İçeriğe geç

NEFES AL

Bölüm 2 · 34 dk okuma

NEFES AL

Bölüm 2

İKİNCİ BÖLÜM-EVDEKİ YABANCI

"Bunu nasıl yapabilirsin aklım almıyor Hena. Oradaki tek suni teneffüs bilen kişi sen olabilirdin ve sen şokunu atlatmakla uğraşırken bütün insanlar sana boğulan kişinin hayatını kurtarman için yalvarıyor da olabilirdi."

"Neden böyle yaptığımı biliyorsun Baran. Bu konuyu tartışmak istemiyorum."

"O bir gerekçe olmamalı, anlıyor musun? Karşındaki hasta deli hastanesinden çıkmış olsa da onun kim olduğuyla değil onun hayatının kime bağlı olduğunu düşüneceksin. Onun hayatı sana bağlıydı ve düşünmen gereken tek şey hayatını kurtarmaktı."

"Haklısın ama düşüncelerim o an zihnimi ele geçirdi ve sesleri bile duymamaya başladım."

Ne zaman bindiğimizi bilmediğim Baran'ın arabasında ön koltukta çantama sarılmış bir şekilde oturuyordum. Baran'ın sırt kısmında bir havlu vardı çünkü arabaya henüz ıslakken binmişti. On beş dakika önce boğulmuş bir kıza suni teneffüs yapamadığım ve neredeyse onun ölümüne sebep olacağım konusu hakkında tartışıyorduk. Tedirgin olduğum mevzu bu değildi. Beni tedirgin eden şey Baran'ın benim yerime suni teneffüs yapıp kurtardığı kızın yarı baygın şekilde arka koltuğumuzda bir havluya sarınmış şekilde uzanmış olduğuydu.

Neden bizimle eve geldiği hakkında bir fikrim olmadığını söylemek isterdim fakat kasırga anında o plajda hiçbirimiz onun nereye gideceğini tartışacak kadar rahat değildik. Baran onu arka koltuğa yatırdığından ve arabayı sürmeye başladığından beri tartışıyorduk. Uzun zamandan sonra ilk kez onu bir konuya bu kadar takmış halde görüyordum.

Baran gözlüklerini nihayet bulduktan sonra kendisi de arabaya binmiş ve durmaksızın benimle bu konuyu tartışmıştı. Haklıydı, burada bir insanın canı söz konusuydu ve bana bu öğretilmemişti. Fakat aynı şekilde kimse bana bu dövmeye sahip başka bir insanın da var olduğunu söylememişti.

"Benim gördüğüm şey hakkında konuşmayacak mıyız?" dövmeden bahsettiğimi biliyordu ve bu konu hakkında ne hissettiğini yüz ifadesinden kestiremiyordum.

"Şimdi doğru bir zaman değil. Ama konuşacağız. Ayıldığında ona bundan bahsetme. Şimdilik bu konu gündemimiz olmasın." en azından buna uyum sağlayabilirdim. Hafifçe başımı salladım ve yolu izlemeye devam ettim.

Gerici bir araba yolculuğunun ardından nihayet eve varabildiğimizde arabadan indim ve kapıyı kapatıp eve doğru yürüdüm. Baran hâlâ arka koltukta oturan kızla konuşuyordu. Muhtemelen yolculuk sırasında hiçbir zaman tamamen ayılamadığı için şimdi nerede olduğuna anlam veremiyordu.

Bikini üstümün arasına sıkıştırdığım anahtarı alıp kapıyı açtım ve içeri girdikten sonra onlar da girebilsin diye kapıyı açık bıraktım. Evimin her zamanki sakin ve huzurlu havasını özlemiştim. Şömineye ilerleyip kenardaki birkaç odunu yanması için şömineye attım ve odama ilerledim. Yatağıma bıraktığım şortu ve koyu yeşil bir kazağı giydikten sonra odadan çıktım. Kendimce evde biraz oyalandıktan sonra nihayet eve girdiklerini gördüm. Bu eve bizden başka Baran'ın ve benim birkaç arkadaşımız dışında kimse gelmezdi. Sadece yarım saat önce yüzünü yeni gördüğüm bir yabancının bizim mobilyalarımıza oturacağına ve bizim çatımızın altında ısınacağına inanmak istemiyordum. Yine de ona iyi davranmam gerekiyordu. Birkaç saatliğine burada olacak birine nefret beslemek de istemiyordum.

Eve girdiklerinde Baran kızla fısıldaşarak bir şeyler konuşuyordu. Kız pek fazla yanıt vermiyor ve konuşmaktan kaçınıyordu. Kanepede oturmuş onları izliyordum. Kızı tepeden tırnağa süzerken kız çevresine bakmaya bile zahmet etmiyordu. Muhtemelen parke zeminler onun ilgi alanıydı çünkü başını yerden kaldırmıyordu.

Adını bilmediğim kız oldukça büyük görünüyordu fakat bizim yaşlarımızda olduğuna emindim. Sarı uzun saçları ve küçük bir yüzü vardı. Görebildiğim kadarıyla açık yeşil gözleri ve güzel kaşları vardı. Keskin ve biçimli suratı benimkinden çok daha düzgün ve bakımlıydı. Bedeni havluya sarılı olduğu için göremiyordum fakat sahilde fark edebildiğim kadarıyla biçimli ve neredeyse bütün kadınların sahip olmak isteyebileceği bir fiziği vardı. Benim bile isteyebileceğim türden.

Bakışlarım boynuna çıktığında bir kez daha yutkunmak zorunda kaldım. Dövmesi yakından daha fazla belli oluyordu çünkü dövmenin yarısı kırmızı ve diğer yarısı ise gri tonlarında bir renge sahipti. Buraya doğru gelmeye başladıklarında kız sonunda başını kaldırdı ve benimle göz teması kurdu. Yüzünde bir gülümsemeden çok korkmuş bir ifade vardı. Bu konuda ona katılabilirdim, kasırganın hâkim olduğu bir havada boğulurken yardım isteseydim ve gözlerimi ilk açtığımda beni kurtaran yabancının arabasında ardından evinde bulunsaydım ben de ne tepki vereceğimi bilemezdim.

Kız koltuğa oturdu ve bana bakmaya devam etti. Yüzümde bu kadar ilginç ne vardı bilmiyordum. İnsanların yüzüme dik dik bakmaları beni rahatsız ediyordu.

Ben konuşmasam onun konuşmayacağını bildiğim için en azından onun kim olduğunu öğrenebilirdim. "Bir adın var mı yoksa evdeki cansız eşyalar gibi sessiz kalmaya devam mı edeceksin?"

"Devin." hala soğuktan titrediğini ses tonundan anlayabiliyordum. Başka bir şey demesini bekledim fakat öylece oturdu ve elleriyle oynamaya başladı. Sanki bu evde başkasının olmasından korkuyormuş gibiydi.

Baran yanımıza gelerek Devin'in önüne birkaç kıyafet koydu. "Üzerine bunları giyebilirsin. Islak mayoyla kalmamalısın."

"Teşekkür ederim." verdiği kıyafetler benim kıyafetlerimdi. Baran, Devin'in kendini daha az tuhaf hissetmesi için kendi kıyafetleri yerine benim kıyafetlerimi vermişti.

"Üzerini benim odamda değiştirebilirsin, yukarı kata çıktığında sağdaki ilk kapı." en azından bu konu hakkında yardımcı olabilirdim. Devin ayağa kalkarak büyük kapıdan girip gözden kaybolduğunda Baran'ın yanına gittim.

"Ne zaman evine gidecekmiş?" Baran'la bir süre arka koltukta konuştukları için onun bildiğini düşünmüştüm.

"Bilmiyorum tatlım. Ama bir süre burada kalması hepimiz için daha iyi olur." bir süre mi? Baran da benim gibi onu tanımıyordu ve bir süre kadar o yabancının evimizde kalması hiç adil değildi. Yine de bu konuyu daha fazla uzatmamak adına bir şey demedim.

"Her neyse." ellerimi tezgâha dayayarak destek aldım ve tezgâha oturdum. Başımı Baran'ın karıştırdığı tencerenin olduğu tarafa çevirdim. "Ne yapıyorsun?"

"Makarna ve tavuk. Yersin değil mi?" tencerenin içine daha dikkatli bakıp bir tabak makarnanın kaç kalori edebileceğini düşündüm. Üç yüz yirmi olabilir mi?

"Yerim." kısaca geçiştirdikten sonra ayaklarımı sallamaya başladım.

"Devin'e de soralım yemek isteyip istemediğini." demek ismini öğrenmişti. Her şeyi anlatır mıydı acaba bana? Dövme ile ilgili bir geçmişi olabilirdi.

Baran'ın eli ensesine gitti ardından ocağın altını kapattı. Aspiratörün üzerinde yanan ışığı söndürdü ve omzundaki havluyu kenara bırakarak içeriye ilerledi. Onunla beraber ben de mutfaktan çıktım.

"Devin makarna ve tavuk yaptım. Yiyeceksin değil mi?" gözlerim Devin'i ararken şöminenin önünde duraksadı. Bir yorgana sarılmıştı ve arkası bize dönüktü.

"Ben vejetaryenim. Ama makarna alabilirim. Teşekkür ederim." Devin'in sesi öncekinden biraz daha ince geliyordu. Muhtemelen üşütmüştü.

Baran mutfağa geri dönerken ben sessizce şömineye doğru yürüdüm. Devin beni fark ettiğinde başını diğer tarafa döndürdü. O da benden pek fazla hoşlanmamış gibiydi. Önce duraksadım ve yönümü değiştirip yemek masasına doğru yürüdüm. Madem o benimle konuşmuyordu, ben de onunla iletişime geçmek için herhangi bir adım atmayacaktım.

Yemek masasına oturduktan sonra telefonumu çıkardım ve biraz kafamı dağıtmak amacıyla sosyal medyada gezindim. Baran üç tabağı da masaya yerleştirdikten sonra yanıma oturdu ve saçlarımı öptü. Şu an tek istediğim şey yalnız kalmaktı. Yalnızlığıma Baran da eşlik edebilirdi ancak Devin'in burada olması benim rahatsız etmiyor değildi.

Çok geçmeden Devin de Baran'ın karşısındaki sandalyeye oturdu ve saçlarını arkadan at kuyruğu yaptı. Gözlerimle onu süzmeye devam ederken o sessizce yemeğini yiyordu. Yemeğimden bir çatal aldım ve uzun süre çiğnedikten sonra yuttum.

"Kasırganın yaklaştığını bile bile neden denize girdin, Devin?" Baran sessizliği bozduğunda Devin anında başını kaldırdı ve bakışlarını Baran'a çevirdi.

"Bilmiyorum." şimdi aynen benim gibi çatalıyla oynuyordu.

"Yüzme biliyordun ama... değil mi?" Baran onun geçiştirmemesini umarak sorduğu soruyla Devin omuzlarını indirip kaldırdı.

"Buralarda mı yaşıyorsun? Yani plaja yakın mısın?" Baran'ın tek amacı ona yardım etmek olsa da Devin bunu bilmesine rağmen kısa ve geçiştirici cevaplar veriyor ve giderek sinir bozucu oluyordu.

"Sana yardımcı olabilmem için kendin hakkında birkaç şey söylemen gerekiyor." Baran'a uzunca bir süre baktıktan sonra başını aşağı yukarı salladı. "Peki... Gidecek bir yerin var mı?"

Birkaç dakika boyunca Baran ve ben onun bir şeyler söylemesini bekledik. Kız ne konuşuyor ne de hareket ediyordu. Bu kız sadece bizim zamanımızı alıyor ve yardımdan da anlamıyordu.

Yerimden fırladım ve masaya vurdum. İkisi de bana döndüğünde Baran'a bakmak yerine Devin'e bakıyordum. "Tanrı aşkına! Biz burada sana yardımcı olmaya çalışıyoruz ama senin bir bok söylediğin yok!" kızın gözlerinin tam içine baktığım için göz bebeklerinin küçüldüğüne şahit oldum. "Evime geldin ve bir yararının dokunduğu bile yok." bakışlarım bileğimi saran elin sahibine döndüğünde Baran'ın beni uyaran bakışları ile karşılaştım. Durmayacaktım. Madem evimde kalacaktı, o zaman sınırlarımı bilmesi gerekirdi. Tekrar Devin'e döndüm ve işaret parmağımı masaya koydum. "Bu evde kalmaya devam etmek istiyorsan kimsenin arasında sır diye bir şey olmayacak. Senin sadece ismini ve yüzemediğini biliyorum, ya başımıza iş açabilecek birisiysen? Tanımadığım birisi için yaşam stilimi değiştiremem. Ya döküleceksin ya da çekip gideceksin."

Baran sandalyeyi itip ayağa kalktığında bana baktı ve başıyla sağ tarafı işaret etti. Benimle özel olarak konuşmak istiyordu. Konuşacak bir şeyimizin olmadığını düşünsem de onunla gittim. Beni içerideki odalardan birine getirip kapıyı kapattığında bir süre bana dönmedi ve kapıya yaslandı. Muhtemelen sakinleşmeye çalışıyordu.

"Senin derdin ne Hena?" yanılmamıştım, bana sinirlenmişti ve şimdi ise sinirini belli etmeden konuşmaya çalışıyordu.

"Derdim ne mi? O kızın başımıza bela açmayacağını nereden biliyoruz? Ya peşinde birileri varsa?" Baran bir süre yüzüme baktı ve tekrar arkasını döndü.

"Onu burada kimse bulamaz." sanki peşinde gerçekten birileri varmış gibi konuştu ve bu, Baran ve Devin'in arabada başka ne konuştukları hakkındaki merakımı arttırdı.

"Evimizin çevresi tel örgülerle ve bekçilerle kaplı değil. Ne gibi bir etken onu güvende tutacak? Burada bulamasalar bile o kızı takip eden birisi varsa elbet bulacaktır."

"Şu an saçmaladığının farkındasındır umarım Hena. Önceden başına ne geldi bilmiyor olabiliriz ama şu an iyi değil ve o bize kendisi ile ilgili bilgi vermeye hazır hissetmeden önce onu zorlayamayız."

"Öyle mi? Evimde istediği gibi yaşayabilecek ama ne halt yediğini bize söylemeyecek mi?" sesimi yükselttiğimde bana döndü ve birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattı.

"Aynen öyle olacak. Eğer bundan memnun değilsen çekip gidebilirsin!"

Nefes alış-verişlerim hızlandı ve çatık kaşlarım eski haline geri döndü. Bakışlarım etrafta gezinmeye başladığında burada daha fazla onunla kalmak istemediğimi hissettim. Yanından geçerek kapıyı açtım ve kapıyı çarpıp dışarı çıktığımda Devin'i yemek masasının yanında, ayakta gördüm. Bir süre ona baktıktan sonra kapıya yürüdüm. İç çektikten sonra askılıktaki paltomu aldım ve dış kapıyı çarparak çıktım.

Ayakkabılarıma bakarak yürürken yanağımdan süzülen ve kaldırımla buluşan gözyaşlarımla birlikte duraksadım. Karşıdan karşıya geçtikten sonra bağlamadığım bağcıklarımı fark edip sokağın başındaki binaya baktım. Üzerindeki çıkıntı oturmak için ideal bir yerdi. Önce oturmayı düşündüğüm çıkıntıya, ardından kaldırımın hemen ortasına göz gezdirdim. Yağmur yağdığından dolayı yaya olarak yürüyen neredeyse kimse yoktu.

"Otur gitsin Hena." kaldırımın kenarına oturup bir dizimi kendime çektim ve ilk önce sol, ardından sağ ayağımdaki ayakkabının bağcıklarını bağladım.

Altımda sadece şort vardı, soğuktan donuyordum. Kasırga bitmişti fakat bu sefer de soğuk rüzgâr havayı ele geçirmişti. Ne olursa olsun, o eve şimdilik gidemezdim. Baran muhtemelen hâlâ bana kızgındı ve bir daha tartışmak istemiyordum. Bir cümlesi bile beni saatlerce aptal gibi hissettiriyorsa o cümlelerden birkaç tane daha duymak kim bilir nasıl hissetmeme neden olacaktı.

Burnum ve gözlerim doluyken kendimi iğrenç hissediyordum. Alnımı ovuşturdum ve sakinleşmeye çalıştım.

Eğer bundan memnun değilsen çekip gidebilirsin!

Çekip gidebilirsin!

Kollarımı saran şeyler beni yukarı doğru çekerken arkama doğru baktım ve kar maskesi olan birisinin beni taşımaya çalıştığını fark ettim. Kollarımı kurtarmaya çalışırken ellerine taktığı ve beni rahatsız eden eldivenler dikkatimi çekti. Çırpınmanın bir işe yaramadığını fark ettiğim an mantıklı düşünmeye başlamıştım. Erkek olduğuna ihtimal verdiğim kişinin bacaklarının arasına tersten bir tekme geçirdiğimde kollarımı serbest bıraktı. Kaçmak için hızlandığım sırada ayağıyla bana çelme taktı ve çelmesiyle beraber sertçe yere düştüm. Acıyla inlerken daha demin oturduğum lanet kaldırıma düştüğüm için burnumu bile kırmış olabileceğimi düşündüm. Burnumdan damlayan kanlar yerdeki su birikintisiyle karışıp suya kırmızı rengini verirken ayağa kalkmayı denedim. Bu sefer de kollarımın altından tutarak beni ayağa kaldıran adama karşı koyamadan beni kendine yasladı ve avucunun dudaklarıma bastırdı.

"Dur artık! Sana zarar vermeyeceğim. Maskemi çıkartacağım ve yüzüme bakmana izin vereceğim. Belki bu seni sakinleştirir." bir eliyle beni sıkıca tutarken diğer eliyle maskesini çıkardı ve gözlerim yere düşen maskeye kaydı.

Çok geçmeden eliyle çenemi kavradı ve yüzümü yüzüne döndürdü. Nefeslerim nefeslerine karışırken her ne kadar karanlık olsa da yüzünü görebildiğimi fark ettim.

Simsiyah saçları ve gözleri vardı. Esmer teni, kalın kaşları, kemerli burnu ve ince dudakları vardı. Yüz hatlarını Baran'ın yüz hatlarına benzettiğim için bundan tiksindim.

Tekrar ondan kurtulmak için hamle yaptığımda tekrar beni kendine çekti fakat bu sefer kolu burnuma çarptığı için iki elimi de burnuma götürerek inledim. Elimle tutunabileceğim tek yer olan onun kolu olduğu için kolunu tutarak hafifçe eğildiğimde burnuma saplanan acının ne kadar ciddi olabileceğini düşündüm. Sessizce bir küfür mırıldandığımda adam yüzüme doğru eğildi.

"Biraz kanayıp geçeceğini düşünüyorum. Alt tarafı ne olabilir ki?"

"Alt tarafı burun kemiğim şişebilir ve alt tarafı ameliyat olabilirim. Aptal." adam sesli bir nefes verdi ve kolumu tuttu.

"Sana yandaki marketten buz alıp geleceğim. Ama kaçmayacaksın." dediği şeye gülmek isterdim fakat burnum hiç acımadığı kadar acıyordu. Yavaşça kolumu bıraktı ve karşıma geçti. Deri ceketini çıkarıp yere attı ve karşımda sadece kısa kolluyla kaldığında sol kolunun iç kısmını bana doğru çevirdi. Gördüğüm şeyle yerimde kaskatı kesilirken uzun süre koluna baktım. Birkaç adım atıp dokunmak istesem de kendimi kımıldamamak için tuttum.

İlk önce Devin karşımıza çıkıyordu, şimdi de bu mu?

"Sen..."

"Seni bu yüzden tutuyordum. Söylemem ve göstermem gereken çok fazla şey var." kolunun üzerindeki siyah ejderha dövmesi bütün cümlelerimi ağzımın içine tıkmıştı.

"Sen burnunu kaybetmeden önce sana buz getireceğim. Lütfen, ikimiz de cevaplar arıyoruz ve senin kaçmanın kimseye bir yararı olmayacak." hafifçe başımı salladım ve onun koşarak markete girmesini izledim. Onun gelmediği altı dakika boyunca ise yerde oturarak burnumun acısının geçmesini diledim.

"Geldim!" onun sesini duyduktan sadece birkaç saniye sonra bedeninin de yanıma geldiğini gördüm. Karşıma geçip bağdaş kurduktan sonra aldığı şeyleri poşetle bana uzattı.

"Yüzün kandan seçilmediği için peçete almak aklıma geldi." peçeteleri alıp çenemden üzerime akan kanları silmeye uğraştıktan sonra poşete elimi tekrar daldırdım. Buz yerine elime bir kola kutusu çarptığında kaşlarımı çattım.

"Bunu ben acıdan ölürken karşımda yudumlamak için mi aldın?" kaşlarını kaldırıp başını iki yana salladı ve kola kutusunu poşetten çıkartıp burnuma tuttu. Burnuma bastırdığı için sessizce inledim ve kola kutusunu hışımla elinden çektim. Kendi başıma çok daha iyi tutabilirdim.

"Buz bulamadım o yüzden soğuk teneke kutu almak mantıklı olur diye düşündüm." teneke kutuyu burnumun alt kısmına ve iki yanına hafifçe dokundururken gözlerimi devirdim ve başımı arkamdaki duvara yasladım.

"Beni nasıl buldun peki? Öylece evin önünde benim evden çıkmamı mı bekliyordun? Benim de aynı dövmeye sahip olduğumu nereden biliyordun?"

"Ben soru sorup salladığında evet veya hayır cevabı veren o oyuncaklardan değilim ama sanırım sorularını sırayla yanıtlayabilirim."

"Bu kola şişesini kafanda patlatmadan önce yanıtlasan iyi olur." ellerini teslim oluyormuş gibi havaya kaldırdı ve sesli şekilde boğazını temizledi.

"Seni plajda altın yokken gördüm." verdiği yanıtla beraber kaşlarımı kaldırdım. Düzeltmek istermiş gibi başını iki yana salladı.

"Demek istediğim, üzerinde sadece bir bikini vardı. Kasığının üzerindeki dövmeyi gördüğümde daha demin benim dövmemi gördüğünde verdiğin tepkinin aynısını o gün vermiştim." bir elini saçlarına geçirdi ve önüne gelen tutamları arkaya attı. "O günden sonra sürekli o sahile geldim. Bir hafta boyunca dövmeni biraz daha görmek için çabaladım. Genelde şortla dolaştığın için sadece yarısını görmekle yetindim. Bir ara sadece hayal gördüğümü, senin o dövmeye hiç sahip olmadığını düşündüm. Fakat şimdi dövmemi gösterdiğimde verdiğin tepki sayesinde hayal görmediğimi anladım. Seni nasıl burada yakaladığıma gelirsek..." bu kısmı pek anlatmak istemediği belliydi. "Ben seni takip ettim. Sürekli. O günden beri aracınızın arkasından geliyordum ve evinden biraz ötede duruyordum."

"Bizi mi takip ediyordun?" sanki duyduklarım gerçek değilmiş gibi bunu bir soru halinde tekrar dile getirdim.

"Evet. İlk başta evde tek yaşadığını düşündüm. Ardından bir erkekle sürekli eve girdiğini gördüğümde onu da plajda birkaç kez izledim. Beni yanlış anlama, sapık falan değilim. Sadece o dövmeyi gördüğümden beri seninle bir gün konuşmam gerektiğini düşündüm. Fakat bunu nasıl yapacağımı bilmediğim için sanırım burnunu kırdım." saatler sonra ilk kez biraz da olsa gülümseyebilmiştim. Burnumun acısı ağır bastığında gülmeyi kestim ve gözlerimi kapattım.

Birkaç dakikalık sessizlikten sonra ona bakmak için gözlerimi açtım. Bakışları gözlerim ve burnum arasında gidip geliyordu. "Bak beni yanlış anlamanı istemiyorum. Sadece kendi pisliğimi temizlemem gerek diye düşündüm. İstersen evime gelebilirsin. Burnun için orada daha fazla yardımcı olabilecek eşya var. Anlatmak istediğim birkaç şey daha var ve sen burada acı içerisinde kıvranırken bunları anlatamam." tekrar gözlerimi açtım ve başımı kaldırarak ona baktım. Yüzünde herhangi alaycı bir ifade yoktu.

"Evin uzak mı?" dedim teklifini hiç sorgulamadan.

"Pek sayılmaz. Birkaç sokak ötede." aynen Baran'la tartıştığımızda kalbim iki parçaya ayrıldığı gibi kaldırıma düştüğümde muhtemelen kırılan burnumun acısı neredeyse eşdeğerdi. Sadece Baran biraz daha fazla acıtmıştı. İki acıya birden katlanmak yerine tek bir acıya katlanmak tercihimdi. Bugün gidecek bir yerim de yoktu. Dövmem hakkındaki gerçekleri öğrenmek de ölmeden önce yapılacaklar listemde yer aldığı için sanırım bunu yapabilirdim.

"Tamam-"

"Ah hadi ama. Dövme ile ilgili gerçekler- Dur bir dakika. Ne?" söylediği şeye sessizce gülerken, "Seninle geleceğim." dedim. "Sadece biraz acele edersen iyi edersin. Burnum gerçekten iflas etmek üzere. Ya da en iyi ihtimalle kan kaybından şuracıkta giderim."

"Tamam o zaman, gidiyoruz." yerden hızlıca kalktıktan sonra üzerini silkeledi. Burnum için yaptığım telaş yüzünden onun sadece yüzünü inceleyebilme fırsatım olmuştu. Üzeri tamamen simsiyahtı. Siyah deri ceketi, üzerine yapışan kısa kollu siyah tişört, siyah kot pantolon ve siyah ayakkabılar. Bu rengi beni gözetlerken birine yakalanmaması için mi seçiyordu yoksa her zaman böyle mi giyiniyordu?

Kalkmam için elini bana uzattığında yerde duran poşeti ve kanlı peçeteleri de aldım ve elini tutarak ayağa kalktım. Çöpleri kenardaki çöp kutusuna attıktan sonra kalan son peçeteyi iyi değerlendirmem gerektiğini biliyordum. Bir yandan peçeteyi burnuma tutarken bir yandan kola şişesinin soğuğu geçmeden önce işime yarasın diye burnumun şişebilecek bölgelerine tutuyordum.

"Senin sadece bir sapık olduğunu biliyorum. Bana kendini tanıtmayacak mısın?"

"Sapık olmadığımı sana söyledim. Ama sanırım sana kendimi tanıtabilirim." ikimiz de birbirimize bakmaktansa yola bakmayı tercih ediyorduk. "Sen de kendini tanıttığın sürece ben varım." başımı salladığımda bunu gördüğünden emindim.

"Akın Demirgan"

"Hena Atay"

"Yirmi dokuz yaşındayım."

"Yirmi yaşındayım."

"Yalnız yaşıyorum."

"Kuzenimle yaşıyorum."

Yanımdan geçip cebinden çıkardığı anahtarıyla kapıyı açtığında içeri geçti ve ben de onu takip ettim. Kapıyı kapattıktan sonra bakışlarını yüzümde gezinirken yakaladım. "O kuzenin miydi?"

"Tabii ki öyle. Sadece yirmi yaşında olduğumu unutuyorsun." omuz silkti ve başka bir odaya ilerledi. Ben de o sırada bulunduğum odayı inceleme fırsatı buldum. Birkaç adım ötede bir L koltuk ve geniş ekran bir televizyon vardı. Oturma odası ile birleşik olan Amerikan mutfak ve led ışıklarla renklendirilmiş bir ortamdı.

Mutfağa ilerleyip tezgâhın önündeki yüksek sandalyelerden birisine oturdum ve çok geçmeden Akın'ın elinde bir çantayla bana doğru yürüdüğünü gördüm.

"Tavan arasında bir acil durum çantam olduğuna emindim. Oraya ulaşmak biraz zaman aldı sadece." çantayı tezgâha koyduktan sonra yanımdaki sandalyeye oturdu.

"Eğer kafası yarılmış birisi evine gelirse muhtemelen sen o çantaya ulaşamadan ölecek demektir bu. Şanslısın, sadece burnumu kırdın." bunu şakaya vurarak anlatmam onu güldürse de ona böyle bir hamle yaptığı için kızgındım ve samimiyeti bana fazlasıyla uzak geliyordu.

"Gerçekten üzgünüm. O an sadece kaçmamanı diledim ve yere düştüğünde bir yerini inciteceğin aklıma bile gelmemişti." anladığımı belirtir gibi başımı salladım ve telefonumun kamerasını açarak burnuma bakmaya çalıştım.

"Daha büyük bir aynan var mı? Böyle şişip şişmediğini görmem zor olacak." ayağa kalkıp salona doğru yürüdü ve perdenin hemen yanında, yerde duran aynayı getirdi. Fazla büyük değildi fakat telefonumun kamerasından çok daha iyi iş göreceği kesindi.

Tekrar yanıma oturdu ve aynanın alt kısmını tezgâha koyarak düşmemesi için tek eliyle aynanın arkasını tuttu. Burnumun birkaç bölgesine dokundum ve durumu gözden geçirdim.

"Durum ne?" çantayı açtım ve gerekli kremleri aradım. Hepsini bulamasam da aradıklarımın iki tanesini bulunca sırayla kremleri burun çevreme yaymaya başladım.

"İç kısmı şişecek gibi duruyor. Şişliği en aza indirmek için birkaç malzemeye daha ihtiyacım var. Kırık yok ama burun çevrem morarmaya başlıyor." kremleri iyice yaydıktan sonra çantadan birkaç sargı bezi ve bant çıkardım.

"Bir bardak ılık su ve biraz tuza ihtiyacım var. Birkaç parça mendil de yardımcı olacaktır." Akın başını sallayıp mutfağa yöneldi ve tuzu önüme koydu. Soğuk ve sıcak suyu karıştırdıktan sonra onu da tuzun yanına koydu.

Göz kararı su dolu bardağın içine koyduğum tuzu suyla iyice karışana kadar salladım. Mendil yardımıyla burun deliklerimin çevresine sürdüm ve çıkardığım sargı bezlerinden bir katman kullanarak burnumun üzerini kapattım. Bir bant yardımıyla da sargıyı sabitlediğimde işim bitmişti. Şimdi biraz daha iyi hissediyordum.

"Ne yapmış oldun sen şimdi?" Akın karışıma bakıp ne yaptığımı çözmeye çalışıyordu.

"Tuzlu su burnun içerisindeki bakterileri yok eder. Tıpkı elma sirkesi gibi. Kullandığım kremler de morarmayı önlemek ve acıyı hafifletmek içindi. Morarmış bir burun ile dışarıya çıkmanın kötü bir fikir olduğunu düşünüp üzerini sargıyla kapattım." Akın etkilenmiş gibi kaşlarını kaldırdı ve dudaklarını büzdü.

"Bunları nereden bildiğini sorabilir miyim?"

"O da meslek sırrı olarak kalsın." ilk defa güldüğüne şahit oldum. "Madem burnum şimdi güvende, söyleyeceğin şeyleri artık söylemeye ne dersin?"

Gözleri bir süre gözlerimde oyalandıktan sonra ellerini tezgâha yasladı. "Anlattığım şeyleri anlayabilmen için önce sana biraz hayatımdan bahsetmem gerekiyor." ayağa kalktı ve buzdolabını açıp bana doğru döndü. "İçecek bir şeyler ister misin?"

Sorduğu soruyla birlikte ne kadar acıktığımı fark ettim. Evde sadece birkaç lokma yemiştim fakat yapacak bir şey yoktu. "İçecekten çok bana bir ağrı kesici gerekiyor. Eğer varsa soda da alabilirim."

İki sodayla birlikte ağrı kesiciyi önüme koydu ve açacağı aramaya başladı. "Sanırım açacağımı kaybettim."

Birkaç çekmeceyi daha açtı fakat açacağı bulamadığı için geri yanıma oturdu. "Sorun değil içmesek de-" sodayı eline alıp dişiyle ikisinin de kapağını açarak bir tanesini önüme koydu. Tamamlamaya fırsat bulamadığım cümlemi yarıda kesmişti ve hiç beklemediğim şekilde dişiyle sodanın kapağını açmıştı.

Bakışlarımı yüzünden ayırmayı başarıp sodamdan bir yudum aldım. "Bir dahakine dişinle değil tezgâhın kenarıyla açmayı deneyebilirsin. Dişini kırabilirsin." ağrı kesiciyi dilimin üzerine koyup sodayla birlikte yuttum.

Muhtemelen kurduğum cümle ona komik gelmişti çünkü gülümsüyordu. "Gülünecek ne dedim ki?"

Dirseğini tezgâha yaslayarak bana biraz daha yaklaştı. "Bak güzel kız, benimle doktorculuk oynamana gerek yok. Neyi yapıp yapmamam gerektiğini biliyorum."

"Doktorculuk oynamıyorum ama öyle diyorsan..." onun kişiliğiyle tamamen zıt düşüyordum. Ona ve davranışlarına göre fazla ciddi bir insandım. O ise kurduğu bir cümle diğeri ile uyuşmayan bir adamdı. Bunu tahmin etmek için onu uzun süre tanımaya gerek yoktu.

Telefonunun ekranından saate baktıktan sonra bir kenara koydu ve bana bir anda hayatını anlatmaya başladı. "Uzun uzun anlatılacak bir hayatım yok çünkü hayatımdaki çoğu şey aslında hep birbirini tekrar etti. Üniversiteye başladığımda babam işini gerekçe göstererek ülke değiştirdi. Annemi de kendisiyle beraber götürdüğünde bundan ilk başta memnun değildim. Sonra her ay yüklü miktarda para göndermeye başladığında pek fazla sesimi çıkarmadım." hayat hikayesi gayet normal gidiyordu. Dövmeyle alakalı kısmın nerede başlayacağını merak ederek dinlemeye devam ettim.

"Her şey buraya kadar gayet sıradan. Ancak ben ikinci sınıfa geçtiğimde annemin hamile olduğunu öğrendim. Yaz tatilinde onların yanına gittim ve bunu kutladık. Sonra o..." başını eğdiğinde hatırlamaya mı çalışıyordu yoksa anlatmakta mı zorlanıyordu anlamak için yüz ifadesini görmeye çalıştım.

"Kimse ne olduğunu tam olarak bana anlatmamışken babam ziyarete gelmemi istemediğini, derslerime odaklanmamı söylüyordu. Yaklaşık iki ay sonra evime bir mektup geldi. Annemle aylardır iletişim kuramıyordum ve ilk kez ondan geldiğini bildiğim bir mektup okuyacaktım. Mektupta normal doğum yerine sezaryen doğum yaptığı ve bebeği çıkarttıktan ve ameliyatı bitirmeden birkaç dakika önce bebeğin öldüğü yazıyordu. Babama en azından böyle söylemiş olsalar da anneme aslında bebeğin tam göğüs kafesinin üzerinde bir dövme olduğunu söylemişler. Tabii ki doktor ona doğum lekesi adı altında söylemiş fakat o dövme, aynı bizim dövmelerimiz gibiymiş. Doktor dövmenin şeklini tarif ederken tarif ettiği şeklin benim dövmemle uyuşuyor olması annemin gözünden kaçmamış." o sodasını içmeye karar verdiğinde ben de onunla aynı anda şişeyi kaldırdım ve o şişeyi bıraktığında aynı anda ben de bıraktım.

Sandalyeden kalktıktan sonra beni de kaldırdı ve kolumu tutarak beni kapısını açtığı odanın içine çekti. Odada sadece aşağıya doğru inen bir merdiven vardı. "Adımlarına dikkat et." ikimiz de merdivenlerden indikten sonra yerdeki kapıyı çekerek açtı ve içeri atladı. Buradan biraz yüksek görünüyordu fakat bu gibi yerlerde yüksekliğini düşünmeye başlamadan atlamam gerektiğini biliyordum.

"Seni tutacağım. Bu sefer sen bana güven, doktor." aşağı son bir kez baktıktan sonra atladım ve ayaklarım yerle temas etmeden hemen önce iki kol beni belimden yakaladı. İlk önce yıllardır kullanılmamış ve temizlenmemiş gibi görünen kütüphaneye baktım. Başımı çevirdiğim an Akın'ın beni içine hapseden bakışlarıyla karşılaştım. Beni hala sıkıca tutuyor ve beni yere bırakmadığı için vücutlarımızın birbirine temas ettiği gerçeğini umursamıyor gibi gözüküyordu.

Omuzlarından destek alarak kendimi yere indirdiğimde o da yavaşça kollarını belimden çekti. Boğazını temizleyip bir kitaplığa ilerledi. Onu takip edip aradığı kitabı bulana kadar bekledim. "İnternetten bir şey bulamayacağımı bildiğim için evimizin bodrumunda bulunan bu kitaplığa bakmam gerekti." duraksadı ve yüzündeki zafer gülümsemesinden sonra kitabı raftan çıkartarak arkamızdaki masaya attı. Üzerine üfleyip eliyle tozları silkeledikten sonra normal boyutundan çok daha büyük ve kalın olan bu kitabın içini karıştırmaya başladı.

"Annem mektubun arkasına ise bir kitap ismi yazmıştı. Onlarca kütüphane dolaştım fakat hiçbirinde bu kitabı bulamadım. En sonunda buraya bakmaya karar verdiğimde bütün tozlu rafların arasından bunu bulabilmek haftalarımı almıştı." sayfaları karıştırırken yazıların bizim alfabemizle yazılmadığını gördüğümde kaşlarımı çattım. "Bu hangi dil?"

"Bu aptal kitabı senin gibi birisi yanımda değilken açmak istemiyordum. Açmadığıma pişman oldum. Baksana, bunu nasıl anlayacağız?"

"Çeviri diye bir uygulama var, bilir misin?" onunla dalga geçtiğim için bana baygın bakışlarla baktı. Telefonumu çıkarıp çeviri uygulamasından kitaptaki yazıların fotoğrafını çektikten sonra uygulamanın çevirmesini bekledim. Uygulama kendini kapattığında ve yanıt vermiyor uyarısı ekranda belirdiğinde "Ciddi olamazsın." diyerek çeviri kullanma şansımızın da bize yardım edemeyeceğini anlamış oldum.

"Bu sence Çince mi?" bir süre yazıları okumaya çalıştım. Bu hangi dil ile yazılmışsa yazan kişiyi çeviri uygulamasını bile çökerttiği için tebrik edebilirdim.

"Bize yardımcı olabileceğini düşündüğüm birisi var." Akın koşarak kenardaki merdiveni yukarı çıkmak için daha demin atladığımız yerin duvarına dayadı ve yukarı çıktı. Hemen ardından ben de yukarı çıktım ve merdivenleri de çıktıktan sonra bodrumun kapısını kapattım.

Akın'ı oturma odasındaki koltuğa oturmuş telefonundan bir şeyler yazıyor olduğunu gördüğümde yanına gittim. Telefonu kapattı ve koltukta bana doğru döndü. "Sekiz dil bilen bir arkadaşım var. Belki kitabın hangi dilde olduğunu alnayıp bize kitabı çevirebilir. Fakat bugün gelemeyeceğini yazdı. Zaten gelmek isteyeceğini de sanmıyordum."

"Ne yani, son şansımız da mı bizi ekti?" yenilmiş gibi omuzlarımı düşürdüm.

"Maalesef öyle oldu." telefonumun ekranını açıp saate baktım. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Pencereden dışarı baktım ve iç çektim.

Akın bağdaş kurup bana döndüğünde aynı hareketi yapıp ben de ona döndüm. Elini bacağıma koyduğunda irkildim ve bakışlarımı bakışlarına çevirdim. Gözlerime baktığında ne gördü bilmiyorum ama hızla elini çekti. O elini çekene kadar ben nefesimi tuttuğumun farkında değildim.

Sol kolunu iki elimle tutup kendime yaklaştırdım. Dövmesinin olduğu yerde iki baş parmağımı da gezdirirken dudaklarını aralamıştı. Bana yaklaştığında aramızda yok denecek kadar az mesafe kaldığını gözlerimi gözlerinden çektikten sonra idrak edebilmiştim.

"Annem mektupta bir şeyden daha bahsetti Hena." söylediği şeyle dikkatim dağılırken cümlesini devam ettirmesi için zihnim ona yalvarıyordu.

"Dövme eşi olanlar aynı anda, aynı acıyı hissederlermiş. Senin, benim ve dövmeye sahip olan kişilerin dövme eşleri var. Eşlerden bir tanesi fiziksel veya psikolojik bir acı içerisindeyken diğeri de bu acıyı dövmesinin üzerinde hisseder." elini elimin üzerinde gezdirdi ve bakışlarını dudaklarımın üzerinde gezinirken yakaladım. "Bugün yere düştüğünde..." olduğum yerde kaskatı kesilmişken o daha fazla yaklaştı ve burnu, burnumun üzerindeki sargıya değdi. "O acıyı hissettim. Tam kolumda, dövmemin üzerinde."

Birkaç ışık açık olsa da sanki birileri ışıkları söndürmüş gibi hissettim. Her yer kararıyordu, nefes almakta zorluk çekiyordum. Görüşü kararan ve nefes alamayan insanların bayıldığını biliyordum, fakat bu benim hoşuma gitmişti.

Akın aradaki mesafeyi kapattığında gözlerimi kapatmaya fırsat bulamadan dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Yumuşak dudakları dudaklarımı sahiplenirken onu engellemek için bir hamle yapmadım. Fakat işin tuhaf yanı, onu beni öpmeye daha fazla teşvik edecek herhangi bir adımda da bulunmuyordum.

Üzerime doğru eğildiğinde bacağını iki bacağım arasına koydu ve sırtım kanepeye yaslanana kadar beni ittirdi. Arada dudağımla verdiğim küçük karşılıklar ona yetiyormuş gibi gülümsediğini hissettim ve eli kolumdan başlayan küçük bir yolculuğa çıktığında tüylerim diken diken olmuştu. Eli bileğime dolandığında, "Akın." diye ismini mırıldandım.

Ya beni duymamazlıktan gelmişti ya da çok kısık bir sesle söylemiştim ve bunu duymamıştı. Kendimi ikinci seçeneğe inandırmayı tercih ettim.

Eli bu sefer belime gittiğinde elimle elini uzaklaştırmanın mantıklı bir fikir olacağını düşündüm. Elim kolundan aşağı inerek elini tuttuğunda elini avucumun içerisine almak istedim. Muhtemelen sadece elini tutmak istediğimi düşünerek bu hareketi yaptığımı düşünmüştü. Fakat ben, o elini çekmeden önce olup bitenleri takip edemeyecek durumdaydım.

"Elin, Akın." eli belimden karın boşluğuma kaydığında bu sefer kendimi ondan geriye çekmeye çalıştım. Her hamlemde üzerime geliyor ve beni, ona istediğim şeyi söyleyemeyecek duruma sokuyordu.

Saatler gibi gelen dakikalar sonunda kendimde bulduğum güç ile ellerimi göğsüne koyarak onu tüm gücümle ittim. Dudakları dudaklarımdan ayrılırken onu ittiğim için bedeni kanepenin diğer tarafında yerini almıştı. Bu hareketimi beklemiyor olacaktı ki bir süre öylece bana baktı.

"Özür dilerim." gözlerini takip ettiğimde kucağına düşmüş ellerine baktığını fark ettim. Muhtemelen rahatsız olduğumu düşünmüştü.

"Ben rahatsız olmadım. Ben, sadece..." ben sadece çekici birisinin bana böyle bir hamlede bulunmasına şaşırdım.

"Tam bir aptalım... Senin gözünde o erkeklerden olmak istemiyorum." kaşlarımı kaldırdığımda "Hangi erkekler?" diye sordum.

"Hoşlandığı kadın bundan rahatsız olsa da bu hoşuna gittiği için kendini durduramayan erkekler." Akın sadece birkaç saat önce tanıştığım bir erkekti fakat benden bu kadar kısa sürede hoşlanmış mıydı?

Kendimi toparlamam ve bir cevap vermem gerektiğini hatırladığımda derin bir nefes aldım ve gülümsedim. "Seni neredeyse hiç tanımıyorum Akın. Daha birkaç saat önce tanıştık ve senin hakkında bir kanıya varmam çok zor. Ayrıca sen yanlış bir şey yapmadın. Ben hazırlıksız yakalandığım için aklımdan geçen tek şey geri çekilmekti."

"Ama... eve yürürken tanışmıştık? Yeterince tanımadın mı beni?" dudak büzerek başımı iki yana salladım. İşleri ağırdan almayı seven birisi olduğumu bilmiyordu. Bu herhangi bir arkadaş edinirken de kendini gösteren bir özelliğimdi. Birisine kısa bir sürede güvenemez veya hayatımda olan bitenleri o anlattığı için ben de anlatamazdım.

"Özür dilerim. Senin ne isteyip istemediğinden emin olduktan sonra seni öpmeliydim."

"Madem özür diliyorsun, seni sadece bir şekilde affederim." eve gitmek istemiyordum. Baran'ın burnumu görmesini ve endişelenmesini istemiyordum. Muhtemelen bu gece gitseydim tekrar tartışacaktık ve aramız tekrardan açılacaktı.

Teklifim olduğunu duyduğunda hevesle bana baktı ve hemen kabul edeceğini bildiği teklifi duymak için kanepede doğruldu.

"Bugün burada kalmama izin vereceksin. Hatta bu kanepede yatabilirim. Sadece bu geceye mahsus."

"Tabii ki!" teklif ne olursa olsun kabul edecek gibi duruyordu. "Anlaştık o zaman." başımı salladım ve bu onu gülümsetti.

Sonraki yarım saat sadece sohbet ederek geçmişti. Evden neden hızla ayrılıp burada kalmak istediğimi sormamıştı. Sorsaydı da cevaplayabileceğimden emin değildim. Baran karşısında tanımadığı birisi olsa da onu incitmekten nefret ederdi. Bu akşam biraz saçmalamış olabilirdim. Devin'in yaşadığı şeyler kolay olmayabilirdi ve bunu bize anlatmakta zorluk çekmiş olabilirdi. Empati yaptığımda Devin'in yerinde olsaydım ben de kolayca karşımdaki iki yabancıya anlatacağımı düşünmüyordum. Sadece yıllar sonra aramıza birisinin girmesinden ve bizimle kalmaya başladığında Baran ve benim kurduğum düzeni bozacağından korkmuştum.

Akın lavaboya gideceğini söylediğinde oturma odasından ayrıldı ve yukarı kata çıkana kadar gözlerimle onu takip ettim. Sohbet durduğunda yorulduğumu anca anlayabilmiştim. Konuşmaya devam etseydik uykumun geldiğini anlayabilecek miydim acaba? En azından burada kaldığım süre boyunca güzel sohbetinden yararlanabilmiştim. Bu gece de rahat görünen kanepesinden faydalanacaktım.

Kanepenin kenarında duran örtüyü üzerime alarak uzandım ve yastığı düzelterek örtüyü iyice üzerime örtündüm. Bir süre telefonda takıldıktan sonra Akın'ın tam on beş dakikadır gelmediğini fark ettiğimde istemsizce bakışlarım merdivene kaydı. Acaba lavaboya girdikten sonra direkt uyumaya mı gitmişti? Muhtemelen bugün ona da çok yorucu gelmişti.

Tekrardan telefonuma dönüp aramalarımı kontrol ettim. Telefonumu genel olarak sessizde kullandığım için Baran'dan ve bilinmeye numaradan gelen yedi cevapsız aramayı görmemiştim bile.

"Birileri uyku pozisyonuna geçmiş bile." Akın'ın sesini duymamla beraber bedeni de tam karşımda belirmişti. Gülümseyerek başımı salladığımda "Ben de birazdan yatarım, iyi geceler o zaman." diyerek ışığı kapattı.

"Aslında... ışık açık kalabilir mi? Senin için bir sakıncası yoksa tabii." tekrar bana döndüğünü hissettim ve arkadaki ışıklardan bir tanesini yaktı.

"Merak etme. Ben sadece yukarı katta olacağım. İhtiyacın olursa seslenmen yeterli." başımı salladım ve bana gözünü kırparak odadan ayrıldı. Korktuğumdan falan değildi. Sadece ışık açık şekilde çok daha rahat uykuya dalıyordum. Pek hatırlamasam da küçüklükten kalan bir alışkanlık olduğunu biliyordum.

Akın ve benim aramızdaki o gergin havadan ikimizin de haberi vardı. Sadece bu gerginliği ikimiz de birbirimize yansıtmamaya çalışıyorduk. Sadece bir saat önce aramızda büyük bir yanlış anlaşılma olmuştu. Akın bunun üzerini örtmeye çalışıyordu ve ben onun gerginliğini yok saymaya çalışırken geriliyordum. Olanlardan sonra burada kalmam pek doğru gelmese de az çok buna mecbur olduğum için buradaydım. Beni yanlış anlamayın, inatçı veya her şeye gurur yapan birisi değilim. Hatta çoğu zaman insanlarla tartışmamak için olaylar onların istediği şekilde yürüsün diye izin veririm. Fakat eve gitmememin tek nedeni gurur değildi. Keşke sadece gurur olsaydı. O zaman sadece birkaç saatliğine dışarı çıkıp nasıl burnumu kırılmanın eşiğine getirdiğimi açıklamama gerek kalmazdı.

Huzurlu ve dinlendirici bir uykudan saçma bir tıkırtı sesi yüzünden uyandırılmak zorunda kaldığıma inanamıyordum. Koridordan gelen bu sesi neyin yaptığından emin olmak için iyice dinledim. Aynı ses birbirini tekrar ederken diğer tarafıma dönüp koltuğun arasına sıkışmış olan telefonumu aldım ve saate bakmak için ekranı açtım. Telefonun yüksekte bıraktığım ışığı gözlerimi yakarken bunu görmezden gelerek telefonun üst kısmındaki saate baktım. Saat sabaha karşı 4.15 idi. Hava tamamen aydınlanmamışken Akın'ın normal hayatında da bu kadar erken kalkıp kalkmadığını sorguladım.

Ses daha da artınca örtüyü üzerimden çektim ve koltukta oturma pozisyonuna geldikten hemen sonra ayağa kalkıp üzerimi düzeltmeye çalıştım. Altımda dünden kalma şort ve kısa kollu vardı. Sabaha karşı hava sıcaklığı, gün içerisinde görüp görebileceğiniz en soğuk zaman dilimlerinden biriydi ve ben kelimenin tek anlamıyla donuyordum.

Gözlerimi ovuştururken kapıdan birkaç tıkırtı daha geldi ve ben kendimi koridora attım. "Akın?" gözlerimi ovuşturmakla uğraşırken kapıdan içeri giren bedeni fark etmemiştim bile. Yarı buğlu görüşüm onu görmemi engelliyordu.

"Hena?" uzaktan tanıdığım Akın'ın sesi ile karşımdaki kişinin Akın olmadığını anlamıştım. Kahverengi saçları ve uzak mesafeden bile seçilebilecek yeşil gözleri vardı. İri bir bedeni mi vardı yoksa üzerindeki siyah kıyafetler mi onu öyle gösteriyordu bilmiyordum ama elinde tuttuğu kask ile motor kullandığı aşikardı.

"Hena mı? Adın bu mu?" kaşlarımı çattım ve yavaşça başımı salladım. Bu adam da kimdi ve neden benim adımı soruyordu?

"Tanışıyor muyuz?" onu tanımadığıma emindim fakat o yüzüme öyle bir bakıyordu ki kendimden bile şüphe etmiştim. Ellerini yumruk yapana kadar ellerine giydiği fakat tüm elini kaplamayan eldivenler dikkatimi çekti. Muhtemelen sadece motor kullanırken takıyordu çünkü eldiven eklemlerinde bitiyordu. Bu da parmaklarının açık kaldığı anlamına geliyordu.

"Bunu tutar mısın?" elindeki kaskı bana uzattığında alıp almamak arasında kararsız kaldım. En sonunda almaya karar verdiğimde Akın, siyah eşofmanlarıyla aşağı indi. Merdivenin son basamağında duraksarken bakışları benim ve kasklı çocuk arasında gidip geldi. En son gözlerini yanımdaki adama diktiğinde "Gelmeyeceğini söylemiştin."

"Gelmeyeceğimi mi?" adam sinirle soluyordu ve bu benim geriye bir adım atmama sebep oldu.

Adam Akın'ın yakasını tutarak kapıya sertçe yasladığında gözlerim büyüdü. Ne halt dönüyordu burada?

"Bir kere dinle beni lan! Bir kere!" adam Akın'ın yakasını sıkıyor ve onu sarsıyordu. "Olmaz dedim sana!"

Akın kaşlarını çatıp onu ittirdiğinde adam geriye sendeledi ve Akın bağırmaya başladı. "Ne yapsaydım? Ben de rehabilitasyona gidene kadar beklese miydim!"

Akın'ın yüzünde patlayan yumruk ile öne atıldım ve bir diğerinin geleceğini bildiğim için adamın bileğini sıkıca kavradım. Dudakları aralanırken başını bana çevirdi ve yüz hatlarının sadece birkaç saniyedeki değişimine şahit oldum. Onu şimdi yakından görebiliyordum. Sarı kıvırcık saçları, koyu yeşil gözleri ve büyük dudakları vardı.

"Aranızda neler dönüyor bilmiyorum ama ikiniz de birbirinize bağırarak hiçbir noktaya ulaşamayacaksınız."

Adam Akın'ın yakalarını bırakırken Akın da iç çekti. Adamın oturma odasına geçtiğini gördüm. Tanrı aşkına... Neler olduğunu derhal öğrenmek istiyordum. Akın gelmeyeceğini söylemiştin sözüyle neyi kastetmişti?

Akın oturma odasına yürürken ben de onun arkasından ilerledim. Tanımadığım adam üzerinde yorganın da olduğu, dün gece uyuduğum kanepeye bakıyordu. Nihayet oturduğunda Akın da diğer koltuğa oturdu. O adamın yanına oturmak istemediğim için bana daha az yabancı olan Akın'ın yanına oturdum.

Adam dirseklerini dizlerine yaslamış ve avuç içiyle yüzünü ovuşturuyordu. Neye bu kadar sinirlenmişti?

"Dün gece gelseydin sana açıklayacaktım." Bize yardımcı olabileceğini düşündüğüm birisi var dün geceki cümlesi aklıma geldiğinde duraksadım. Bize yardımcı olacak adam daha demin Akın'a saldırmıştı.

"Ne yani, şimdi beni açıklamalar yapmak için yanında mı istemeye başladın? Bana uyacağına söz vermiştin. Hiç mi tehlikeli dediğimde bunu düşünmedin?"

"Konu tehlikeli olması değil Alaz. Bunu sen de biliyorsun." en azından adını öğrenebilmiştim. Son yirmi dört saat içerisinde hayatımda karşılaşmadığım kadar fazla yabancıyla karşılaşmıştım.

"Konu tam olarak o!" ayağa kalktığında eli saçına gitti ve "Başın fena belaya girdi Akın. Anlıyor musun beni? Kendi pisliğini kendin temizleyeceksin." gözleri ben ve Akın arasında mekik dokudu. İşaret parmağını Akın'a uzatıp "Seni defalarca uyardım, olacak şeylerden haberdar ettim. Bir daha asla yanıma gelip başının derde girdiğini söyleme bana. Çünkü sen hamle yapma hakkını kullandın. Şimdi sıra onlarda. Ve onlar hamle yaptığında sen sırf merakın yüzünden çıkmaz yola düşeceksin"

Tam gidecekken durdu ve tekrar arkasını döndü. Bu sefer gözleri sadece beni hedef alıyordu ve o gözler sadece birkaç saniyede birçok şeyi açık edebiliyordu. Karşı tarafa yansıtmadığı endişe, gözlerinden görünmeyeceği umuduyla oraya saklanmıştı.

Alaz denen eleman Akın'a işaret parmağını uzatarak onu uyardığını belli etti. "Hena'yı kendi belalarından da uzak tutacaksın. Yoksa bir kere daha karşına çıkmak zorunda kalırım. İnan bana, bu sefer hiç iyi bitmez Akın." elimde tuttuğum kaskı benden aldı ve bir kez daha arkasına bakmadan dış kapıyı açtı ve kapının kapanma sesi geldiğinde Akın öne eğilip alnını ovuşturmaya başladı. Ayağa kalkıp birkaç sandalyeyi tekmelerken ağzından birkaç küfür savurduğunu duydum. Arkadaşım diye seslendiği kişi ile her gün birbirlerine yumruk attıklarını veya küfrettiklerini düşünmüyordum.

Kasklı çocuk benim kim olduğumu nereden biliyordu? Akın'ın başı belada mıydı? Bir sürü sorum vardı fakat Akın iyi görünmediği için şu an ona zihnimdeki soruları sormak hiç hoş olmazdı.

Nefes nefese kaldığında durdu ve ayaktayken kendine biraz zaman tanıdı. Sessizliği bozmadan yanıma ilerlerken elini ensesine koymuştu. İyi olup olmadığını sormak için dudaklarımı aralayacaktım ki bu düşünceden hemen vazgeçtim. İyi olsaydı sandalyelere bunu yapmazdı.

Sadece birkaç dakika sonra yanıma oturdu ve sanki daha demin tanımadığım birisi ona yumruk atmamış gibi "Kahvaltı hazırlayacağım." dediğinde yanımda sadece birkaç saniyedir oturmasına rağmen ayağa kalktı. "Ne yemek istersin?"

Açıkçası bunu beklediğim söylenemezdi. Sanki bütün siniri sandalye tekmelemekle geçmiş gibi bana sakince ne yemek istediğimi sormuştu. Ben de sinirliyken Akın'ın yaptıklarını yapsam sinirim geçer miydi ki?

"Hena?"

"Ah, şey..." kendime geldiğimde ona döndüm ve dudaklarımı araladım. "Kendimi aç hissetmiyorum."

Kaşlarını çattığını gördüm. "Dün geceden beri buradasın ve hiçbir şey yemedik." o bana hatırlatana kadar karnımın kazındığından haberim bile yoktu. Dün akşam evden çıkarken yemeğimden sadece birkaç çatal almıştım. "Tabii sen gece kalkıp bir şeyler atıştırmadıysan."

Birkaç saniyeliğine duraksadığımı hissettim ve onun bunu fark etmemesi için ona katıldığımı belirtircesine başımı salladım. "Gece kalkıp bir şeyler atıştırdım. Kendimi aç hissettiğim zaman yiyebilirim. Sen kendine kahvaltı hazırlayabilirsin. Ben de o sırada eşyalarımı toparlar ve sargımı yenilerim."

Gülümseyip başını salladıktan sonra ayağa kalktı ve "Hemen gitmek zorunda olmadığını bilmeni istiyorum. Bilirsin, burada yalnız yaşıyorum ve çok yoğun birisi olduğum söylenilemez."

Bu teklifi karşısında elim istemsizce enseme gitmişti. Benden rahatsız olmamış mıydı? Bir de üzerine daha fazla burada kalmamı istiyordu. Dünkü olaydan beri aramızdaki gerginliği ikimizin de sezdiğini düşünüyordum. Eğer bu gariplik beni rahatsız ettiği gibi onu rahatsız etseydi bunu teklif edeceğini sanmıyordum.

"O zaman ben kendime bir şeyler hazırlayacağım... Eğer canın bir şey çekerse söylemekten çekinme." onun teklifine herhangi bir yanıt vermeyip sessizce düşüncelerime çekildiğimi o odayı terk ettiğinde anlayabilmiştim. Ona dur demek isterdim fakat aramızdaki konuşmayı daha fazla sürdürmek istediğimden emin değildim. Muhtemelen mutfakta yemek hazırlarken ben cevap vermediğimden dolayı bunun üzerinde düşünmeye devam edecekti. Ondan rahatsız olduğumu düşünmesini istemiyordum. Lanet olsun. Ona cevap vermeliydim.

Ayağa kalktım ve dünden kalma ilk yardım setini tezgâhtan aldım. Akın ocağı yakmakla meşgul olduğu için arkası bana dönüktü.

Koltuğa bıraktığım ilk yardım setinden hızla birkaç sargı bezi ve dünden hazırladığım tuzlu su karışımını çıkardım. Sargıyı açıp tuzlu suyu burnumun çevresine sürdüm. Önceden ağzını açtığım kremleri de iyice sürdükten sonra telefonumun kamerasından burnumu inceledim. Sargıyla eve gitmek istemiyordum. Fakat burnuma kazara başka bir darbe almamak için de dikkat etmem gerektiğini biliyordum. Ayrıca hala morluklar duruyordu. Baran bunları görseydi sargı bezini gördüğündeki endişesinden daha fazlasına sahip olabilirdi.

Pes edip sargı beziyle burnumun üzerini kapattıktan sonra ayağa kalktım ve etraftaki dağınıklığı toparladım. Son olarak ilk yardım setinin ağzını kapattım ve çantayı yerine bırakmak için arkamı döndüğümde görüş açımı bir beden kapattı. Bedene çarpacakken omuzlarımdan tutan kolların sahibinin Akın olduğunu biliyordum. Başımı kaldırıp bir adım gerilediğimde "Sen bu gidişle burnunu da kırarsın." dediğini duydum.

"Haklısın, sayende." bu sefer dediğime güldü ve elleri omuzlarımdan kayıp düştü. Ona bakmaya devam ederken dudaklarıma gelen sözcükleri geri yutuyordum. Sanki karşısında hata yapmak istemiyor gibiydim.

"Gidiyorsan madem... Kapımın sana her zaman açık olduğunu unutma. Hiçbir şey demeden öylece oturmak ve vakit geçirmek istesen bile." yavaşça başımı onaylar gibi salladım ve önümden çekildiğinde adımlarım kapıya doğru ilerledi. Askılıktaki montumu alıp üzerime geçirdiğimde sabırla beni bekliyordu. Kapıyı açtım ve dışarı adım atmadan önce adımlarım kapının önünde durdu. Böyle vedalaşmak istemiyordum. Her ne kadar burnumun bu hale gelmesinin sorumlusu olsa da dövme hakkında bir şeyler öğrenmemi sağlamıştı. Bana evinde kalabileceğimi söylemişti. Bir şeyler yanlış geliyordu. Ayrıca çok hoş ve çekici birisiydi.

Arkamı döndüğümde beni yüzünde anlam veremediğim bir ifadeyle izliyordu. Arkamı döndüğüme şaşırmış olmalı ki ifadesi hemen değişti. "Bir şey mi unuttun?"

"Evet." onu omuzlarından kendime çektim ve kollarımı ensesinde birleştirdiğimde o da ellerini belime koydu. Belimdeki elleri tenime değerken tereddüt ediyor ve bazen belimi bırakıp tekrar tutuyordu.

Dudaklarımız neredeyse birbirine değiyor olsa da ona yakın durmaya devam ediyordum. "Bana bildiklerini anlattığın için teşekkür ederim. Burada kalmama izin verdiğin için de. Ayrıca bana karşı anlayışlı olduğun için de teşekkür ederim. Bunları yapmana rağmen sana karşı mesafeli davrandığım için de özür dilerim." geri çekilip gülümsedim ve burnumu gösterdim. "Fakat bunun için teşekkür etmiyorum."

Güldüğünde ben de ona katıldım fakat kısa bir süre sonra gülmeyi kestiğimde "Güldürme lütfen. Bandaj gevşeyecek." söylediğim şeye daha fazla güldü ve ona yaklaşıp dudaklarımı birkaç saniyeliğine onunkilerle birleştirdiğimde kahkahası yarıda kesilmişti. Hızla geri çekildiğimde yüzündeki gülümsemenin bu kadar çabuk kaybolacağını hesap etmemiştim. Şimdi bana daha anlamlı bakıyordu.

"Beni öptün." dedi algılamak istercesine. Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım ve aklıma bir şey gelmiş gibi gözlerimi büyüttüm. "Akın!"

"Efendim!" aynı heyecanla bana cevap verdiğinde kıkırdadım ve "Bana kalem getir. Hemen." dedim.

Gözlerimin önünden ne zaman kaybolup geri geldiğini anlayamadan elinde bir kalemle geldi ve bana uzattı. "Tahta kalemi?"

"Başka bulamadım." hevesle bana bakarken ne yapacağımı tahmin etmeye çalışıyordu.

Kalemin kapağını açıp Akın'ın kolunu kendime çektiğimde dövmesinin hemen altına birkaç sayı yazdım.

"Adresin mi bu?"

"He adresim. Altı mahallesi, on sokağı, posta kodu beş... Numaram canım bu. Adrese benzer bir yanı mı var?" kolunu kendine çevirdiğinde anladığını belirtir gibi bir ses çıkardı.

"Arayabilir miyim seni?" başımı yukarı aşağı salladığımda o da aynı hareketi yaptı.

"Artık gitmem gerekiyor."

"Ah, tabii ki." hala kolundaki numarayı inceliyordu.

"Görüşürüz."

"Hı... Görüşürüz." numarama odaklanışını gördüğümde sessizce kıkırdadım. Arkamdan kapıyı kapattıktan sonra derin bir nefes alırken eve doğru yürümeye başladım.

Onu öpmüştüm. Dudaklarını dudaklarımda hissetmiştim, tekrar. Bunu yaptığım için pişman olup olmadığımdan emin değildim. Nasıl hissetmem gerektiğini de bilmiyordum. Üzerinde düşünmeden onu öpmüştüm ve ikilemde kaldığım bir kararı daha fazla düşünmeden uygulamam beni tatmin etmişti.

Şimdi aklımda tek bir soru vardı, onu öpmek mi yoksa bir şeyin üzerinde düşünmeden uygulamak mı beni iyi hissettirmişti?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.