uzunca bir parça yırttı, bu kez onun sol elini sarıyordu. Arkasından inen Kağan'ın orada olduğunu fark etmedi. "Veli'nin anlattığına göre, Tolga Canyurt seni öldürmeyi emrederken kanının dökülmemesi gerektiğini söylemiş. Roza'ya göre de bitkiler seni koruyor. Tüm bunlar bir yana, Kızıl Vaatçi dedikleri ağaç sana zarar verecekti."
Yaraları sarma işlemini bitirdi ve bu kez ellerini kızın omuzlarına koydu. Onun gözlerine bakarak dediklerinin harfiyen anlaşılmasını garantiye almayı arzulamıştı. Merva rahatsız hissettiği yabancı elleri omuzlarından çekmeye yeltense de beceremedi. Her dokunuş, gücünden bir parçayı alıp götürürken onu dinlemenin ne denli zor olduğunu anlatmak isterdi.
"Beni dinle, Merva! Biz ne olduğunu tam olarak anlayana dek tek damla kanın toprağa ya da bitkilere düşmeyecek. Anladın mı beni?"
Kendisine dikilen gözlere aralıksız bakamadı. Bakışlarını kaçırdı. "Ta-tamam. Bırak artık beni!"
Ancak Merva'nın omuzlarından ellerini çekince diğerlerinin geldiğini anladı. Her biri onun ne söylediğini duymuştu, yine de o an için sorgulayan olmadı.
"Buradan çıkalım da ilk işim aklımdaki tüm soruları sıralamak olacak." dedi Yekta yollarına devam etmeleri gerektiği hissini vererek. "Şu Bitki Halkı’nın neler yaptığını da tam öğrenemedik daha."
"Bitki değil, Nebat olacak o."
Kağan'ın gereksiz düzeltmesine kaşlarını çatan Yekta, Levent'in müdahalesiyle susmaya çalıştı. Elleri titredi, alnı kırıştı lakin susmak pek mümkün olmadı. "Ne fark edecekse artık!"
Yekta da Sercan gibi saçlarını arkadan toplasa bile onun gibi düzgün tutmasını beceremiyordu. Toprağın üstündeyken düzenli olan kıvırcık saçından birkaç tel, sabitlendiği tokanın pençesinden kurtulmuşa benziyordu.
"Seri ve dikkatli adımlarla hareket etmeliyiz." dedi Sercan mantıksız konuşmaları araya sokan iki kişiye hitaben. "Unutmayın ki, yukarıdakilerin hayatları bize bağlı. Bize bir şey olursa onlara da olur."
Kısıtlı vakitleri bir kez daha akıllarına düşünce harekete geçtiler. Alanın ortasındaki yürüyen merdiven, düşen tavan döküntülerinin altında tamamen kaybolmuştu. Buna rağmen beton bloklarının içinden geçebilecekleri dar boşluk, karanlık yönlerini onlara göstermişti. Fenerini açan Sercan, boşluğun nereye vardığını anlamak için ortamı aydınlattı.
"Merdiven girişlerini saymazsak giriş katıyla alt kat arasının tamamen beton zeminden oluşması bizim lehimize. Sağlam olurlar. Eğer merdiven boşluğunu geçmeyi başarırsak bir şansımız olur, rahat hareket ederiz."
"Evet ama boşluğu üstten kapatan bloklardan biri bile yerinden oynarsa kurtulamayız."
Levent'in tekinsiz sözü, ortamı iyice gerdi. Bir süre nasıl bir plan uygulamaları gerektiğini konuştular. Sedat, herkesin aşağı inmesi taraftarı değildi.
"Bana sorarsanız ikiye ayrılmalıyız. Bir grup, ilaçları alırken diğer grup, yiyecek işini halleder. Hem zamandan tasarruf ederiz hem de olumsuz bir durumdan hepimiz etkilenmeyiz."
"Buradaki tek olumsuz durum, ölüm sanırım. Bina her an yıkılacakmış gibi hissediyorum."
"Ölüm karşımıza direkt çıkarsa iyi olur, Barış." dedi Sercan en kötü ihtimali gözler önüne sererek. "Birimiz sakatlandığında olabilecekleri düşünürsek-"
"Bunu, o bahsettiğin ihtimal gerçekleştiğinde konuşabiliriz." Merva, onun konuşmasına müsaade buyurmadı. Veli'nin öldürmeyip de felç ettiği Nebat Halkı’ndan bir üyeyi hatırlamıştı. Birine bağlı olarak yaşamak, eskiden zor bir durumken şimdilerde ölümle aynı kefeyi paylaşıyordu.
Sedat ona hak verdi. "Olmamış şeyi tartışmanın bize faydası yok." Sonra da Sercan'a bakarak onun grupları belirlemesini bekledi.
"Pekâlâ, önce ben bulduğumuz aralıktan geçeceğim. Herhangi bir tehlike sezinlersem hemen geri dönerim. Bir sorun çıkmadığı takdirde ardımdan gelecekler, Kağan ile Levent olacak."
"Ben de geliyorum." dedi Barış itiraz ederek. "Aşağı inmek daha zorlu olacak. Sayınız çok az."
"Birincisi yiyecekler ağır, ilaçlar ise hafif. Markette daha çok kişiye ihtiyacınız olacak. İkinci olarak, aşağı inecek kişi sayısı arttıkça blokları titreştirecek adım sayısı da o kadar artar. Bu ise büyük bir risk demektir. Yol kapanır. Beton yığınlarının altında kalırız."
"O zaman asıl benim aşağı inmem gerek." dedi Merva kararlı bir edayla. "Aranızda en hafif olan benim. Ayrıca boyum da kısa, sizin sığamayacağınız aralıklardan geçebilirim."
Sercan karşı çıktı. "Deneyimli değilsin. Her hareketin risk taşır.” Diğerlerine döndü. “Çok fazla oyalandık, herkes işinin başına. Bir saate burada hazır olmanızı istiyorum. Eğer biz geç kalırsak siz yukarı çıkın. Ağır şeylerle çıkmak zaman alacaktır ve inanın, bu iş inmek kadar kolay değil."
Merva, Sedat, Yekta ve Barış cam bölmelerinin boydan boya yere indiği marketin olduğu bölgeye doğru ilerlediler. Sercan da kapattığı feneri tekrar açarak dar yoldan gitmek üzere hazırlandı. Feneri dişlerinin arasında sıkıştırdı. Yüzüstü uzandı ve büktüğü kollarını ileri geri hareket ettirerek öne ve aşağı doğru gitmeye başladı. Beton blokların sivri kenarlarının kollarında çizikler bırakmasını önemsemedi. Ancak zaman zaman onların arasından fırlayan tavlı tellerin uçlarına dikkat etmek zorunda kaldı. Süründükçe yükselen toz, soluduğu havaya karışıyor ve nefes almasını zorlaştırıyordu. Ciğerlerine doldurduğu hava oldukça rahatsız ediciydi, öksürdü. Saatine baktı. Alışveriş merkezine inmeye başladıklarından bu yana yarım saatten fazla zaman harcamışlardı. Hızlanması gerektiğinde karar kıldı. İlerledikçe daralan aralık, hızlı gitmesine mâni oldu. Hatta daha da yavaşlamıştı. Çünkü en küçük bir beton parçasını dahi yerinden oynatmak istemedi. Bu yüzden Sedat'ı ve Barış'ı yanına almamıştı. Seçimini, cüsse olarak daha küçük olanlardan yana kullanmak daha mantıklı gelmişti.
Daralan alandan geçtikten sonra, boşluk biraz daha ferahladı. Öte yandan ortam artık daha havasızdı. Olabildiğince hızla ilerledi. Sağ kolu oynayan bir beton parçasına denk gelince hafifçe yana kaydı. Lakin kendisini toparladı ve dengesini koruyarak bir müddet durdu. Zaten gidebileceği fazla alan yoktu. Yine de en küçük bir çarpma, rastgele dizilmiş legolar misali duran yığını çökertmeye yeterli olabilirdi. Nihayet yolun sonuna vardığında, sol taraftaki büyük açıklıktan çıktı ve ayağa kalktı. Saatini tekrar kontrol etti. Yukarıdan aşağıya doğru gelişi on beş dakikasını almıştı. Hâlbuki en azından yarım saat geçtiğine yemin edebilirdi.
Fenerini üç kez açıp kapatarak, yukarıda bekleyenlere işaret verdi. Üçüncü kapanıştan sonra tekrar açtı ve Kağan için karanlık yolu aydınlattı. Üç kişilik grup tamamlanınca sol tarafa gittiler. Lavabo ve depoların bulunduğu bu kısım, havasız olmanın dışında hayli güvenli duruyordu. Tabandan çıkıp tavanı dahi delerek yukarı doğru uzanan gardiyanlara fazla yaklaşmadan ecza deposunu aramaya koyuldular. Zira gardiyanların etrafındaki çatlak tavan, ondan uzak durulması için haykırıyor gibiydi.
Onlar yürüdükçe, genizlerini yakan bir koku giderek keskinleşti. Şikâyet etmediler, yalnızca yürüdüler. İhtiyaçları olan ilaçları, geçtikleri üçüncü gardiyanın arka tarafında kalan depoda buldular. Oraya girmeden evvel gözleri, yan taraftaki devrilmiş asansöre takıldı. Altında çürümeye yüz tutmuş bir ceset vardı.
"Bizden önce girenler olduğunu söylemişlerdi." Durumu garipsemeyen Kağan, amacından sapmadı. Camdan kapısı tuzla buz olan yere girdi. Oradaki metal masanın üzerinde bulunan poşetlere yöneldiler. Sadece poşet yoktu. Bir çikolata ile fenerin altında duran kâğıt parçası dikkatlerini çekti. Nota ilk ulaşan, Levent oldu. Sercan'ın tuttuğu ışık sayesinde okuyabildi.
"Beklenen gün üç hafta sonra, her şeyin ilk başladığı yerde.
Sekiz'in Gümüşi Og'u"
"Sekiz'in Gümüşi Og'u mu?" Notu yeni baştan okuyan Levent, kelimelere bir anlam yükleyememişti. Aklına gelen ihtimalle midesi bulandı. "Bunlar da Nebat Halkı gibi yeni bir grup mu?"
"Neyse ne! Biz işimize bakalım." diyen Kağan bir poşete en çok ihtiyaç duyulan ilaçları, gazlı bezleri ve elastik flasterleri doldurmaya başladı.
Notu gerisin geri bırakan Levent, acele etmeye çalıştıkça aklına kardeşi ve yukarıda rehine olarak tutulan arkadaşları düşüyordu. Bu ivedi hareketler ona hız kazandırmak yerine ellerinin ayaklarına dolaşmasına sebep oluyor, onu yavaşlatıyordu. Poşete koymak istediği ilaçlar sürekli yere düşünce Sercan'ın uyarısına maruz kaldı. Böyle devam edemezdi. Bir an durup içinden ona kadar saydı ve kendisine hâkim olduğunu anladığında yaptığı işe geri döndü. Nihayet hızlanmıştı.
"Bu kadarı yeterli!" dedi Sercan altı tane dolu, orta boy poşete bakarak. Saatini kontrol etti. "Bir saat on beş dakikamız kaldı. Acele etmeliyiz."
"Harika bir iş çıkardık."
"Bunu yukarı çıktığımızda söylersin, Levent. Hadi gidelim."
Sercan'ın ilaçların bulunduğu metal tereklerden birine bıraktığı feneri alan Levent, ecza deposundan ilk çıkan kişi oldu. Doldurduğu iki poşeti tek elle tutuyor, diğeriyle de ortamı aydınlatıyordu. İndikleri yoldan bu kez çıkacaklardı.
"Umarım markette lezzetli şeyler bulmuşlardır. Çok açım."
Kağan, elini guruldayan karnının üzerine koyan Levent'e kızdı. "Şu feneri oynatmasan iyi edersin."
"Düşmedin ya!"
Çıkacakları yolun önüne varmalarıyla, henüz başlamış olan atışma da son buldu. Feneri dişlerinin arasına alan ve ilk çıkan bu kez Levent'ti. Sürünmeye başlayınca ellerindeki poşetlerle bu işi yapmanın daha zor olduğunu anladı. Ama buradaki işlerini bitirmenin verdiği hisle mutluydu.
Az kaldı, diye mırıldandı zihni. Hem yemeğe hem de Kaya'yı bulmaya çok az kaldı.
Kardeşini düşündükçe ona daha çok yaklaştığını hissediyor, bu hisle sabırsızlığı artıyordu. İçi içine sığmıyordu. Coşkusunu bastırmak hayli güçtü. Sürünerek çıktı. Yolun dar kısmına gelince eliyle poşetleri itti. Sonra da kendisi geçmeye çalıştı. Ancak ani bir sarsıntı, onu karanlığa boğdu.
"Levent?" diye bağırdı Sercan ile Kağan aynı anda.
"Kıpırdama, seni oradan çıkaracağız!"
Sercan her ne kadar onu çıkaracağını söylese de, durduğu karanlık ortamda hiçbir şey görememenin verdiği bilgisizlikle kalakalmıştı. Az önce bir çatırtı sesi onlara ulaşmıştı. Levent'in iniltisi ise o sesten sonra duyulmuştu. Nedenini bilmeseler dahi, sonuç apaçık ortadaydı: Çıkmayı düşündükleri geçit, arkadaşlarının üzerine çökmüştü.
"Acele etmezsek çok geç olabilir."
Kağan ona yardım edebilmek maksadıyla öne doğru hareketlenirken Sercan tarafından durduruldu. Tüm sesleri işiten Levent ise içinde bulunduğu vaziyetten kaçışının mümkün olmadığının farkındaydı. Zira ölümü, üzerine binen beton bloklardan dolayı olmayacaktı. Daralan alan yüzünden ciğerini delen tavlı tel ona kan kusturuyor, nefesine kan karışmasına sebebiyet veriyordu. Kardeşi Kaya'yı bulmalarını son bir defa daha isteyecekti lakin boğazından boğazından kelimeler yerine kanlı hırıltılılar yükselmesi buna mâniydi. Yukarıdan gelen sesler yüzünden arkadaşlarının durumumun iyi olmadığını düşünürken alamadığı son nefesini yitirdi.
Bitkilerin üstünlüğü ele geçirdiği dünya ile mücadelesi nihayet sona ermişti.