Erzurum'dan uzaklaştıktan sonra aldıkları yol, onlara insanlardan ne kadar da uzak kaldıklarını fark ettirmişti. Kimi zaman küçük gruplarla yolları kesişiyor, saldırıp saldırmayacaklarına karşı duydukları tedirginlik peyderpey yükseliyordu. Kararsızlıkla geçen her an, silah kavrayan parmakları titretiyordu. Her grup bir diğerini izliyor, karşıdan geçenden mümkün olduğunca uzak durmaya itina göstererek yoluna devam ediyordu. Saldırı olmuyordu lakin emniyetli bir mesafeye ulaşmadan silahlarını da indirmiyorlardı. Zaten dikkat, asla taviz vermedikleri noktaydı. Rahat nefes, yalnızca farklı gruba denk gelmedikleri sürece alınıyordu. Güvensizlik salya olmuş, akıyordu akıllarına damla damla.
Bir kısım evler, binalar yine zarar görmüştü. Tıpkı öncekiler gibi, vardıkları şehrin küçük yerleşim birimlerinden geçerken de tehlikenin kulak çınlatan sesinden muzdarip oldular. En küçük şey dahi cisminden daha büyük bir psikolojik baskıya sebebiyet verirken sessiz sedasız, hızlı bir şekilde Erzincan'dan geçip gitmeyi istediler. Zira her uykudan uyanışı çığlıkla gerçekleşen Nehir, yerlerini belirten bir gösterge gibiydi. Uyku süreleri azalsa da normalden daha sık uyuyor, gördüğü kâbusları kimseyle paylaşmıyordu. Bu yüzden herhangi bir tehlike vuku bulmadan önce insanlarla karşılaşmanın yüksek ihtimal taşıdığı yerlerden uzaklaşmak istiyorlardı.
Onlar yönünü batıya çevirmişken diğer grupların tam zıt yönde ilerlemeleri, hayli dikkat çekiciydi. Gördükleri her çehrede haddinden fazla tedirginlik, silaha sarılan her parmakta fenalığa şahit gerginlik vardı. Yorgunluk, ter damlaları şeklinde vücutlarında birikmişti. Dur durak bilmeden gitmeye meyilliydiler.
"Bir tuhaflık var." diyen Roza'ya Kağan yanıt verdi. "Korkuyorlar."
"Ve anlaşılan kaçıyorlar." dedi Sercan. Onların bir şeyden dolayı kaçtıklarını varsayıyordu. Karşılaştıkları en küçük grubu durdurdu. Siyah takım elbise giyen iri ve esmer bir adam, ateş edilmeyeceğinin garantisini alınca neden kaçtıklarını ivedilikle anlattı.
"Erzincan'da yiyecekler satılık ve biz alamıyoruz. Bu yüzden de gizlice kaçtık. Tedirginliğimiz de peşimizde olup olmadıklarını bilmememizden kaynaklı."
İri adam daha fazla konuşmak istemedi. Bir an önce oradan uzaklaşmak niyetindeydi. Ancak birkaç adım gittikten sonra onunla birlikte olan ellili yaşlardaki ve arkadaşına nispeten çelimsiz sayılan diğer adam aniden seslendi.
"Bizden size bir tavsiye: Sakın şehir merkezinden geçmeyin! İlçe ve köylerdeki bütün yiyecekler toplandı ve tek elden, merkezden insanlara dağıtılıyor; tabii karşılığı da alınıyor. Bana sorarsanız, kimseye bulaşmayın. Birkaç gün açlığa dayanın ve merkeze girmeden bu şehirden uzaklaşın! Aksi takdirde ölüm her an yanı başınızda olacaktır."
Ne yazık ki açlık bir an olsun onları yalnız bırakmıyor, planlarını yaparken dikkate almaları gereken en mühim etmen olarak karşılarına dikiliyordu.
"Şehir merkezinden geçmek zorundayız." demişti Sercan pes ederek. Kaçtıklarını söyleyen iki adama güvenip güvenmeyeceğinden emin değildi. Pekâlâ iyilik yaptıklarını düşündürtüp, kendilerini en zararsız yoldan emniyete almak istemiş olabilirlerdi. Ellerindeki tüm seçenekleri değerlendirdiğinde olabilecek en tehlikeli yolu seçmek zorunda kaldı. Çaresiz kalmaktan hiç haz almazdı. Ancak şu an, avuçlarında çaresizlikten başka şey de yoktu.
Boş bir evin geniş koridorunda oturuyorlardı. Eskiden salon olan, şimdiyse kanlı, delik deşik mobilyaların bulunduğu odadan aldıkları kullanılmış ve tükenmeye yüz tutmuş bir mumu aralarına koymuşlar ve ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Bütün pencereler zaten perdelerle kapatılmıştı. Buna rağmen Sercan, odalarda ışık olmamasını istedi. Perdeye yansıyan ışığın dışarıdaki birini eve yönlendirebileceğini söyledi. Penceresiz tek büyük oda olan koridorda, her birinin yüreğinde aynı sual titreşip duruyordu.
Ne demek istediler?
Nehir'in uyuduğunu fark eden Sedat ayağa kalktı ve onu uyandırmamaya gayret ederek küçük bir odaya götürdü. Koridordan yansıyan cılız ışık yetersizdi. Yerdeki oyuncağa istemeden tekme atınca hafif bir gürültü peyda oldu. Bunu gören Merva hemen mumu aldı ve koridordakileri karanlığa terk ederek Sedat'a ışık sundu. Şu anda, ışığın pencereden dikkat çekmesi, umursadığı son şeydi. Nehir’in bir düşme tehlikesi daha geçirmesine göz yummak istemiyordu.
Girdiği odada her boydan kırmızı arabalar yerde, dağınık hâlde bulunuyordu. Kimisi kırılmıştı, çok azı hâlâ sağlamdı. Yatağın bitişik olduğu duvarda yine araba resimleri mevcuttu. Bir tanesindeki kesiğe baktı. Evde kalmaya karar vermeden önce burayı iyice araştırmışlardı. Kesiğe neden olan siyah saplı bıçak hâlen yerinde duruyordu ve Merva, onu hemen çıkardı. Zira Nehir araba şeklindeki bu yatakta uyuyacaktı. Aldığı bıçağı ise temizleyerek giydiği kumaş pantolonun arka cebine soktu ve silah niyetine kullanmakta karar kıldı.
Nehir'i yerleştirdikten sonra eski yerlerine dönüp oturdular. Sercan'ın kuralını hiçe sayıp mumu pencereli odaya götürdüğü için ona bakmamaya özen gösteriyordu. Evde yine yiyecek yoktu. Gün içinde artakalan bal sadece Nehir'e ve hâlâ iyileşme sürecinde olan Barış'a ertesi gün için ayrılmıştı. Neredeyse yarım saat süren bir tartışmanın ardından şehir merkezinden geçmeye karar verdiler. Bitkilerin başkaldırısı öncesinde, merkezlerde insan sayısı daha fazlaydı. İnsanların olduğu yerde evler ve alışveriş mekânları da bulunurdu. Bu ise yiyecek bulma olasılıklarını arttırırdı.
"Belki burada kalabiliriz." dedi Sedat umutla.
Sercan, bu fikri pek cazip bulmadı. "Seni anlayabiliyorum, Nehir'i stresten uzak tutmaya çalışıyorsun. Ama çevrede yıkılmayan çok fazla ev var. Buradan geçen her insanı cezbedip, kalmalarını sağlayacak kadar çok. Kalmasalar bile yiyecek aramak isteyeceklerdir. Görüş mesafemizin dar olduğu yerde savunma yapmamız zorlaşacaktır."
"Yine de biraz aceleci davranmıyor musun?" diye sordu Roza. "Barış'ın iyileşmesini bekleyip öyle yola çıkabiliriz."
Vuslat da oyunu kalmaktan yana kullandı. "Hem o zamana kadar Nehir de sakinleşmiş olur."
İkisinden aldığı destek, Sedat'ı heyecanlandırmaya yetti. Gözleri parıl parıl, Sercan'ın söyleyeceği her sözü havada kapmaya hazırdı. Ancak aldığı olumsuz yanıt, yüzünün düşmesine yol açtı. Yiyecek yoktu. Kendilerini savunacak silahlardan yoksundular. En önemlisi de insanlar kuralsızdı. Sercan'a hak verdi, gitmeliydiler. Levent'in de kalmaya gönlü olmadığını tahmin etti. Kendisinden on dört yaş küçük olan genç adam, kardeşinden aylardır haber alamıyordu. Ondan kalmasını istemek, zalimlik olurdu.
"Şu an herkes huzursuz. Madem yarın şehir merkezinden geçiyoruz, dinlenmemiz gerek." dedi Kağan, Sercan'ın üzerindeki baskıyı bir nebze olsun azaltmak maksadıyla. Gözleri Levent'in durgun hâline sabitlendi. "Herkes sakinleşince bazı şeyleri açıklığa kavuştururuz ne de olsa!"
Merva "Ben meraktan nasıl uyurum şimdi!" diye mırıldanınca Kağan en sinsi ses tonuyla konuştu. "Uyumana gerek yok ki! Sen de nöbet tutarsın."
"En azından bugün yaşlı kadına söylediğin şeye bir açıklama getirsen? Hiçbir şey bilmiyoruz. Bazen körü körüne senin peşinden sürüklendiğimizi hissediyorum."
Vuslat'ın söyledikleri, Sercan'dan çok Merva'nın tepkisini çekti. "Körü körüne değil, Vuslat Abla. Ona itimat ettiğimiz için buradayız. Yoksa seni bu grupta kalmaya nasıl ikna ederdik!"
Sercan, garip bir duygu seline girdiğini fark etti. Kimsenin korumasına ihtiyacı yoktu. Hele ki insanlar tarafından anlaşılmak istemek, hiç umursamadığı bir şeydi. Ancak nedense göğsünde beliren kıpırtıyı bastırmakta zorlandı. Merva tarafından destek görmek... Belki de bir başkası tarafından korunmak, o kadar da kötü değildi.
Öte yandan Vuslat, gruba dâhil olma fikrini en çok güçlü olmalarından dolayı benimsemişti. Silahları vardı. Kaldıkları bir ev, kendilerini savunacak güçleri ve yiyecekleri vardı. Kardeşinin ölümünde parmağı olan Sekiz Og'a ulaşmasında ona yardım edebilecek her şey mevcuttu. Şimdi ise ellerindekiler, bilinmezliğin kavşağında tek tek yitiyordu.
"Haklısın, körü körüne değil. Yine de bugünkü sözün ne anlama geldiğini öğrenmek isterim. Ben," dedi hiddetle. "iki yıldır meyve yiyemezken şimdi öğrendiğim şeye bak!"
Dayanamayıp gülen Merva, Vuslat'ın bakışıyla susmak zorunda kaldı. Onun öfkesini daha çok alevlendirmek istemedi. Zira o öfkelenince en çok değişen insanlardandı. Iğdır'da baskın yaşadıkları gecede, buna en korkunç hâliyle şahitlik etmişti. Tereddüdün pırıldadığı yeşil gözlerini Sercan'a çevirdi. Genç adam her ne kadar dinlenme taraftarı olsa da, bazı şeyleri artık ertelememek gerektiğine kanaat getirdi. Belirsizlik, grubu daha çok strese sokmaktaydı. Uygun zaman ise bugünlerde gelmek bilmiyordu.
"Erzurum'daki Nebat Halkı'nın yaptığı deneylerden biri de buydu; toprağın ve bitkilerin sınırlarını belirlemek. Bu uğurda tüm şehri harcasalar da, bir takım sonuçlara ulaştılar. Benim söylediğim ise bu sonuçlardan yalnızca biri. Eğer bir meyve olgunlaştıysa onu dalından koparıp yiyebilirsiniz. Yaşlı bir kadının yemeğini aldık. Ona borçlu kalmak istemedim ve bize verdiğinden daha fazla yiyecek sundum." Herkesin yüzünde şaşkınlık emaresi görünce şaşırmadı. Zira onlar ne bitkilerin sınırını öğrenmek istemişlerdi ne de toprağın. Bunu öğrenmenin akıllarına dahi geldiğinden şüpheliydi. Başkaldırının ilk gününe şahit olanlar, bir daha yeşile ve kahverengiye dokunmamaya ant içmişti. Vuslat'ın aralanan ağzını kapatmak maksadıyla tekrar konuştu. "Bu kadarı yeterliyse uyuyalım. Yarın yorucu bir gün olacak."
ww
Çürümüş nice ceset vardı artık işe yaramayan arabaların içinde. Bozulmamış yollar hiçliğe terk edilmiş; toprakla buluşmayan ölüler, Yeryüzü adlı sergide yerlerini almıştı. Zevk alan gözlere muhteşem bir güzellik sunar iken kaldıramayan yüreklere dikensi duygular bahşediyordu. Evler fazla zarar görmemişti. Ne olduysa insan elinden çıkmaydı yaşanan her olay, vuku bulan onca ölüm ve endişe salan saklı hisler.
Merva, şehir merkezine yaklaşmak üzereyken yanından geçtiği araçlardan birine baktı. Aslında her aracı inceliyordu. Lakin ön kapısı kırık olan ticari bir takside, kokmaya dahi fırsat bulmayan kadın cesedi gördü. Yeni öldürüldüğü ayan beyan ortada olan kadın, en fazla yirmili yaşların sonunda olmalıydı. Sol şakağındaki delikten kan sızmıyordu. Zaten sızan da kurumuş, sarı elbisesinin sol tarafını kendi rengine boyamıştı. Kısa kesim kahverengi saçları ise kurumuş sıvı yüzünden katılaşmıştı. İki eli direksiyona ince halatla bağlı olan kadının ayakları yoktu.
Merva, ellerini ağzına götürdü ve hıçkırıklarını bol asitli bir sıvı gibi yuttu. Kanatları açılıp kapanan burnu ve koskocaman olan gözleri onun sessiz tepkisine isyan ediyordu. Geriden gelen ve Merva'nın ağladığını gören Sedat, durumu az çok anladı ve yoldan çıkarak araçtan uzaklaştı. Sırtında taşıdığı kızının manzarayı görmesini istemiyordu.
Vuslat, Merva'yı oradan uzaklaştırmak için onu omuzlarından tuttu ve ileri doğru yürümesini sağladı. "Gidelim." dedi fısıltıyla. "Yapabileceğimiz bir şey yok."
"Hayır, var." diyen Roza, kadının bağlı ellerini çözmeye başladı.
Kağan ona engel olmak istese dahi Sercan izin vermedi. O da cesedi olduğu gibi bırakma niyetindeydi. Ama on bir kişilik grupta herkesin hemfikir olma ihtimali düşüktü. Gerekli açıklamayı yaparak bir tartışma çıkmasına mâni oldu.
"Onu toprağa vermek istediğini biliyorum, Roza. Yalnız şunu da anlaman gerek; kadının cesedi dahi kokmuyor, yani öldürüleli kısa bir zaman olmuş. Katilleri etrafta kol geziyor olabilir ve anlaşılan toprak bu yere pek dokunmamış. Kaldırımlar ve yollar bozulmamış. Her yer beton. Toprak bulmak vakit alacak. Sen zeki bir kadınsın. Ne dediğimi anlıyorsun, öyle değil mi?"
Sercan'ın sorgu dolu bakışları, Roza'nın yüzünün kızarmasına ve başını eğmesine sebep oldu. Arkadaşlarımı tehlikeye atıyorum, diye düşündü. Suçluluk duygusunu saklamak istercesine tekrar ölü kadına döndü.
"Anlıyorum. Sadece bu, başka yardım yok."
Kağan duygusuz bir tonlamayla fikrini belirtti. "Ben olsam yardım kelimesini kullanmazdım. Nihayetinde ölü bir insan!"
Roza öfkeyle ona döndü ama Sercan'ın araya girmesiyle bir şey yapamadı. Sadece o anki hissini ifade etti. "Ben ölsem, beni de mi ortada bırakacaksın?"
Kağan bir adım geri çekildi ve Roza'nın öfke kusan yüzüne yutkunarak baktı. Siyah, kıvır kıvır saçlarının hareketinden dolayı onların neredeyse canlı olduğuna yemin edebilirdi. Güneşin karanlık yayan hâline bürünmüş bir çift göz, neredeyse parıltılar saçacaktı. Yumuşacık teni, kendisine dokunulması için haykırıyordu. Öfkenin yakıştığı yüze gülümseyerek baktı. İlk kez bir kadına böyle detaylı bakıyordu.
"Sinirli hâlinle ne güzelsin öyle!"
Her noktasını saran öfkesine hâkim olamayan Roza, kimsenin engel olmasına fırsat vermeden yumruğunu Kağan'ın yüzüne savurdu. "Haddini bil!"
Geriye doğru sendeleyen delikanlının yüzündeki gülümseme de böylece silindi. Herkesin içinde yediği yumruk, beynindeki anı mekanizmasını harekete geçirmiş ve garabet geçmişini hatırlamasına neden olmuştu. Kağan sinirlendi. Nükseden acısını gözlerinden akıtmak istedi. Ama bunların kâfi gelmeyeceğini zaten daha evvel tecrübe etmişti. Yumruğu durduramasa da en azından ayakta kalmayı başarabilmişti.
"İyi misin?" diye sordu Sercan endişeyle. İlk karşılaştıkları günden beri Kağan'ı bu hâletiruhiyede görmemişti. Tekinsizdi. Biraz daha üzerine gidilse, ne yapacağı belli olmazdı.
Kağan’ın üzerine öfkenin keskin nefesi tünemişti. Patlamamak için kendini zor zapt ediyordu. "Ölü kadının yardımını yapalım da çekip gidelim buradan."
"Sıkı yumruğun varmış." dedi Nejat. Diğerleri çevreyi gözetlerken o da Roza'ya yardım etmek istemişti.
Cevap veremeyecek kadar sinirli olan Roza, ölü kadının koltuk altlarından tutarak onu dışarı çeken Nejat'ı izledi. Tam bacaklarından tutacaktı ki, tiz bir sesin taksiyi delişini duydular. Nejat'ın önünden geçen kurşun, taksinin içinde yol alarak sağlam olan ön kapıya saplandı. İkinci kurşun ise ilkinden sonra insiyaki bir hareketle yere çöken Roza'nın yüzüne birkaç damla kan sıçrattı. Eliyle yüzünü sildi, yaralanmadığına kanaat getirmek istiyordu ki, Nejat'ın üzerine düşmesiyle aklı uyuştu.
Sol şakağındaki delikten kan sızan Nejat'ın ani ölümüyle bedeni öne doğru düşmüştü. Yere çömelmiş vaziyette bekleyen Roza, ölü arkadaşını kocaman açtığı gözlerle izledi. Ne olduğunu anlaması saniyelerini alsa da, gördüklerine anlam yüklemek istemedi.
"Ölmüş-olamaz!" diye mırıldandı istemsizce lakin gönülden kopan kelimelerle. "Ölmüş olamazsın! Hayır, ölme lütfen! Nejat?”
Her ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın, hızlı gelen ölüm yüzünden olanı kabullenemiyordu. Öyle ki, Sercan'ın "Saklanın!" diye bağırışı, kulaklarını teğet geçti.
Ölemezsin!
Sen ölemezsin!
Elleri başının her iki yanında dururken gözlerinden akan yaşları silmesi olanaksızdı. Hasta bir çocuk gibi olduğu yere kıvrılmaktan başka şey yapamıyor, üzerine düşen Nejat'ın bedenini itekleyip kendini özgür bırakamıyordu. Kelimeleri kilit altında, yardım dahi isteyemiyordu. Üçüncü kurşun, araçtan sekti; eller, kulakları kapattı. Dördüncü kurşun gelmeden Nejat'ın cesedi, Merva'nın gayretiyle hareket ettirildi. Silahı olanlar onları korurken Merva, arkadaşını girdiği şoktan çıkarıp saklanmak istiyordu.
"Çabuk olun!" dedi Vuslat telâşla. Kendisini siper ederek arkadaşlarını korumaya çalışıyor, ellerinde sıkı sıkıya tuttuğu kılıcı göremediği düşmanına saplamak için can atıyordu. Ama etraf, yerlerini belli etmek istemeyenler biri için fazla sayıda binayla doluydu. Çift şeritli yolun her iki tarafında da mağazalar, dükkânlar, restoranlar ve bunların üzerine dikilmiş apartmanlar mevcuttu. Saklanacak bunca yerin olması, düşmanlarına avantaj sağlarken onlar için ölümcül bir dezavantajdı.
Merva, Kağan'ın da yardımıyla Roza'yı aracın arka tarafındaki eski bir binanın girişine çekmeyi başardı. Onlar gidince Vuslat ile Sercan da ara bir sokağa daldılar.
"Neden buraya geldik?" dedi kadın sinirle. "Diğerlerinden ayrı düştük."
"Her kurşun, araca farklı bir açıdan isabet ediyor. Her açı da farklı bir insanın varlığının kanıtı demek."
"Direkt cevaba atlasan nasıl olur?"
"Sayıca fazlalar. Hepimiz aynı anda yakalanmayalım diye farklı yöne geldik. Belki birkaçımız kurtulur." dedi Sercan hızla. Yol üzerindeki bir binanın arkasına saklanmış, kurşun gelip gelmeyeceğini kontrol ediyordu. Ancak hemen yan taraftaki bir apartmanın penceresinden nişan alan biri onlara ateş etti. Kurşun tam Vuslat'ın ayağının önündeki kaldırım taşından sekti.
"Ucuz kurtuldum." diyen Vuslat'a Sercan karşılık verme gereği duymadı. Yalnızca eliyle apartmanların orta katlarındaki pencereleri işaret etti. Her apartmanda en az birkaç kişi vardı ve beheri elinde ateşli silahla onlara nişan alıyordu.
Ucuz kurtulmadım, diye düşündü bu defa. Onlar beni öldürmek istemedi.
Her ikisi de yavaş hareketlerle silahlarını yere bıraktılar ve ellerini başlarının üstüne kaldırarak teslim olduklarını gösterdiler. Pencerelerin gerisinde bekleyenler hareket etmedi. Ama iki çelik kapının gıcırtıyla açılması, karşı tarafın sayısının daha fazla olduğunu gösteriyordu.
"Bunlar kaç kişi acaba?"
Sercan, Vuslat'ın sorusunu cevaplamaktan çekindi. Aslında yanıt çok basitti. Dünkü adamların söyledikleri, sayıyı da belirtiyordu. Toplanan yiyeceklerin tek elden satılması ve kimi grupların fazla zarar görmemiş şehir merkezini terk ederek kaçması, yalnızca bir ihtimali onun aklına getiriyordu.
"Bunlar aslında tüm şehir."
"Ne demek tüm şehir?"
"Şehrin bütün insanları bir araya gelmiş ve tek bir grup oluşturmuş."
Vuslat daha ne tepki vereceğini dahi bilememişti ki, tabancalı dört kişi onların önünde bitiverdi. İkisi yerdeki kılıçları aldı, kalanlar da ellerini arkadan kelepçeleyerek onları anayola götürdü. Nejat'ın cesedinin olduğu yere getirildiklerinde Sercan, bütün arkadaşlarının yakalanmış olduğunu gördü. Nehir, başını babasının boynuna gömmüş, hıçkırıklarını boğuyordu. Kağan'ın yediği yumruktan sonra öfkeli hâliyle bir delilik yapmadığına sevindi. Yekta da bazen tez canlılığına kapılıyor ve akıllıca davranamıyordu. Onların teslim olması, umudunu arttırdı. Ölüme çare bulunmazdı. Lakin eğer yaşıyorlarsa bir yolunu bulup bu işten sıyrılma ihtimalleri vardı. Ne de olsa onlardan istenen şey, ölümleri değildi. Şehir grubunun amacı oldukça farklıydı. Aksi hâlde, çoktan ölmüş olmaları gerekirdi.
Nehir hariç her biri kelepçeli olarak bir araya getirilen grup, tabanca ve tüfeklerin gözetimi altında yürütüldüler. Önünden geçtikleri her apartmanda kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk her insan pencerelere doluşmuş, onları izlemekteydi. Kimi silah taşıyordu, kiminin gözlerine korku ve keder yuva yapmıştı. Etrafta bir sessizlik, Sercan'ın aklında ise bir merak vardı.
"Nereye gidiyoruz?"
"Gidince göreceksin." Esmer, genç kadın, tabancasının namlusunu Sercan'a çevirmişti. Sinsi sırıtışı, az sonra olacakların heyecanını taşıyordu. Ona göre şanslı zamanlarındaydılar. Nicedir Erzurum'dan gelen pek olmuyordu. Bu hafta ise karşılaştıkları ikinci gruptu. Diğer grubun, aslında tek adamın yaptıklarının acısını bunlardan çıkarmaya ant içti.
"Siz Erzurumlulardan hesap kesme vaktidir." dedi çelimsiz bir delikanlı. Orada bulunanlar arasında en uzun boylu olan oydu. Giydiği kirli beyaz atlet, zayıf bedenini daha çok belirginleştiriyordu. Öfkeli tutumu, sakal niyetine bıraktığı seyrek kılların barındığı bebek yüzüne pek uymuyordu.
"Erzurumlu değiliz biz!" dedi Vuslat hiddetini saklamaya çalışarak. Pisi pisine yakalandıklarını düşünüyor ve şehir merkezinden geçme kararı aldıklarında neden karşı çıkmadığına üzülüyordu.
Arkadaşlarının aksine konuşmayı seven çelimsiz delikanlı, karşılık vermekte gecikmedi. "Hangi yolu kullanarak geldiyseniz oralısınızdır. Açık ve net!"
"Ne o, yoksa diğer türlü aklını kullanmak yorucu mu geliyor?" dedi Kağan. Öfkesini alaylı bir konuşmayla boğmak istemişti. Bu söz üzerine başının arkasına bir tabancanın kabzasıyla darbe aldı. Sağ ayağını öne alarak dengesini sağladı. Böylece yüzükoyun yere düşmekten kurtuldu. Çelimsiz delikanlıya döndü ama Sercan'ın seslenişiyle kusmaya karar verdiği öfkesini yuttu. Burnundan soluyor, karşılık verememenin hazımsızlığını yaşıyordu. Ensesinden aşağı süzülen kanı dahi hissetmemişti. Lacivert tişörtü, kızıl kanı gözlerden ırak tutuyordu.
Gerginlik anı en çok da Nehir'e tesir etmişti. Kağan'ın aldığı darbeyle küçük bir çığlık koyuveren küçük kızın ani tepkisi karşısında namlular ona doğrultuldu. Onları görmemek için başını tekrar babasının boynuna gömdü.
"O daha bir çocuk!" dedi Vuslat, silahlı gruba. "Ani hareketleriniz korkutuyor."
"Korkuyorsa lanet çenesini kapatsın." diye uyardı iri kıyım adam. Giydiği açık mavi gömlek, göbeğini kapatmaya yetmiyor, iliklenmiş düğmeleri zorluyordu.
Babasının geçecek telkinleriyle sessizliğini korumayı başaran Nehir, ona sıkı sıkı sarıldı. Vuslat onun minik ve titreyen elini tuttu ve fısıldadı.
"Bu da geçecek, bir tanem. Korkma sen!"
Nehir hafifçe başını salladı. Sedat, ıslanan gömlek yakasından onun ağladığını anlayabiliyordu. Sağ elini kızının başına koydu. "Sana bir zarar gelmeyecek, Nehir'im. Söz veriyorum."
Yirmi dakikalık bir yürüyüş, onları çarşının göbeğinden çıkarmaya yetti. Dükkânları geride bırakarak bir zamanlar ilkokul olan ve duvarlarında çatlaklar barındıran binanın yanından geçtiler. Fazla dik olmayan bir yokuşu çıktılar. Yokuşla birlikte, özellikle başladığı yerde, asfalt yolda kırılmalar göze çarpıyordu. Biraz yürüyünce toprağın tozlu kokusu burunlarına ulaştı. Yokuş bitmiş, yol ve toprak iç içe girmiş gibi görünüyordu. Zira üzerinde yürüdükleri zemin, toprakla kırık yol parçalarının karışımından ibaretti. Atılan her adım daha çok toprağı da beraberinde getirirken bir süre sonra asfalt yoldan eser kalmamıştı. Sonunda iki çadırın etrafında nöbet tutan altı kişilik bir gruba denk geldiler. Çelimsiz delikanlı gururlu bir edayla konuştu.
"Ayhan Abi'ye haber verin. Yeni bir grup ele geçirdik."
Krem rengi çadırın girişinde duran nöbetçilerden kadın olanı, gelenleri inceleyerek dudağını büzdü. Hoşnut duymadığı yeni gelenler miydi yoksa onları getirenler mi, anlamak güçtü. Yükümlü olduğu görevi yerine getirme maksadıyla içeri girdi. Kısa bir müddet sonra çadır dışındaki yerini aldı. Onun ardından çıkan kişi ise uzun boylu, iri yarı bir adamdı. Bıraktığı siyah sakal, esmer çehresinin yarısını kaplıyordu. Kahverengi gözleri neredeyse siyah sanılacak koyuluktaydı. Boynunun sol yanına elastik bant yapıştırılmış, sol elinin serçe parmağı ise küçük iki tahtayla sabitlenmişti. Derin bir nefes aldı. Kalın askılı tişörtünün altındaki göğsü iyice şişip tekrar indi.
"Şanssız gününüzdesiniz. Bakalım moralimi düzeltecek yetiye sahip misiniz?"
İsmi Ayhan olan adam, arkasına, yüz metre kadar öteye kısa bir bakış attı. Sercan da onun baktığı yeri görmeye çalıştı fakat önündeki düşmanlar yüzünden net bir şey görememişti. Kalın gövdeli Yeşil Gardiyanların ucunu belli belirsiz seçebiliyordu. Sanki bir çukurdan çıkıyorlardı. Hareketsiz olmaları, hissettikleri bir tehdidin olmadığının göstergesiydi. Merva'nın da bakmaya çalıştığını ancak kısa boyu yüzünden hiçbir şey göremediğini fark etti. Onun çabasını gören tek kişi o değildi. Ayhan da nihayet yüzünü gruba çevirdi ve sert çehresine hınzır bir gülümseme yerleştirdi.
"Oraya inmeye hevesli birini gördüğüme sevindim. Adın ne senin?"
"Merva."
Ürkmüştü ismini soran kişiden. Adamın sesi, kaslı gövdesini aratmayacak kalınlıktaydı. Tek eliyle dahi öldürebilme gücüne sahip olmalıydı. Yutkundu ama yerinden kımıldamadı.
"Hiç duymadığım bir ad. Bu kadar korkmana gerek yok, Merva. İstersen sana özel bir seçenek sunabilirim."
"Ben," dedi ürkek ama kararlı bir edayla. "seçenek falan istemiyorum."
Vuslat'ın ağzından çıkan aptal kelimesi, aslında grubun genelinin düşüncesini yansıtıyordu. Sercan onun reddedişine şaşırmadı. Kendisi de dâhil, kim olsa bu avantajı kullanmak isterdi. Ama Merva farklıydı. Onun grubun kalanından farklı muamele görmek istemeyeceğini biliyordu.
Öte yandan Roza hâlâ Nejat'ın ansızın gelen ölümünü düşünüyor, içinde bulunduğu durum dahi bu düşüncesini bertaraf etmeye yetmiyordu. Keşke, diyordu vicdanından doğan baskın sesle. Keşke ölü olanları olduğu gibi bıraksaydım. O vakit, Nejat hâlen hayatta olurdu.
Ayhan'ın çehresinde artık gülümseme yoktu. Merva'nın hiç düşünmeden, hatta ne olduğunu sormaya dahi lüzum görmeden onun teklifini reddetmesi gururunu incitmişti. Gözlerini kıstı ve onu kendi grubuna dâhil etmemeye karar verdi.
"Grubumuzda ikilik olmaz." dedi Sercan nihayet konuya dâhil olarak. Duygularını yüzüne yansıtmaktan çekinmeyen adamı rahatlıkla okuyabiliyordu. "Bu yüzden seçeneklerin ilgimizi çekmiyor. Bizden istediğin her neyse acele et ve söyle!"
Merva'dan olumsuz cevabından sonra onun da emir verircesine konuşması, Ayhan'ın sabrını bir hayli zorladı.
"Ben istemem, Bay Her Neyse. Yalnızca emrederim ve siz de bu emri yerine getirmekle yükümlüsünüz. Şart yok! Pazarlık yok! Sadece başardığınız takdirde gitmekte hür olursunuz. İsteyenler grubumuza katılırdı ancak bu şart sizin için geçerli olmayacak." Az önce baktığı yere doğru yürümeye başladı. Bu birkaç dakikalık süreç boyunca konuşmaya ara vermedi. "Yalnızca altı saatiniz var. Önce Merva, sonra kalanınız aşağıya inecek ve orada bulunan yiyeceklerle ilaçların taşıyabildiğiniz kadarını bana getireceksiniz. Aranızdan üç kişiyi rehin olarak yanıma alacağım. Süreyi aştığınız vakit, her on dakikanın sonunda rehinelerden biri ölecek. Son rehine de öldükten sonra, emrettiğim şeylerle gelseniz bile öldürüleceksiniz. Ama başarırsanız, bir öğün yemeği hak etmiş olacaksınız ve bir daha gelmemek üzere buralardan gideceksiniz."
"Altı saatlik süre, aşağı inip yiyecek getirmek için fazla değil mi?" diyen Merva'yı Kağan, susması için uyardı. Ona göre değil fazla, az dahi olabilirdi.
Ayhan'ın onları getirdiği yer, büyük bir dikdörtgen çukurdan ibaretti. Bu yer, topraktan değildi. Betondan bir yapıydı. Toprağa gömülmüştü. Çökmüş tavanı ortada geniş bir açıklık bırakmıştı. Beton parçalarının altındaki karanlık dehlizden çıkıp gelen Yeşil Gardiyanlar, duvarlardan sürünerek toprağın üstüne dek çıkmış ve kök misali buraya tutunmuştu.
"Burası Erzincan'ın alışveriş merkeziydi." dedi Ayhan hızlıca. "Şehirdeki yapılar pek zarar görmedi ama burası olduğu gibi toprağın içine alındı. Yukarı çıkan bitkiler yüzünden de çatı çöktü. Tabii bu da bizim işimize geldi. Aşağı inip istediğimizi almak için yol açıldı. Siz ise bizim ulaşamadığımız yere, çökmüş tavanın altında kalan kata gireceksiniz."