Yeni bir yolculuk, yepyeni bir hicran ve argın yürekler...
Kaidesiz hayatın sunduğu düzensizlik, mücadelenin doruklarını yaşatırken kalenin ihtişamlı burçları arasında ateşle raks eden kökler, çığlığını gök kubbeye duyurmaya çalışıyordu. Kan dondurucu görüntü, meraklı gözleri kendine çekiyordu. Kızıl Vaatçi ölmemek için direniyor, burçlar aracılığıyla kan çekmeye devam etmek için can atıyordu.
"Bir an önce buradan gitmemiz gerek." dedi Vuslat. Arkadaşını sağ selamet kurtarmanın verdiği rahatlıkla artık yola çıkmaya istekliydi.
Merva sürekli arkasına bakıp duruyor, kaleyi izlemekten kendini alamıyordu. "Evet ama-" Ne hissedeceğini bilememenin verdiği boşlukla sustu. Orada insanlar vardı. Arkadaşları oraya öldürülmek üzere götürülmüştü. Merva, ölümün feci yüzünü görmüştü. Nefes alıyor, düşünceleri birbiriyle çatışıyordu; nefes veriyor, duyguları çıkmaza sürükleniyordu. Özellikle zindanda kilitli kalan Nebat Halkı olduğunu duyduğunda, kalbinin pençeli bir el tarafından tutulup sıkıştırıldığını sandı. Bir yandan onları kurtarmak isterken diğer yandan intikamın karanlık benliğini kucaklamayı arzuluyordu. Konuşmak, beynine tek tek tüneyen düşünceleri kovmak istiyordu. Bunu nasıl dile getireceği ise tam bir muammaydı.
Daha herhangi bir şey diyemeden, grubun en önünde ilerleyen Sercan, onun aklını okumuş gibi konuştu. "Onları kurtarırsak bize saldırmaları saniye almaz. Merak etme, halkın diğer üyeleri de var. Ayıldıkları vakit arkadaşlarını çıkarırlar."
"Ne o, yoksa onları salmak gibi bir çılgınlık düşünen mi var aramızda?" dedi Kağan, malikânede yaralanmış olan Barış'ın ağırlığı altında Merva'ya baktı. Bunu isteyebilecek tek kişinin o olduğundan adı gibi emindi.
Merva, düşündüğü her şeyin yüzünde belli olduğu kanısına varınca gergin gülümseyişini kontrol edemedi. Çehresine hemen donuk bir ifade yerleştirdi. Kağan'ın çılgınlık tabiri, durumu özetlemeye yetmişti. Ayrıca Sercan'ın açıklaması da oldukça mantıklıydı. Hem zaten hızlı olmaları gerekirdi. Aksi hâlde geride kalan halk onlara yetişir, bu da grubu yeni bir çatışmanın içine sokardı.
Kağan, ağırlığının bir kısmını alsa bile Barış yürümekte hayli zorlanıyordu. Veli onun durumunu bildiği için, lideri Aran'ın peşinden gitmeden önce gerekli ilaçları vermişti. Nehir, en kötü kâbusunu yaşadığı yerden uzaklaşmak için diretirken babasının kucağında bitkinlikten uyuyakalmıştı. Hafif yaralarla günü kurtaran diğerlerinin yorgunluğu ise uzun süre idare etmelerine engel teşkil edecek gibiydi. Yine de kilitli kalanlara sırt çevirmek zordu. Önce Umut, sonra Habip ile Sedat Amca ve şimdi de kale zindanlarında kalanlar! Hüznün sebep olduğu savaş, Merva’nın kontrolünü ele geçirmeye niyetliydi. Roza'nın kendisine sarılacağını fark ettiği anda buna mâni oldu.
"Dur, şu an ağlamaya niyetim yok!" Onu durdurmadığı takdirde ağlayacaktı.
Roza ona zaman tanımak için durumu üstelemedi. Anlayışlı davranması gerektiğinde karar kıldı ve adımlarını kısa süreliğine hızlandırdı. İçini kemiren sıkıntıyla yüzleşirken Erzincan'a doğru yol almak zor oluyordu. O yalnızca Merva'yı düşünürken Sercan'ın, biz bir grubuz, unuttunuz mu, deyişi şu an dahi aklında yankılanmaktan vazgeçmiyordu. Taşıdığı yükten bir an evvel kurtulmazsa vicdanı ona gün yüzü göstermeyecekti.
Vuslat da daha farklı sorularla cedelleşiyordu. Bir ağacı yaktık düşüncesi aklından çıkmak bilmiyordu. Attığı her adımla korkusu onu titretiyordu. Her karanlık köşede bir Yeşil Gardiyanın gölgesini arıyor, duyduğu en ufak seste yerinden zıplıyordu. Hemen yanı başında yürüyen ve sürekli geride kalan Merva'yla ilgilenmek, düşüncelerini ara sıra dağıtmasını sağlıyordu. Onunla ilgilenme ihtiyacı hissetmezse, zihnini onunla meşgul etmezse ölümün soğuk dişlerine çoktan takılmış olacağını seziyordu.
Vuslat en önde yürüyen Sercan, Levent ve Yekta'ya baktı. Hemen arkalarında Kağan'ı yükünden azat etmek isteyen Nejat vardı. Barış'ı omuzlayarak onun daha hızlı yürümesine yardımcı oldu. Fazla ağırlıktan kurtulan Kağan, kendisini esneterek gerginleşen vücudunu rahatlatmaya başladı. Birkaç adım önde yürüyen Roza oldukça düşünceli görünüyordu. Herkesin ortak yanı ise üzerlerinde birer elbise gibi duran yorgunluklarıydı ve yaklaşık bir saat önce yaktıkları ağaç, hiçbirinin umurunda değildi.
Bir ağacı yaktık fısıltısı yine soğuk dişlerinin arasından sızdı ve rahatsız edici bir hâl alarak kadını huzursuz etti.
"İyi misin?" diye sordu Sedat, kollarında uyumuş olan Nehir'i taşırken. Tüm yorgunluğuna rağmen ağır yükünden şikâyetçi değildi. Aksine, mutluydu.
"Evet." Vuslat duraksadı. Neden yalan söylediğini düşündü. Oysa iç sesini dile getirse rahatlayabilirdi. "Aslında hayır, iyi değilim. Bir ağaca geri dönüşümü olmayacak şekilde zarar verdik. Toprak, ağaçlar, gardiyanlar... Her biri artık bizim düşmanımız. Nasıl iyi olabilirim ki?"
"Bunu yapmasaydınız ölecektik."
"Ben şimdi de ölümü bekliyorum."
Gülümseyen Sedat seçeceği kelimelere özen göstererek konuştu. "Kalede bulunduğumuz sırada ölüm kesindi. Tek seçeneğimiz vardı ve onu da kullandık. Şimdi ise ölüm belirsiz. Tıpkı daha önce olduğu gibi!"
"Belirsiz değil. Çağımızın en güçlü varlığını kendimize düşman ettik. Kendimizi ölü saysak yeridir."
"Ben öyle olduğunu düşünmüyorum." Hızını kesmeden etrafına baktı, gözlerini kapatıp tüm odağını duymaya verdi. Sonra da huşu içinde konuşmasını sürdürdü. "Baksana, toprak sakin, bitkiler sessiz ve biz yolumuza devam ediyoruz."
Endişesinden arınmayan kadını bir nebze olsun rahatlatmak adına son sözünü söyledi. "Bugün için Sercan'a müsaade buyur. Herkes yorgun, dinlenmeye muhtaç. Buna rağmen peşimize düşme ihtimali olan halktan uzaklaşmamız gerek. Kimsenin cevapları kaldıracak hâli yok."
"Haklısın." dedi Vuslat. Zamansız endişesinden sıyrılarak başını Sedat'ın bulunduğu yönden Merva'ya çevirdi. Yine geride kalmıştı. "Birinin onu iteklemesi gerek."
Karanlık çökeli saatler olmuş, gece tüm heybetiyle kollarını açmıştı. Her ne kadar yola devam etmek isteseler de mecburen mola vereceklerdi. Zira yorgunluk ve açlık, grubu dize getirmeye yetmişti. Yol boyunca denk geldikleri evlerde üstünkörü arama yapmışlardı. Ne insan vardı ne yiyecek ne de ilaç. Her ev önceden yağmalanmıştı. Sadece bir tanesi haddinden fazla düzenliydi. Birkaç gün önce temizlendiği aşikârdı. Ancak temizlik, ihtiyaçlarına çare değildi. Hiçbir şey bulamamanın verdiği hayal kırıklığı ile yollarına devam ettiler.
Kaledeki yiyeceklerden yanlarına oldukça az miktarda almışlardı. Dışarıda bekleyen askerlerin bunları görmemesi gerekiyordu. Çünkü anlaşma gereği kaledeki yiyecek ve ilaçlar, Merkez askerlerine aitti. Yürüme esnasında ellerindekini tüketseler de saatler süren yolculukları, onları tekrar acıktırdı. Kazınan mideleri için yapabilecekleri bir şey yoktu. En azından dinlenebilirlerdi. Sedat, uyanan ve bir saat sonra tekrar uykusuna geri dönen kızını Vuslat'a bıraktı ve Barış'ı tedavi etmeye koyuldu. Derya,kaledeyken Veli’nin gizliden gizliye sağladığı ilaç desteğiyle ölmeden önce yarayla ilgilendiği için mikrop kapmamıştı. Bu nedenle Sedat'ın yapma gereği duyduğu tek şey, pansumandı.
Sıra, nöbet tutacak kişileri belirlemeye gelmişti. Merva gönüllü olurken Sercan da ona katıldı. "İlk gruba beni de alın. Sizin kadar yorgun değilim. Ayrıca etrafı sizden daha dikkatli izlerim."
Onun sözlerine istinaden hemen uygun bir yer bakındılar. Çatlaklarla dolu asfalt yolun sol tarafında toprağın rengini taşıyan bir dağ yükselirken sağ tarafındaki karanlık vadiye ise bir uçurum iniyordu. Uyumak için pek uygun değildi fakat tek seçenekleri, yolmuş gibi geliyordu. En azından dağa karşı duydukları tedirginliği taşımayacaklardı. Biraz zaman alsa dahi aldıkları düzenli nefes ve susan karın gurultuları sayesinde nihayet nöbetçiler herkesin uyuduğu anlaşıldı.
"Ağacı neden yaktırdın?"
Sercan, Merva'nın sorusuna hemen cevap vermedi. Düşündüğü müddet boyunca en uygun sözcükleri toparlamaya çalıştı. Zira vereceği her yanıt, yeni sorular için aralanan bir kapı demekti ve bunun hakkında konuşmayı kısa tutmak istiyordu.
"Bataklığı kurutmadan sineklerden nasıl kurtulabilirdik? Önce İlayda sonra da Tolga Canyurt! Her ikisi de Kızıl Ağaç'ı kullanarak insanları avuçları içine aldılar. Onu orada öylece bıraksaydım kim bilir daha kimleri esaretine çağıracaktı! Üstelik-"
Merva onun sözünü keserek cümlesinin devamını getirdi. "Üstelik yapılan korkunç deneyler de var." Bir müddet sustu. Gördüklerini kabullenmekten başka şansı yoktu. Böyle bir dünyada yaşamak bunu gerektiriyorsa eğer yaşayacaktı. Zira amaç bulmak artık daha kolaydı. "O zaman Selim'deki tohumu neden onlara verdin? Merkez daha güçlü değil mi? Bakan bir şehri dahi yok etmeye muktedirse Merkez dedikleri yer daha fazlasını yapmaz mı?"
Sercan'ın tam da beklediği şeydi bu; yeni sorular, sonu gelmez cevaplar ve aralanan kapılar. En basit cevabı vermek bile bu denli zordu. Anlatmaya çekindiklerini nasıl söze dökecekti, bilmiyordu. Bir iç kargaşaya mahal vermekten kaçındı. Çünkü kati kararlar, hayatta kalmanın elzem ihtiyaçlarından biriydi. Belki de akışına bırakmalıyım, diye düşündü. Ancak bu düşüncesini de anında susturdu. Bağlı olan saçını açtı ve lastik banttan fırlayıp çıkan telleri düzelttikten sonra tekrardan topladı.
"Ben yalnızca gerekli olanı yaptım, Merva. Arkadaşlarım dışında kimseyi umursamıyorum. Tüm olanlar benim suçum değil. Gidişatı da değiştirme gibi bir isteğim yok."
Gökyüzünün temizlendiği iki yıldan bu yana, gecelerini şehir ışıkları değil de yıldızlar ve ay süslüyordu. Güneşin çoktan battığı zaman dilimlerinde yukarı bakan her göz, soğuk lakin ışığını eksik etmeyen yıldızların salınışını rahatlıkla görebilirdi. Pak bir güzellik çok da uzak değildi. Bu güzelliği Merva direkt izlerken Sercan da onun yeşil gözlerinde yakalamıştı ve saflığına kapıldığı efsun, onun bakışlarını kendisine çevirmesiyle daha da güçlenmişti.
"Hayır, yanılıyorsun. Umursamasaydın eğer, o ağacı yakar mıydın sanıyorsun?"
Sercan, onun nazarına yakalanınca sırlarının sızısıyla birlikte gözlerini yere çevirmeyi tercih etti. Merva da güven duyduğu adama yumuşak bir edayla bakmayı sürdürdü. Onun başını yere çevirmesini yanlış yorumlamıştı.
"Merak etme! Merkez nedir, diye sormayacağım. Az çok tahmin edebiliyorum. Ama nedense, bunun cevabını senden almayı diliyorum."
Belki de yanlış kişiye güven duyuyorsundur, dedi Sercan içinden en sessiz tutumuyla. Bunu sesli olarak söylemek istememişti. Ne zamandan beri bu kadar korkak davranıyordu? İnanılır gibi değildi. Hâlbuki Merkez'deki günlerinde cesaretin en delice hâli, onda mevcuttu. Şimdi ise oturduğu asfalt kırığının üzerinde sinmiş, bir kedinin ürkekliğini sergiliyordu.
Tam bu esnada, Nehir'in acı çığlığıyla irkildiler.
ww
Kâbusunun her köşesinde, Tolga Canyurt'un zehir saçan yüzü belirmişti. Hangi tarafa bakarsa baksın, ne yöne koşarsa koşsun vardığı tek hedefti kötü yürekli adam. Ölümün adaletsiz ikizi gibi başında tüneyen kişiden kurtuluşu yoktu. Çırpınışları boşa akan su gibiydi. Etrafını saran minik Tolgacıklar, Nehir'in sızarak kaçabileceği her deliği kapatmıştı. Tüm mücadelesine karşın yapabileceği tek şey kalmıştı; haykırmak. Rüyada gezinen korku dolu küçük kız da, kifayetsizliğinin verdiği hükümle bunu yaptı; gözlerini yumdu ve haykırdı.
Babasının koynunda kıvrılan Nehir aniden dikeldi. Var gücüyle bağırıyor, sımsıkı kapalı gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yardım dileyen sesi yalnızca yeri göğü değil, insanları dahi hüzne boğmaya sebepti. "Bırakın beni! Bırakın beni!" diye haykırışı bir yılanın kıvraklığına sahip, herkesi sarıyordu.
Uykunun verdiği mahmurluktan noksan olan Sedat, çabucak kalkarak ağlayan kızını kolları arasına aldı. "Nehir'im?" diyordu. Onun da gözlerinde yaşlar, kelimelerinde derin bir yara vardı. "Ben buradayım, senin yanındayım." Bir eliyle kızının başını kendi boynuna gömdü, diğeriyle de bacaklarını kavrayarak daha sıkı tutmaya çalıştı. Onu bir daha bırakmayacağının teminatını vermek, sakinleştirmekti niyeti. Ancak amacını gerçekleştirmekte biraz zorlandı. Zira Nehir, ellerini ve kollarını sağa sola savurarak özgür kalmak için mücadele veriyordu. "Sadece bir kâbustu, kızım. Sadece bir kâbus. Geçti. Bitti."
Babasının gözlerinden Nehir'in kirli saçlarına dökülen yaşlar, yağlı yol boyunca ilerliyor ve sarımsı tellerin arasına sızıyordu. "Artık bitti." Kısa süren bir çabadan sonra Sedat nihayet amacında muvaffak oldu. Kızının ağlaması sonunda kesikli bir hâl alınca ses tonunu düşürdü. Kollarını gevşetmeden olduğu yere uzandı. "Sen uyu, kızım. Ben buradayım. Seni kimselere bırakmayacağım. Artık ayrılmak yok!"
Kesikli hıçkırıklar yavaş yavaş dinerken ne o ne de Sedat izlendiklerini fark etti. Kendi dünyalarının yalnız oyuncularıydı onlar. Camdan kapılarını kapatmış hâlde hayatlarını oynarken izleyicilerin yaklaşmasına fırsat tanımıyorlardı. Uzattılar bitap düşmüş vücutlarını ve uyku hâline geçtiler. En azından Nehir uyumuştu. Sedat'ın ise kapalı gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etmekteydi. Kimseye duyurmadığı sesi, hâlâ küçük kızı bırakmayacağını fısıldıyordu.
Grubun sağ kalan her üyesi onların acı gerçekliğini izledi. Yürekleri dayanılmaz olana katlanmaya çalışıyordu. Kendini tutamayan Merva ağlamaya başladı. Son zamanlarda elinden bir şey gelmeyişine sinirlendi. Ne arkadaşlarını avutabiliyor ne de yaşadıkları için onlara merhem olabiliyordu. "Tüm olanları sadece izlemekten bıktım." dedi. Her ne kadar mırıldanmış olsa da sesi, geceyi hâkimiyetine alan böcek seslerine galebe çalmıştı. Uyanık olan herkes onu duymuş lakin cevapsız kalmaktan ötürü duymazlıktan gelmişti. İnsanoğlunun yenildiği doğada suskunluk, bir kara delik gibi düşünceleri yutmaktaydı.
ww
"Her birinizden özür dilerim!" diyerek grubun önünde başını eğdi Roza. "Sadece Merva'yı kurtarmaya odaklandım, tek düşündüğüm oydu. Ama şimdi ne kadar eksik fikirli olduğumu görebiliyorum. Biz bir grubuz ve ben bunun gerçek anlamına çok geç vardım. Affedin, lütfen!"
Bundan kısa bir süre önce, güneşin ilk ışıkları onları selamlarken uyuyan tek kişi Merva idi. Uyuyalı sadece üç saat olmuştu ama uyandırılmıştı. Onu uyandıran Vuslat, gece Merva ile Sercan'dan sonra, Kağan ile tuttuğu nöbet esnasında açlığını dizginlemekte oldukça zorlanmıştı. Karnı guruldamayı kesmeyince "Herkesi uyandıracaksın." demişti Kağan. Onun yakışıklı yüzüne yumruğunu geçirmemek için kendini tutmaya çalışmak da ayrı bir müşkülat taşımıştı. Gecenin çekilmez anlarına ek olarak, az önce Roza onun kolundan tutarak çekmiş ve yola çıkmak için hazır vaziyette bekleyen grubun önüne çıkarmıştı. Kendi özür dilerken Vuslat’tan da aynı şeyi yapmasını beklediği aşikârdı. Yekta ve Levent gülümsedi. Kağan bir daha olmaması kaidesiyle affettiğini söyledi. Vuslat ise onun sözü üzerine sinirlendi. Tam cevap verecekken Roza tarafından durduruldu. Arkadaşını susturarak olası bir tartışmanın önüne geçen genç kadın, hâlinden memnundu. Zira içinde uhde olarak kalan sıkıntısını gruba açmış ve rahatlamıştı.
"Benim de tek düşündüğüm kızımdı." dedi Sedat. Sadece onların bencillik yapmadığını vurgulamak istedi. Hâl böyle olunca Kağan'ın uyarıcı kelimelerinden gerekli payı da aldı.
"Bize baba kız olayınızı henüz anlatmadın."
Sedat, mahcup bir ifade takındı. "Bir an önce yola koyulalım." diyen Sercan, ona zaman tanımak maksadıyla yürümeye başladı. Diğerleri de takip etti.
Kağan hâlâ ısrarcıydı. "Herkesin bir sırrı olduğunu biliyorum ama en azından yalan söylememeliydi. Amcası değilmiş."
Sercan, onu uyarmak isterken Sedat araya girdi. "Sebebi sadece benim korkaklığımdı, özür dilerim. Sizden tek ricam, bana biraz zaman tanımanız. Her şeyi açıklayacağım."
Sırtında son hafta yaşadığı korkunun emarelerini taşıyan kızı vardı. Başını öne eğdi. Az önceki Roza'nın hâletiruhiyesi, şimdi Sedat'ın ifadesinde mahpustu. Mahcubiyetini gizlemenin bir yolunu bulamıyordu. Üstelik içten içe daha kötü bir tepkiyi hak ettiğini düşünüyordu.
Küçük kızın ruhsal durumunu ve babasının pişmanlığını izleyen Vuslat, Kağan'ın kafasının arkasına avuç içiyle sertçe vurdu. Eli acısa da belli etmedi. Son birkaç saattir diliyle sem saçan delikanlının kelimelerine karşı sabrı tükenmişti.
"Hele bir sırrını keşfedeyim, asıl o zaman olacakları gör sen!"
Garip bir ferahlık, buna rağmen büyük bir boşluk hissiyle yürüyorlardı. Gruplarından dört kişiyi kaybetmenin vermiş olduğu kederi nasıl taşıyacaklarından emin değillerdi. Naim Baba yaşlıydı ama onun hayat tecrübesinin vermiş olduğu huzurlu ve sakin hâlinden herkes faydalanıyordu. Eymen, çevresine ergenlik döneminin bahşettiği canlılığı yayıyordu. Enerjikti, yerinde duramıyor, sabrını çabucak tüketiyordu. Aklına bir şey düştü mü, onu biriyle mutlaka paylaşma ihtiyacı güdüyordu. Durağanlık, onun karakterinde yer edinememişti. Hamit ise orta yolu bulmaya çalışan ve her yaştan insanla sohbet konusu bulmakta zorlanmayandı. Bazen sabırlı, bazen tutmayan bacaklarına inat tez canlıydı.
Ve Derya... İçine kapanık, yardımsever kızı tanımak Merva'nın hâlâ zamanını alıyordu. Onunla iletişime geçmek, herkesle çabuk anlaşan Roza için dahi zordu. Üstelik Vuslat'ın ondan hoşlanmaması, Derya'nın anlaşılmasını daha güç kılmıştı. Ama artık bazı şeyleri gömmeliydi. Tıpkı toprak gibi... Merva bir kez daha arkasına baktı. Neye baktığını bilmeden, son kez baktı ve önüne döndüğünde, kararlı adımlarıyla yalpalamadan yürüdü.
Sessizliğin renk renk işlendiği yolculukları sürmekteydi. Şu an için en temel ihtiyaçlarına odaklanmışlardı; yiyecek. Yirmi dört saatten fazla süredir bir şey yiyemediklerinden dolayı güçlerinin sınırına ulaşmışlardı. Evler boştu. Birkaç eski kıyafet dışında pek bir şey bulamamışlardı. Ertesi sabah denk geldikleri küçük bir evden de elleri boş şekilde çıktılar. Zaten dağınık olan, oda ve banyodan oluşan iki göz yer onlar yüzünden biraz daha dağıldı.
"En azından temizlenelim." dedi Sercan. Başının etrafında uçuşan arıyı elinin tek hareketiyle kovdu ve etrafına baktı. Görünürde başka ev yoktu. Yalnızca anayola biraz uzak olan bu evin elli metre kadar arkasında kayısı ağaçları mevcuttu.
"Bence kalan enerjimizi yiyecek aramaya harcayalım."
Vuslat'ın sürekli muhalefet etmesi üzerine kızını taşıyan Sedat, onu kenara çekti. "Bazen en gerekli olan şey, sabırdır."
"İki gün önce zaman istemiştin, şimdi ise sabır... Bazen istekler de karşılık vermeli."
Cevap vermek yerine gülümsemeyi seçen Sedat, her şeye rağmen alımlı görünen kadına hak verdi. İnsanlar kırılgandı. Fazla zorlamak, kalıcı bir yıpranmaya sebep olurdu. Bundan dolayı söylenen her söz, ayrı bir ehemmiyet arz etmeliydi.
"Korkuyorum." diye fısıldadı Vuslat yalnızca ona, en derin sırrını açığa çıkarırcasına.
Sedat, bir elini onun omuzuna koydu. Gözlüğünün ardından dahi mavi gözlerinin sönmeyen güzelliğinin Vuslat’ın ruhunu titretir olduğundan bihaberdi. Niyeti onun endişelerini gidermekti. Her daim Merva ile Roza’nın yanında sağlam bir şekilde dikilen kadının sarsılmasını istemiyordu.
“Korkular da nihayete erer. Yeter ki bize, birlikteliğimize güven!”
“Birlikteliğimiz mi?” Vuslat amansız bir heyecanla hızlanan kanının çağıltısı yüzünden kıpkırmızı kesildi. Ancak Sedat'ın “Biz bir grup değil miyiz?” demesi üzerine öfkelendi. Omzundaki eli sertçe indirdi ve ondan yüz çevirdi.
Vuslat'ın dinmek bilmeyen sabırsız ve sert bakışlarına maruz kalan Sercan ise bahçedeki su pompasına doğru ilerledi. Yer yer boyası dökülmüş, dökme demirden yapılmış bakır rengi su pompasının sapından tuttu ve yukarı aşağı hareket ettirmeye başladı. Pompa su çekmeyince fazla gayret sarf etmeye gerek duymadı.
"Bize su lazım."
Vuslat alay edercesine konuştu. "Suyumuz olsa pompaya ihtiyacımız olmazdı zaten."
Sercan, kızıl saçları fazlasıyla sönükleşen kadına cevap vermedi. Her uykuya dalışını kâbuslardan uyanarak sonlandıran Nehir dışındaki herkesin sabır teli yeterince harap olmuştu. Açlık ve yorgunluğun dem vurduğu gerilimi arttırmaya niyeti yoktu.
Merva da ortamın hassasiyetinin farkına varmış olacak ki, hemen atıldı. "İçeride biraz su vardı. Nehir'e iki gün yetecek kadar." Tekrar içeri girdi ve elinde bir bidonla suyla geri döndü.
Sercan, beş litrelik tozlu ve mavi renkli bidonun kapağını açtı. Önce içinde bulunduğu kabın yarısını dahi doldurmayan suya, sonra başını kaldırarak kendisinden hemen uzaklaşan kıza baktı. Şüpheli bir tavrı vardı. Bir kez daha susmayı yeğledi. Zira ellerinde var olanla yetineceklerdi. Sayısı ikiye katlanan arıların vızıltısını duymazdan gelerek gruptan su dolduracak başka bidonlar getirmelerini istedi. Kucağında, kendisinden ayrılmak istemeyen kızıyla birlikte bir taşın üzerinde oturan Sedat kımıldamadı. Aç olan Nehir, ne durumundan şikâyetçi oldu ne de tek laf etti. Yalnızca etrafı boş gözlerle izledi. Nejat, Kağan ve Levent ellerinde silahlarla evin etrafını gözlerken Roza ile Yekta da liderlerinin isteğini yerine getirmek için tekrar içeri girdiler.
Vuslat, Merva'nın kulağına doğru eğildi. "Suyu nereden buldun?"
Bir an için tereddüt eden Merva, kaçışı olmadığını anlayınca cevap vermek zorunda kaldı. "Tuvalette." dedi ve hemen ekledi. "Ama hiç kullanmadım. Muhtemelen acil ihtiyaç durumu için oraya bırakmışlardı."
Sercan, su pompasının içine tüm suyu boşalttı ve sapı hızlıca hareket ettirdi. Bir süre sonra küçük bir gürültü, bol suyun haberini taşıyarak kulaklara ulaştı. Herkesin yüzünü bir sevinç dalgası yaladı. Getirilen bidonlar ile leğenler suyla dolduruldu. İçeride kurulu hâlde buldukları ve geçen iki yıla rağmen borusu çürümemiş olan sobaya, evin yanındaki tandırın içinde çıkardıkları kömürden koydular. Üzerine mutfak tezgâhının altında buldukları benzinden döktüler ve sobayı yaktılar. Zaman kaybetmeye niyeti olmayan Sercan hemen kuralları belirledi.
"On dakikada yıkanıp, giyinip çıkıyorsunuz. Daha fazla vakit yok."
Vuslat, daha önce baktıkları evlerden birinde bulduğu sabunu taşıdığı poşetten çıkardı ve Nehir'i yıkamak için banyoya soktu. Küçük kız ilkin babasından ayrılmayı istemedi. Sonra Vuslat'ın şarkı söylemesiyle ve ona sarılıp elini başının üzerine koymasıyla biraz sakinleşti. Ancak banyodan çıkar çıkmaz, hemen kapıda bekleyen babasının kucağına atladı.
Dışarı çıktıklarında Sercan'ın etrafı pür dikkat izlediğini fark ettiler. Onun hâlinden şüphelenen Roza "Bizi izleyen birileri var, öyle değil mi?" diye sordu.
Temizlenmiş olan Vuslat da hemen kemerine takılı kılıcı çıkarmak istedi. Kınından çıkarılan kılıcın sesi, Nehir'in çığlık atmasına sebep oldu. Tüm gözler, çıkan sesten korkan küçük kıza ve onu sakinleştirmeye çalışan babasına çevrildi. O esnada, grubun tam ortasındaki boşluğa bir ok indi.
"Evin arka tarafından geldi." diye söylenen Kağan, hemen sağ tarafa geçerek yan bölgeyi kontrol etti. Nejat da aynı şeyi sol taraf için yaptı. Kimseyi bulamayınca yavaş ve mümkün olduğunca sessiz adımlarla gözden kayboldular, arkaya doğru gittiler. Silahı olanlar tetikte bekledi. Sercan da yere saplanan oka doğru yürüdü. Ucuna bir kâğıt iliştirilmişti. Eline aldı ve sesli olarak okudu.
"Beş dakika içinde burayı terk etmezseniz, ateş açarız."
Arka tarafı kontrol eden Kağan geri döndü. “Kimse yok. Muhtemelen ağaçların bulunduğu yerde saklanıyorlar."
"Okun geliş açısından belliydi zaten." dedi Sercan düşünceli bir tavırla. Eve götürülen Nehir'in sesini hâlâ duyabiliyorlardı.
Merva "Asıl mesele, şimdi ne yapacağımız." dedi.
Vuslat, Nehir'in açlığa daha fazla dayanamayacağını ileri sürerek gitmeyi istedi. Burada yiyecek herhangi bir şey yoktu. Daha fazla vakit kaybetmeden şanslarını başka yerlerde aramalıydılar. Diğerleri de onunla hemfikir olduklarını öne sürdüler.
"Tabii sadece bir ihtimal ama bence burada yemek var." diyen Sercan'a herkes şaşkınlık içinde baktı. Sercan da onlara zaman kavramını unutturmaya çalıştı. Bir kumara kalkışmıştı ve eğer yanılıyorsa sonucu vahim olacaktı. Ancak kararını vermişti. Zar zaten onlar eve girmeden önce atılmıştı. Oynamaktan başka çareleri yoktu. Üstelik haziran ayının sonlarındaydılar ve bu da yemek için ikinci bir seçenekleri daha olduğunu gösteriyordu.
"Bunu neye dayanarak söylüyorsun?" diye sordu Levent tedirgin bir hâlde. Bulmak istediği kardeşini Nebat Halkı’nın üyeleri arasında görmemişti. Ölüp ölmediğini sorunca Veli ona 'Cevabını bir sonraki karşılaşmamızda alırsın.' demişti. 'Tabii eğer hayatta kalacak kadar dirayetli olursan.' Levent, onun güleç yüzüne yumruk atmak istemiş ancak bunda başarısız olmuştu. Veli, ruh hâllerini ve beden hareketlerini iyi okur, gerektiğinde kendisini savunmasını bilirdi. 'Yüzünden geçen her duygu seni ele veriyor.' diye de uyarmıştı. 'Yazık, sıkı bir yumruğun vardı!'
Levent her ne kadar sinirlense ve bunu kabullenmekte zorlansa da, onun sayesinde Kaya'nın yaşadığına dair umudu artmıştı. Ölmeye niyeti yoktu. Hele ki, nedensiz bir kumara sırt dayayarak ölmeye hiç mahal vermeyecekti. Kardeşini bulana dek yaşamdan vazgeçmeyecekti.
Atılan oku aklından çıkarmayan Sercan, acele etmeleri gerektiğini düşünmekteydi. "Şimdi anlatmanın sırası değil bence. Ateş etme ihtimallerine karşı gerekli mevzilere konuşlanmamız lazım."
"Ne zaman sırası oldu ki?" diye bağırdı Levent. Ona doğru öfkeyle bir adım attı. Bir anda türeyen duygusunu kontrol edemiyor, titreyen bacaklarına geri adım attıramıyordu. Ölemem, diye haykırıyordu iç sesi kendisine. Asıl sesi ise Sercan'a yönelikti. "Bana söz vermiştin."
"Ve ben de sözümde duracağım. Kardeşini bulacağım."
Kendisi öfkeliyken lider saydığı adamın sükûnetini kabullenemeyen Levent ona atmak üzere olduğu sol yumruğunu, yine kendi sağ eliyle durdurdu. Kabahatli olduğunu biliyordu. Aklı, yaptığı yanlışın farkındaydı ancak kalbi, hasretle görmeyi istediği kişiyi diliyordu. Kız kardeşi Buse ölmüştü. En azından Kaya için bir şeyler yapabilirdi.
"Bulacağını biliyorum." dedi yaşaran gözlerinden tek damla yaş akmadan. "Bak! Bacaklarım bile her şeyin farkında, sana zarar verme yolunda bana bir engel. Ama zaman da bana yük. Anla, lütfen!"
Titreyen bacaklarına daha fazla direnemeyen Levent, kendini yere bıraktı. Haykırdı ve tüm öfkesini hapsettiği yumruğunu, kendisini çiğneyen ayaklar yüzünden artık üzerinde ot bitmeyen toprağa saldı. Kağan'ın küçümseyici bakışlarının farkında dahi değildi. Yekta, elini kuzeninin omzuna koydu.
"Onu bulacağız, kuzen. Bu sadece Sercan'ın değil, benim de Kaya'ya olan sözüm."
Levent, gruba katılınca başlarına gelen her şeyi anlatmıştı. O vakit, Yekta kendine bir söz vermişti. Bu sözü Levent'ten ötürü vermediği için ona konudan bahsetmemişti. Ama kuzeninin içten içe kanadığını bilse daha açık olmaya gayret ederdi.
ww
Işıldamak, yol göstermek; bilinmezlerle karşılaşmanın ön safıdır, demişti Merkez’de kaldığı zamanlarda tanıdığı bir arkadaşı. Ön safa gidecek cesareti vardı. Ama Sercan, sakin hâlinin insanları kızdırdığını biliyordu. Dolayısıyla lider olmayı, yol göstermeyi beceremediğine inanırdı. "Beş dakika geçti. Ateş eden yok." dedi elden bırakmadığı sükûneti ile.
Ne uygun yerlere konuşlanmışlardı ne de Sercan, yiyecek ihtimalini neye dayanarak verdiğini anlatmıştı. Tamamen Levent'in iç çatışmasıyla geçen bu süre, yerini iç gıcıklayan bir sessizliğin emrine amade olarak bıraktı. Daha fazla bekleyemeyen Sercan, "Kağan ve Vuslat, benimle geliyorsunuz. Kılıç almayın, uzun mesafeli silahlar daha etkili olur. Karşımızda tek kişi var ama tedbiri elden bırakmayalım." dedi.
"Tek kişi olduğunu nerden biliyorsun?" diye sordu onunla gidecek olan ikili, aynı anda.
"Etrafınıza iyi bakın. En küçük kıpırtıyı dahi görmezden gelmeyeceksiniz. Bunu yaparken de dikkatinizin dağılmasına izin vermeyeceksiniz!"
"Tüm bunları biliyoruz zaten." dedi Vuslat gözlerini devirerek. "Seninle keşif gezilerine az çıkmadık."
"Evet, tabii, şu an soru sormanızın sırası olmadığını da bilmeniz gerekirdi."
Verecek cevabı olmayan Vuslat, Roza'dan aldığı yay ile oku biraz kaldırarak daha sıkı tuttu ve Sercan'ın sağına geçerek yerini aldı. Üç kişi birlikte evin arkasına doğru ilerledi. Roza, Yekta ve Nejat geride beklediler. Ancak evin tam önünde de durmuyorlardı. Olası bir durumda gereken desteği vermek için arkadaşlarını görüş açılarında tutmak istiyorlardı.
Kayısı ağaçlarına doğru yürüyen üç kişi, önlerine inen okla durdular. Plastik değildi. Başkaldırıdan önce, bir ağaçtan oyulmuş olmalıydı. Atan kişiyi görmeye çalışsalar da kara bir silüet dışında hareketlilik görmediler. Yeşil yapraklar arasındaki küçük çağlaları iyi göremeyecek mesafedeydiler. Ağaçların altı ise neredeyse toprakla bir olan kayısı çekirdekleriyle doluydu.
"Sana zarar vermeyeceğiz." diye bağırdı Sercan. "Tek istediğimiz biraz yiyecek. Hepsine gerek yok. On bir kişiyi doyuracak kadar olsa kâfi." Karşılık olarak aldıkları tek şey, boğucu bir sessizlik oldu. Genç adam ciğerlerini havayla doldurdu ve tekrar bağırdı. "Bize güvenmen için silahlarımızı yere bırakacağız. Ama yalnızca üçümüz. Evde duran sekiz arkadaşımız da silahlı. Bizden birini vurmadığın sürece ateş etmeyecekler."
Sadece altı silahları vardı. Zaten yeteri kadar silahları olsa da ne yaralı olan Barış kullanabilirdi ne de kızı kucağından inmek bilmeyen Sedat. Ancak Sercan, birazdan muhatapları olacak kişinin bunu bilmesini istemedi. Niyeti hem silahını atarak samimiyetini göstermekti hem de kendisine bir şey olması durumunda muhataplarının kaçışı olmadığına onu ikna etmekti. Saklanan her kimse, vurmayı seçmesi gibi bir olanak da mevzubahisti. Bunu bile planına dâhil etmişti. Sadece o konuştu, bu da dikkatlerin onun üzerinde yoğunlaşmasını sağladı. Saklı kişi anlaşmak isterse kendisine gelecek, tercihi şiddet olsa yine ilk olarak onu vuracaktı.
Muhatapları olan kişinin kullandığı silah ise belliydi; ok ve yay. Önce uyarı vermek amaçlı kullanmış olabilirdi. Ama sonra onları durdurmak için yine ok kullanmış, bu da Sercan'a onun sahip olduğu tek silahın bu olduğunu düşündürtmüştü. Ateşli silahlar gibi değildi. Bir oku yaya geçirmek zaman alırdı. İlk kendisi vurulacak, ikinci ok gerilmeden evvel de Vuslat ile Kağan, silahlarını yerden alacak zamanı kazanacaktı. Geride, hazır vaziyette bekleyen diğer arkadaşları da yerlerinde duracak değillerdi. Kısacası ya kimse zarar görmeyecekti yahut sadece kendisi ile onları tehdit eden muhatapları vurulacaktı.
Tabii bunlar, yüksek ihtimal içeren durumlardı. Eğer karşılarında çok zeki biri varsa evde bıraktığı kaba ipuçları aslında incelikle işlenmiş de olabilirdi. Bu da zaman ve sabır gerektirirdi. Hâlleri, düşük olasılıkları dikkate alacak kadar iyi değildi. Barış'ın dinlenmeye, Nehir'in ise huzura ihtiyacı vardı. Ama açlık, iç huzursuzluğu herkese işlerken bunları sağlamak pek mümkün değildi. Tahminlerinin tutması için dua ederken muhatapları olan kadının sesi, onu rahatlatmaya yetti. Güvensizlik dolu, zarif, aynı zamanda güçlü bir sesti.
"Bize zarar vermeyeceğinizin garantisini nasıl alacağız?"
Sercan'ın az önceki sert çıkışından dolayı dile getirmedi. Lakin Vuslat, pürüzlü sesi sayesinde yaşlı olduğunu düşündüğü kadının biz demesinden endişelendi. Kağan ise neredeyse iki yıldır tanıdığı Sercan'a güvenmeyi seçti. Hata yapsa da mühim değildi. Gruba katılarak verdiği kararın tehlikeli olduğu aşikârdı. Şimdi en küçük olumsuzlukta sıkıntı çıkaracak mizacı yoktu.
"Biz geriye çekilip silahlarımızı indireceğiz." dedi Sercan. "Siz yiyecekleri buraya bıraktıktan sonra gelip alırız."
Bir süre ses gelmedi. Yaklaşık bir dakikalık sessizlikten sonra kadın tekrar konuştu. "Eve doğru gidin ve sizi görebileceğim bir alanda bekleyin. Silahlarınızı da yine görebileceğim bir yere bırakın."
Taş, toprak ve çok az cılız otların oluşturduğu patikadan, otlara basmamaya özen göstererek geri gittiler. Yönünü eve dönen yalnızca Sercan'dı. Diğer ikisi kadına itimat beslemedikleri için geri geri çekiliyorlardı. Silahları ise her an ateş etmeye hazırdı.
Evin yan tarafında durdular. Silahlarını yere bırakarak üç adım geri gittiler. Artık herkes silahsızdı. Ağaçların arasından çıkacak kişiyi gözlediler. Biraz uzak olduğu için yaşını tam olarak tahmin edemedikleri yaşlı bir kadın, kahverengi kıyafetleriyle belirdi. Tek eliyle bir kâse tutarken diğer elinde de yayını taşıyarak yavaş adımlarla ilerledi. Sırtındaki hafif kamburuna rağmen dik durmaya çalıştığı belliydi. Az önce üç kişiyi durduran okunun toprağa saplandığı yere kadar geldi. Çıkardığı oku, sadak niyetine kullandığı ve sırtına çapraz olarak bağladığı şalın iç kısmına soktu. Sonra da yayını, ok fırlatmaya hazır hâlde tutarak geri geri yürüdü. Dönüşü, gelişinden daha çok zaman almıştı.
"Neyse ki eve kadar getirmesini istemedin. Yoksa akşama anca yerdik." diyen Kağan, Sercan'dan önce davranarak ağaçlara giden ve sık kullanılmış patikadan tekrar yürüdü. Silahını almadı. Zira kadının hem silah tutmaya çalışan hem de kâse taşıyan hâli, yakınlarda güven duyacağı biri olmadığına işaretti. Bal dolu çelik kâsenin önüne geldiğinde eğilip, mis gibi kokan yiyeceği aldı.
"Enfes kokuyor." dedi Merva gözlerini dört açıp kâsenin içindekine bakarak. Banyo yaptığı için hâlâ ıslak olan kahverengi saçları tam kâsenin içine girecekken Sercan son anda buna mâni oldu. Sabunla yıkamasına rağmen yumuşak olan saçlarını geriye iten Merva, Kağan'ın yüzünü buruşturduğunu görünce özür diledi.
"Ben ve Vuslat nöbet tutarken siz içeride, Nehir ve Barış ile birlikte yiyin."
Merva, Sercan’a karşı çıkmakta gecikmedi. "Neden sen nöbet tutuyorsun ki? Zaten içeride harıl harıl yanan bir soba var. Fazla sıcak. Bence hepimiz dışarıda yiyelim."
Kimsenin onayını beklemeden içeri girdi. "Biraz bal bulduk." dedi evdeki üç kişiye sırıtarak. İki tane dağınık yer yatağı bulunmasına rağmen sadece bir tanesi tozlu değildi. Temiz sayılanın üzerinde uzanmış olan Barış, Merva'nın yardım teklifini reddederek ayağa kalktı ve Sedat'la birlikte dışarı çıktı.
İki gözlü evde mutfak gereçleri, odadaki küçük bir tezgâhın üzerinde bulunuyordu. Temiz olan sadece bir kaşık vardı. Bir bardağın içinde bulunan diğer çatal ve kaşıklar, uzun süredir kullanılmamaya bağlı olarak tozlanmıştı. Hatta aralarında boş bir örümcek ağı bile mevcuttu. İçeride yalnız kalan Merva, bardaktaki her kaşık ve çatalı aldı. Buna rağmen eksikti. Roza ile aynı çatalı kullanmaya karar vererek çıktı.
Son çatal balı da yedikten sonra, "Evde birinin yaşadığını anlamak kolay da kadının tek yaşadığını sadece bir yatağın temiz olduğuna bakarak mı bildin?" diye sordu.
Elindeki bal dolu kaşığı ağzına götüren Sercan, kendisine yöneltilen suali bu kez cevapladı. Yerken etrafı gezerek gözetlemeyi ihmal etmiyordu.
"Sadece yataktan dolayı değil. Soba boruları da her yıl kullanılmış gibi diriydi. Ne çürüme vardı ne de tıkanma. Yakıldıktan sonra dumanlar borulardan direkt geçti, eve dolmadı. Yabancıları evde yaşayan biri olmadığına ikna etmek istemiş. Bu yüzden de her tarafa çer çöp serpiştirmiş. Zekice bir uygulama. Bal arılarını kontrol edebilseydi biz yine yiyecek arama gayesiyle çekip giderdik. Ancak arılar bize yiyeceği gösterdi. Kadının yavaş olmasına rağmen yiyecek getirmeyi göze alması ve yanından yayını ayırmaması, ondan başka kimsenin sesini işitmememiz... Tüm bunlar, tahminlerimi güçlendirdi.”
“Madem yalnız, neden onu da bizim gruba dâhil etmiyoruz."
Merva'nın fevri konuşması, Sercan'ın yüzünü çatmasına neden oldu. Ancak genç kız direnmekten vazgeçmiyordu.
"Tek başına hayatta kalmaya çalışıyor. Daha ne kadar dayanabilir ki?"
Merva, Sercan'ın ne kadar katı bir insan olduğunu bazen unutuyordu. Şimdi ise tekrar hatırladı. Karşılaştıkları ilk gün, nasıl da itici bulmuştu onu!
Diğerlerine baktı. Kağan'ın bu fikri benimsemediği alenen ortadaydı. Nejat kararsız bir hâlde, hâlâ düşünmekle meşguldü. Diğerleri ise kendisiyle hemfikirdi.
Sercan, kararını neye göre verdiğini açıkladı. "Konuyu oylamaya sunmadan önce şunu söylemek istiyorum: Bu kadın yaşlı. Ondan seyahat etmesini istemek, ölümünü dilemekle aynı şey olur. Bizim sayımız ise bu eve sığmayacak kadar fazla, yani burada kalamayız. Bizi yavaşlatacağını gündeme getirmiyorum bile. Ek olarak, kadın en azından bir yıldır yalnız yaşıyor, hayatta kalmış. Bizim ise geçen hafta kaç kayıp verdiğimizi düşünün." Bir müddet sustu. Grubun bulutlanan yüzünü incelerken rahatsız oldu. Ama onlara her ihtimali göstermeye mecburmuş gibi hissediyordu. Ayrıntıları gözden kaçırmak, hiç solmayacak bir pişmanlığı da beraberinde getirebilirdi. Merva'nın acı çeken ifadesini yakalayınca göğsünden taşan hissi görmezden gelemedi. "Oylamaya gerek yok, bizimle gelmeyecek." dedi ani bir kararla. Zira Merva’ya ömür boyu yüreğinde taşıyacağı kararı vermeye zorlamak istememişti. "Hazırlandıktan sonra gidelim. Geceyi başka bir yerde geçiririz." Sonra da ağaç öbeğinin olduğu, yaşlı ev sahibinin yere doğru haykırdı. "Bize verdiğin yemeğe teşekkür mahiyetinde sana ikinci bir yiyecek tedariki sağlayabilirim. Kayısılar olgunlaşınca dalından koparıp güvenle yiyebilirsin. Toprak ve bitkiler sana dokunmayacaktır. Ama ağaca zarar vermeni tavsiye etmem."