Uyarı: Bu kurgu, bazı hassas okurları tetikleyecek unsurlar içermektedir. Eğer etkileneceğinizi düşünüyorsanız okumanızı tavsiye etmiyorum.
Nefes al, ver.
Al ve... ver.
Bu kadar basit
Değil.
Yaşamı sürdürebilmek için keşke bu iki basit eylem yeterli olabilseydi.
Bizden her zaman daha fazlasını istediler.
Tembel dedikleri için ders çalışmaya ve notlarını düzeltmeye başlarsın,
İnek.
Hiçbir şeye tepki vermediğin için duygusuz derler, neler hissettiğini insanlarla paylaşmaya ve duygularını yansıtmaya başlarsın,
Bu sefer de ilgi manyağı derler.
Salaş giyindiğin için bakımsız derler, uyanman gereken saatten saatler önce kalkar ve kendine özen göstermeye başlarsın,
Kimin için süsleniyorsun sen?
Kilolu olduğun için dalga geçerler...
Ne kadar kolay, insanların ağızlarını açıp hakkımızda eleştiri yapabilmeleri.
Eleştirilen insanlar ise...
Onlar acımasız kelimelerin kurbanı.
Eğer bir insanın kendini eleştirdiğini duyarsanız bilin ki söylediği şeyler bir daha hiç görmeyeceği insanların onun hakkında söylediği birkaç kelimeden ibaretti.
"Şezlong 7'nin kül tablası, şezlong 14'ün viskisi, şezlong 13'ün patates kızartmaları, son olarak dünyada en sevdiğim insanın en sevdiği yemeği." tezgâha sırayla bir şeyler konulurken burnuma değen elin burnumun ucunu ittirerek başımı yukarı kaldırdığını fark ettim. Şimdi bir çift ela göz bana bakıyordu.
Eşi benzeri bulunmayan ela gözlerin sahibi, Baran Atay. Bakımlı ve şekli hoşuma giden koyu sarı saçlar ve büyük dudaklar. Keskin yüz hatları ve çoğu kızın beğenebileceği türde bir vücut yapısı ile yaşından oldukça büyük görünüyordu.
"Ara vermek ister misin? Yerine ben bakabilirim." her zaman bu kadar anlayışlı olduğunu bilmek beni gülümsetti. Dinlenmek benim için de çok iyi olurdu fakat onu bu kadar sıkıştırmak istemediğim için başımı iki yana salladım ve tezgâha koyduğu küllük, içki ve atıştırmalıkları kenardaki tepsinin içine koydum. Tepsiyi elime alıp her birini doğru şezlonga bırakmaya başladım. Şezlong 13'ü de hallettiğime göre tepside kalan tek içkiyi yani viskiyi götürebilirdim. Şezlonga yaklaştım ve viskiyi koyacakken viski bardağı elimden kaydı ve yarısı şezlongta oturan adamın bacağına döküldü. Gözlerim kocaman açılırken yarısı bardakta duran lanet viski şişesini tepsi ile birlikte masaya bıraktım ve ellerimle ağzımı kapatıp "Çok çok özür dilerim! Benim sakarlığım efendim, özür dilerim!" defalarca özür dilemeye devam ederken adam uzandığı şezlongta doğrulmuş, güneş gözlüklerini çıkarmakla uğraşıyordu. Yanında uzanan karısı ve çocuğu olduğunu düşündüğüm kişiler de şaşkınlıkla bize bakıyordu.
"Üzgün olmalısın zaten!" adamın ses tonunun da normalde bu kadar yüksek mi olduğunu yoksa sadece bana mı bağırdığını merak ettim.
"Neler oluyor?" Baran'ın sesi kulaklarıma ulaştıktan iki saniye sonra yanımda belirmiş ve bakışlarını benim ve üzerine içki döktüğüm adamın üzerinde gezdirmeye başlamıştı.
Konuşmak için dudaklarımı araladığım anda adamın sözleriyle aralık dudaklarım daha fazla aralandı. "Ne olacak! Görünüşüne bakıp işe aldığınız bu fahişe üzerime viski döktü!"
Yüzümü Baran'a çevirdiğimde surat ifadesinin hızla değiştiğini gördüm. Olaydan haberi olmayan meraklı yüz ifadesi yerini çatık kaşlara ve kısık gözlere bırakmıştı. Aşağıda duran ellerini yumruk yaptığını görmemek imkansızdı.
"İnsanlar ile nasıl konuştuğuna dikkat et." sesinden kendini sakinleştirmeye çalıştığını anlayabiliyordum. Baran tartıştığı bütün insanları önce sakin bir dille uyarmayı tercih ederdi. Her zamanki gibi şimdi de böyle yapıyordu.
"Etmezsem ne olur? Şu yaşında bana kafa mı tutuyorsun? Kim olduğumu biliyor musun sen?" adam art arda bir sürü soru sıralarken Baran bir adım öne atıldı. O zamana kadar diğer çalışanların da çevremize toplandığını fark etmemiştim.
Kırk-elli yaşlarında görünen adam saçları beyazladığı için yaşından oldukça yaşlı görünüyordu, bu detaya o da ayağa kalkıp Baran'ın karşısında dikildiğinde takılmıştım. Adam ayağa kalktığı sırada arkadaki kadın da ayağa kalkmıştı. Fakat o bizden fazla uzakta duruyordu. Adamın yanında oldukça genç görünüyordu. Uzun saçları ıslaktı ve hoş bir bedeni vardı. Böyle iyi görünen bir kadının neden böyle agresif ve ne dediğini bilmeyen bir adam ile beraber olduğunu merak ettim.
Kadının bir şey söyleyeceğini anladığımda başımı ona çevirdim. "Adnan lütfen-"
Adının Adnan olduğunu öğrendiğim adam kadına bakmadan elini havaya kaldırdığında kadın anında sessizliğe büründü. Bu görüntüye daha fazla dayanamayıp adama biraz daha yaklaştım. "Kadınlara fahişe dediğinde istediğin pozisyona ulaşabiliyor musun bari? Egonu bu gibi laflarla tatmin edebiliyor musun? Karına da diyebiliyor musun böyle şeyler? Eminim diyorsundur. Ve eminim ki sen de dediği her şeyin altında kalıyorsundur." arkasında sessizce bizi izleyen kadına döndüm. İkisi de sesini çıkarmadığına göre yanılmamıştım, evlilerdi.
"Bir de baba olacak. Yaptıklarından hiç pişmanlık duyuyor musun peki? Tahmin edeyim, erkek olduğun için her şeyin senin istediğin gibi olacağını düşünüyorsun." sessizce gülerken adamla kurduğum göz temasını bozmamakta ısrarcıydım. Adam sesli bir şekilde nefes alıp verirken onun nefesleri ve denizin kumsala çarpan dalgalarının çıkardığı ses dışında ortamda hiçbir ses yoktu.
Adam ilk önce etrafına baktı, ardından gelişen her şey sadece birkaç saniyede oldu. Adam yüzünü bana döner dönmez elini kaldırdı, sağ tarafımda hareketlenme hissettiğimde adamın yanağıma yaklaşan eli daha yanağımla buluşmadan durdu. Bileğini sıkıca kavrayan elin sahibi bendim. Adamın bunu idrak etmesi saniyeler aldı ve bu birkaç saniyenin sonunda sessizliği bozan tekrar ben oldum. "Fazla cesursun, sana dokunulmazlığın olduğunu düşündüren şey ne?"
"Bunun bedelini ödeyeceksin." dedi elini bileğimden kurtarmaya çalışırken.
"Neyin? Senin gibi adamlara sessiz kalmamanın bedeli mi?" bileğini elimin içine hapsederek ters çevirdiğimde inlemeye başladı ve geri çekilmeye çalıştı. "Seve seve." adam bileğini çekmeye çalışırken elimi açıp bileğini serbest bırakmamla adam kumun üzerine düştü. "Eğer birkaç dakika içerisinde bana ait olan bu mekânı terk etmezsen polis çağıracağım." arkamı dönüp oradan ayrılırken birkaç saniyeliğine durdum ve dudaklarımı araladım. "Yediklerinizin ve içtiklerinizin parasını ödemenizi rica ediyorum. Viski dahil." arkamı döndüm ve bakışlarımla adamın suratını hedeflediğimde gülümsedim. "Bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler. Tekrar bekleriz." bu sefer adımlarımı kesmeden bar kısmına ilerledim ve oradaki bir tabureye oturdum. Baran hala onların yanında duruyordu ve bakışlarını adamdan ayırmıyordu. Adam ayağa kalktığında Baran adamı omzundan iterek ilerletti ve onun bu hareketine gülümsedim. Kadın da tedirgin bir şekilde çocuğunun elini tutarak ilerledi ve adamın arkasından eşyalarla yürümeye başladı.
Herkes işine dönerken Baran ve bir çalışan etraftaki bardak ve tabakları topluyorlardı. Bar kısmından kendime biraz su doldurdum ve kafama diktim. O sırada Baran yanıma geldi ve tezgâhta duran tabağı önüme koydu. Hala sinirli duruyordu fakat birkaç dakikaya düzeleceğini bildiğim için bir şey demedim.
"Yemeğin daha fazla soğumadan yemelisin." Baran'a başımı sallamakla yetindim ve kenardan bir çatal alıp yemeğin ilk çeyreğini yavaşça çiğneyerek geçirdim. Geri kalanını ise beş dakikadan az bir sürede yediğimde içki hazırlayan Baran'a baktım. O da beni izliyordu. "Bu kadar acıktığını bilseydim daha önceden hazırlardım. Bir tane daha ister misin?"
Gülümsemeye çalışarak "Doydum bile. Ellerine sağlık." sandalyeden kalkarak Baran'a yaklaştım ve yanağını öptüm. "Ben lavaboya kadar gidip geliyorum." barın yanından geçerek biraz ilerideki lavaboya ilerlemeye başladım.
Tuvaletlerden birine girerken diğer kabinlerde birisinin olup olmadığını kontrol ettim. Yalnız olduğumu anladığımda arkamdan kapıyı kapatıp kilitledim ve klozetin önüne çöküp derin bir nefes aldım. Daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum. İki parmağımı ağzıma sokup dilimin üzerine bastırmamla beraber sadece birkaç dakika önce yediğim yemeğin yarısından fazlasını kustum. Biraz klozetin önünde soluklandıktan sonra duvarlardan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştım. Ayağa kalkmak ve toparlanmak, kusmaktan çok daha zordu. Bedenin o yemeği sindirmeye çalışırken senin o yemeği dışarı atman bedenin yörüngesini şaşırmasına sebep oluyor olmalıydı. Bu yüzden görüş açım ilk başta kararıyor, boğazım kusmaktan yanıyor ve başım dönüyordu.
İleri atılıp klozetin kapağını kapattım ve sifona basarak kapıya yaslandım.
İşte böyle, yarım saat önce sana fahişe diyen ve neredeyse sana vurmak üzere olan o iğrenç adamın söyledikleri senin gününü alt üst etmesi gerekiyordu. Fakat sen aptal yemeklere ve bedeninin nasıl göründüğüne o kadar takmışsın ki her seferinde kendi kendine zarar veriyorsun.
"Eskiden nasılsam öyle görünmeye çalışıyorum sadece." onun sesini duyamadım. Artık yoktu. Belki de artık sadece kendimi kandırmaya çalışıyordum.
Sifon sesinin tıkırdadığını işittim. Klozete yaklaşıp baktığımda bozulmadığı halde neden öyle bir ses çıkardığını merak ettim. Yoksa...
Hızla kabinin kapısını açtım ve kendimi dışarıya attım. Hala yalnızdım. Üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes verirken aynaya yaklaştım. Bir süre yansımadan kendimi izlerken bugün bunu hiç yapmadığım aklıma geldi. Omuzlarıma gelen kahverengi kısa saçlarımın arasındaki beyazlıklara baktım. Sadece saçımı öne aldığımda belli oluyordu çünkü beyazlıklar saçlarımın iç kısımlarındaydı. Ben doğduğumdan beri orada olduklarını biliyordum. Arkadaşlarımdan birisi eskiden bir genetik bozukluk olabileceğini söylemişti fakat daha önce hiç bunu araştırmamıştım. Baran neredeyse her gece biz televizyon izlerken saçımın beyaz kısımlarını küçük örgüler şeklinde örerdi. Genelde ben yere otururdum ve o da koltukta bağdaş kurup bunu yapardı.
Neredeyse bütün vaktimi bu sahilde geçirmeme rağmen beyaz bir tenim vardı. Komik olsun diye söylemiyorum, eskiden ağda ile kollarımı almaya çalıştığımda bir hafta boyunca sıcak havada uzun kollu giymek zorunda kalmıştım. Eğer öyle dışarı çıksaydım muhtemelen Baran dahil birisinin kollarıma yüzlerce kez vurduğunu düşüneceklerdi. Çünkü resmen kıpkırmızı olmuşlardı.
Kahverengi gözlerim ve küçük dudaklarım vardı. Sevgili kuzenim Baran'la neredeyse hiç benzemememize rağmen başkaları bizi yan yana gördüğünde 'kardeş misiniz' sorusuna illaki maruz kalıyorduk.
Baran sahildeki çalışanlara karşı gayet saygılı olmasına rağmen çoğu ile arasında başka bir bağ kurmaz. Bizimle takılan birkaç kişi olmasına rağmen Baran aralarından birisiyle bir ilişkisi olması için hiçbir zaman çabalamadı. Tabii benim bilmediğim ayrı bir hayatı yok diyemem, onunla ne kadar yakın olursam olayım, birbirimizin yanıtlamak istemediği soruları birbirimize hiç sormazdık.
Baran hayatımda olmasını isteyebileceğim tek insandı. Geçmişimiz yüzünden geçirdiğimiz bütün kötü zamanlarda sadece birbirimize sahiptik. Bilincimin yerinde olmadığı bir gün beni koruyabilmek için girişmek istemeyeceği işlere giriştiğini hatırlıyordum. Bazen ona bir yükmüşüm gibi hissetsem de bu konuda biraz bencil olabiliyordum. Hayatımda iyi şeyler de olsun istiyordum ve Baran yanımda olmasaydı belki de bu yaşıma kadar hayatta olmayabilirdim.
Gözlerimi aynadaki yansımamda gezdirmeye devam ettim. Yüzümden aşağı inerken üzerimdeki kıyafetlere baktım. Üzerimde siyah kolsuz bir crop vardı. Altımdaki şortu ise olması gerekenden daha fazla yukarı çekmiş ve karnımın kapanmasını sağlamıştım. Baran'ın altında sadece şort şeklindeki mayolardan vardı. Gün içerisinde fazla sıcak olduğunu söyleyip duruyor ve bu yüzden tişört bile giyemediğini anlıyordum. Aynı şekilde diğer herkesin üzerinde sadece mayo veya bikini oluyordu.
Üzerimdekini yavaşça çıkararak lavabonun kenarına attım ve şortu da biraz aşağı çektim. Altımda bikini vardı fakat bunu benim dışımda kimse bilmiyordu. İlk önce parmaklarım karnıma temas etti. Arkamı döndüm ve bel boşluğuma dokunarak aynadan kendime baktım. Kasıklarımın üzerine elimi değdirdim. Bir elimin baş parmağı ve işaret parmağını kullanarak bileğimi sardım.
Boğazımdan geçenlerin hiçbirine midemde yer vermemeliydim.
Yenilmiş gibi tekrar üzerimi giydiğimde şortumu çekmeden önce sağ kasık kemiğimin üzerine baktım bir süre. Oradaki gizeme. O lanet dövmeye.
Kahverengi bir ejderha dövmesi kasık kemiğimin hemen üzerinde yerini almıştı. Buna ben karar vermemiştim. Aslında, nasıl orada varlığını sürdürdüğünü bile bilmediğim bir dövmem vardı. Bundan tek şikayetçi olan ben değildim. İşin tuhaf yanı ise, Baran'da da bu dövmeden olmasıydı.
Baran benden beş yaş büyüktü. Benim doğduğum ana tanıklık ettiğinden ve bebekliğimi bildiğinden Baran bana bunu anlatmıştı. Bebekliğimden beri o dövmenin orada olduğunu, kendisinde de aynısının olduğunu söylemişti. Onun dövmesi griye yakın bir renkti ve onunkisi ise sol kasık kemiğindeydi.
Bu konu hakkında gereği kadar hiçbir zaman konuşmadık. Baran bir yıl önce bu dövmeyi sildirmeye gitmişti. Saatler sonra dövmeciden geldiğinde ise dövme hala yerli yerinde duruyordu. Dövmenin çevresi kıpkırmızı olmuştu ve muhtemelen sildirme aşamasında cildi yıpranmıştı. Baran'ın bana anlattığına göre dövmeci ondan hiç para almamış, Baran dükkândan ayrılana kadar ona garip bakışlar atmıştı.
Olaya benim açımdan bakarsak, ben dövmeden pek rahatsız değildim. Bana şu ana kadar herhangi bir zararı olmamıştı. Fakat çoğu zaman aynı şeyi Baran için söylemem pek mümkün olmuyordu. Haftada birkaç kez birbirini takip eden kasık ağrıları oluyordu, ağrının kaynağının dövmenin olduğu yer olduğunu söylüyor ve bazen acıdan yataktan kalkamadığı günler oluyordu. Bazen de bu acı aniden vücuduna uğruyordu, bunun belirli bir zamanı olmadığı için yanında olmadığım bir zamana denk geleceği hakkında sürekli endişe duyuyordum.
Bundan bahsetmek benim için zor olsa da eğer birisine hayatımı anlatırsam mutlaka bu detaya da yer vermem gerektiğini düşündüm. İki sene önce babamı kaybettiğimde ilk kez hayatın benim için zor olacağını anlamıştım. Başkalarının beni maruz bıraktığı durumlardan çok daha zordu. Annem ve babamın arası hiçbir zaman mükemmel olmasa da belli bir yaştan sonra ikisinin de boşanmak istemediğini az çok anlayabiliyordum. Hep beraber yaşardık fakat asla bir ailenin yaptığı günlük aktiviteleri yapmazdık.
Babamın söylediğine göre ikisinin arası yıllarca çok iyiymiş. Hatta birbirlerine gerçekten aşık oldukları için evlenmişler.
Ben altı yaşına geldiğimde ise annemin hamile olduğunu öğrendim. Bir kardeşim olacaktı, benim doğumum sırasında yaptıkları gibi cinsiyetini doğum sırasında öğrenmek istemişler. Babamın ve Baran'ın anlattıklarına göre doğum günü çoğu şey ters gitmiş. Beni yaşım küçük diye Baran'la koridorda bırakmışlardı. Tek hatırladığım şey annemin doğurduğu odada hemşirelerin oradan oraya koşuşturduğu ve annemin acı çığlıklarıydı. Sonrası zihnimde yer etmiyordu. Kardeşimi hiçbir zaman tanımadım, o hastane odasında can verdiğinde bana bundan çok sonra bahsettiler. Ne yüzünü görebilmiş, ne de cinsiyetini öğrenebilmiştim.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annemle babam saçma konular üzerinden tartışmaya başlayıp ağır kavgalarını kapı çarparak bitirirlerdi. Baran normalde bizim eve haftada üç kere gelirken o günden sonra haftanın her günü gelmeye başlamıştı. Yaşım ilerlediğinde Baran beni akşamları evden çıkarır, sakin bir yerlere götürürdü. Saat gece yarısı olduğunda eve gelirdik ve babam meraktan çatladığını ve ona haber vermeden gitmememizi söylerdi.
On yaşındayken babamla aramızda kısa ama yıllarca unutamadığım bir diyalog geçmişti.
Yine Baran'la dışarıdan dönmüş, kimseyi uyandırmamak için sessizce odama ilerliyorduk. Kavgaları saat dokuz buçuk gibi biter, birkaç saat başka odalarda oyalandıktan sonra ikisi de uykuya dalardı. Saat on biri geçmişken babamı salonda ayakta gördüğümüzde ikimiz de olduğumuz yere çakıldık. Babam yüzünde endişeli bir ifadeyle telefonda konuşuyordu. Bizi gördüğünde sözü yarıda kaldı. Telefona doğru birkaç şey geveledikten sonra onu bir kenara attı ve yanımıza geldi. Boyum onun boyuna göre fazla kısaydı, bu yüzden bir dizini yere koyup eğildikten sonra ellerini omuzlarıma koydu.
"Hena... Ne kadar endişelendim biliyor musun?" yalan söylediğine gram ihtimal vermedim çünkü gözlerindeki endişenin gerçek olduğunu biliyordum.
"Dışarıdaydık efendim. Hena'nın açısından biraz değişiklik olsun diye dışarı çıktık." ama Baran yalan söylüyordu. Değişiklik istediğimden falan değildi.
"Sana güvendiğimi biliyorsun Baran. Fakat bir daha haber vermeden çıkmayın olur mu?" Baran bir şey söylemeye yeltendiğinde onun yerine babama ben cevap verdim ve cevabım derin bir sessizliğe sebep oldu.
"Annemle kavga ederken o kadar fazla bağırıyorsunuz ki ne yapacağımdan size bahsederken sesimi duyuramıyorum."
On yaşındaydım, her şeyin kardeşimin doğacağı gün değiştiğini öğrendiğimde annemin hiçbir zaman ona hamile kalmamış olmasını diledim. Üçümüz o olmadan da gayet huzurlu bir hayat sürebiliyorduk. Onun neye benzediğini bile göremeden ailemi elimden aldığını düşündüğümde içimi öfke kapladı.
Bencil miydim? Belki. Sadece ailemin bana değerli olduğumu hissettirmelerini istiyordum.
Babam, artık annem her kavga başlatmaya çalıştığında benimle beraber bir odaya kapanıyor, benimle oyunlar oynuyordu. Baran da yanımızdaydı. Bazen sadece üçümüz olsaydık diyordum. Her şey daha kolay olurdu. Babam Baran'a da güzel bir baba oluyordu, çocukluğum hakkında en sevdiğim anı da buydu.
Babam öldüğünde Baran üniversiteden yeni mezun olmuştu. Baran'ın ve benim birikimlerimle satın aldığımız dairede geçirdiğimiz bir yıl ikimiz için de fazla zordu. Bir yıla yakın bir süre ağır depresyonla savaştım ve ayda belki de sadece iki kere dışarı çıktım. Baran ise bir yandan benim yanımda olmaya çalışırken bir yandan gerçek bir iş bulana kadar kirayı ödemek için yarı zamanlı işlerde çalışıyordu. Baran bulduğu yarı zamanlı işlerin ikisinden de kovulmuştu ve bunun benim yüzümden olduğuna da emindim. Evde geçirdiğim süreçte yalnız kalmak istesem de Baran buna izin vermiyordu. Biraz uyku ilacı alıp hiçbir şey düşünmemek için uyuyordum. Baran da bir süreden sonra buna göz yumuyordu. Çözümü ilaç almakta bulduğum için bana kızıyordu fakat o da kendimi dinlendirmemi istiyordu. Gün içinde ya ağlıyor, ya da sessizce tavanı izliyordum. Parmaklarımla uykuya dalmak için sayı sayıyordum.
Bu evreyi atlattıktan kısa bir süre sonra ikimiz de bir plajda çalışmaya başladık. Yaşadığımız yer kış aylarında bile genel olarak sıcak olduğu için plajlar yılın her ayı açık olurdu. Plajın sahibi gerekli eğitimleri verdikten sonra bize işi vermişti. Baran genel olarak içki ve atıştırmalık hazırlıyor, ben ise onun hazırladıklarını şezlonglara götürüyordum. Cankurtaranımız halihazırda vardı fakat o sandalyenin üzerinde bütün gün beklemek imkansız olduğu için ben ve bir kız değişimli olarak cankurtaran sandalyesinde oturuyor, etrafı gözetliyorduk. Boğulmaktan kurtardığımız insanlar olmuştu ve bu işe gerçekten önem veriyordum. İnsanların güçlü dalgalarda çaresizce yardım istemesi ve sadece yüzmek isterken boğulup ölüme terk edilmesi çok iğrenç bir duygu olmalıydı.
Plajın sahibi orta yaşlı tatlı bir adamdı ve evlenip çocuk sahibi olduğunda plajla daha fazla ilgilenemeyeceğini söyleyip buradaki en güvendiği kişilere, yani Baran ve bana burayı devrettiğini söylemişti. Birkaç önemli evraktan sonra resmi olarak bu plajın sahibi olmuştuk. Maddi durumumuz iki sene önceki gibi değildi. İkimiz de gayet iyiydik ve itiraf etmek gerekirse hayatımda Baran dışında başka birisini düşünemezdim. O sahip olmak isteyeceğim tek kuzen, tek abiydi.
Beni gerçekliğe geri getiren şey dışarıdaki çıtırtı sesleriydi. Dakikalardır burada geçmişe daldığımı fark ettiğimde doğruldum ve aynaya bir kez daha bakmadan kapıya doğru yürüdüm. Dış kapıyı açıp dışarı çıktığımda ise birisinin değil de gerçekten sifonun ses çıkardığını anlayıp rahatladım.
Baran'ın uzaktan bana doğru yaklaştığını görmemle yüzüme bir gülümseme takındım. Tuvaletlerin hemen yanından gelen çalılık sesi ile oraya döndüm fakat Baran adımı seslendiğinde ona döndüm. "Sıla'nın vardiyası bitti, lavaboda işin bittiyse onun yerine geçebilirsin. Birazdan gelirim ben de."
Çalılıklardan tekrar hışırtı sesleri geldiğinde kaşlarım çatıldı. "Sen de duydun mu?"
"Neyi?" Baran anlamamış gibi bana bakarken.
"Boş ver. Ben gidiyorum." tam ilerleyecekken Baran kolumdan tuttu. Bir şey söyleyeceğini anladığımda gözlerimi gözlerine diktim.
"Kremi sür mutlaka. Unutma sadece lokal bölgeye. Bir de güneş kremi tabii ki."
"Unutamadığımı zaten biliyorsun." yaklaşarak Baran'ın yanağına bir öpücük kondurduktan sonra koşar adımlarla sahile geri döndüm. Sıla cankurtaran merdivenlerinden iniyordu. Beni gördüğünde asker selamı verdi ve bar kısmına doğru ilerledi. Ben de Sıla ile aynı yere ilerledim ve o bar sandalyelerinden birine otururken ben iç kısma geçtim.
"Sende böyle numaralar olduğunu bilmiyordum. Neymişsin sen kızım?" muhtemelen sahildeki adamla ettiğim kavgadan bahsediyordu.
"Söylenilmesi gerekenleri söyledim. O adamın bir daha bir kadına böyle hakaretler edeceğini sanmıyorum. Bu plajın da yanından bile geçemez artık." dedim Baran'ın çantasının içinden iki krem çıkarırken.
"İdolümsün Hena Atay." söylediklerine güldükten sonra Sıla'ya aynı asker selamını verdim ve kremleri alıp sahile doğru yürüdüm. Ayağımdaki parmak arası terlikleri çıkardığım için sıcak kum ayak tabanlarımı yakıyordu. Cankurtaran sandalyesinin tepesine tırmanıp oturduktan sonra şortumun kemer kısmına taktığım şapkayı çıkartıp başıma taktım. Bugün Güneş'in ısısından en çok yararlanabileceğimiz günlerden birisiydi. Herkes sıcaktan bunalıp çözümü denizde serinleyerek buluyordu. Bu yüzden çoğu zaman plaj kalabalık oluyordu. Aslında gayet popüler bir plajdı burası. Açıkçası bir adı yoktu. Bize burayı devreden adam buraya herhangi bir ad koymadığı için biz de bir ad seçme girişiminde bulunmamıştık. İnsanların ağzında burası Doğu plajı olarak geçerdi. Doğu'daki tek plaj bizimkiydi ve Doğu'da yaşamayanlar bile buraya gelirdi.
Güneş gözlüklerimi yanımda getirdiğim için mutluydum. Çünkü onları inip tekrar almak istediğimden emin değildim. Eşyalarımı elimde taşımaktan hiç hoşlanmadığım için onları kıyafetlerimin üzerinde koyacak yerler bulmakta çok iyiydim. Sütyenimin içi, kemer kısmındaki boşluk, düğmeyi geçirmem gereken yerde kalan çıkıntı... Gözlüklerimi şortumun düğme geçirdiğim kısımda kalan çıkıntıya koymuştum. Oradan çıkartmak için ilk önce şortumun düğmesini çözmem gerekiyordu. Düğmeyi hızla çözüp güneş gözlüğümü gözüme taktıktan sonra artık kremlerimi sürmek için hazırdım. İlk önce güneş kremimi yüzüme, omuzlarıma ve son olarak karnıma sürdükten sonra kalan beyazlıkları iyice yaydırdım. Güneş kremini hemen yanımdaki cankurtaran sandalyesinin bağlı olduğu masaya koydum. Sıra lokal kremdeydi.
Lokal kremi ben ve Baran kullanıyorduk. Böyle isimlendirmemizin asıl sebebi kremi sadece dövmenin üzerine sürmemizdi. Güneşe her çıktığımızda bunu sürmek zorundaydık. En azından Baran bana bunu sürekli tembihlediği için zihnim bunu bir zorunluluk haline getirmişti.
Sürmediğimiz zaman ne mi olurdu? O bölge sanki bir vampir derisine sahipmişiz gibi güneşin altında acımaya başlardı. O acıyı hissetmemek adına günde üç kez güneşe çıkarken bu kremi dövmemizin üzerine sürüyorduk. Bunu sürmekten hoşlanmıyordum. Özel bir nedeni yoktu. Sadece dövme hakkındaki hiçbir şeyi sevmiyordum. Daha önce bahsettiğim gibi, dövmenin üzerinde oluşan ağrılar bana uğramasa da Baran'ı çok fazla rahatsız ediyordu. Ona acı veren hiçbir şeyden hoşlanmıyordum.
Kalabalıktan uzaklaşabildiğim için burayı seviyordum. Cankurtaran sandalyesi bütün şezlonglardan daha yukarıdaydı. Bu yüzden benim için günün en iyi saati şimdiydi.
Lokal kremin kapağını açtım ve elime sıktıktan sonra şortumu kasığıma kadar sıyırdım. Elimdeki kremi dövmemin üzerine iyice yedirdikten sonra kremin kapağını kapatıp masanın üzerine, güneş kreminin hemen yanına koydum.
Burada beni kimsenin göremediğini bilerek kıyafetlerimi çıkarma ve bikiniyle kalma kararı aldım. Üzerimdekini çıkartıp aşağı attım ve aynısını şortum için de yaptım. Sonuçta inip tekrar oradan alacak kişi bendim.
"Hey!" aşağıdan gelen sesle ilk önce irkildim ve hızla aşağı baktım. Baran bana bakıyordu, tabii sadece bana bakıyor olsaydı bunu diyebilirdim. Aşağı fırlattığım kıyafetlerim Baran'ın yüzüne çarpmıştı. Başında şortum, elinde ise tişörtüm vardı.
Güneş gözlüğümü çıkartıp Baran'ı daha net gördüğümde kıkırdadım. O da gözüne güneş gözlüğü takmıştı ve bu haliyle çok komik duruyordu.
"Sineğe benziyorsun." dedim dürüstçe.
"Seni o cankurtaran sandalyesinden aşağı itersem sineğe benzemek ne görürsün." şortumu ve tişörtümü yere attı ve anlık sahte siniriyle eline aldığı bir avuç kumu bana atmaya çalıştı. O kadar fazla güldüm ki neredeyse cankurtaran sandalyesinden düşüyordum.
Baran'ın fırlatmaya çalıştığı kum hafif rüzgâr eşliğinde onun yüzünde dağılırken "Sinek!" diye bağırdım ve kahkaha atmaya devam ettim.
Yenilmiş gibi arkasını dönüp giderken kahkahalarımın arasında nefes almaya çalışıyordum.
Sekiz gün sonra
Çok sürmeyecek olan bu güneşli günün keyfini cankurtaran sandalyesinin tepesinde yaşarken etrafı seyrediyordum. Hava durumunda görülen olası yağmur ve rüzgâr uyarılarını evden çıkmadan önce hava durumuna bakmayan insanlar için tabela halinde sahilin girişine asıyorduk. O günlerden bir tanesinin içinde olduğumuz için denizde önceki günlerde yaşanan bir kalabalık yoktu. Böyle günlerde genellikle sahile sadece günlük yüzme antrenmanlarını yapanlar ve muhtemelen tabelayı dahi okumadan sıcaktan ötürü denize dalanlar olurdu. İnternette yaklaşık bir saat sonra kuvvetli rüzgâr ve yağmur olacağını okumuştum. Yaşadığımız şehir ekvator bölgesinde olduğundan dolayı genelde her ay yaz mevsimi gibi geçse de bazı haftalar beklenmedik kuvvetli yağışlar olabiliyordu. O yüzden burada yaşadığınız sürece her gün evden çıkmadan önce hava durumunu takip etmeniz şart.
Güneş gözlüğümü çıkardım ve hala kumsalda güneşlenen insanlara göz gezdirdim. İnsanlar eşyalarını topluyor ve sahilden ayrılıyorlardı. Bazıları hala içeceklerini yudumluyor ve öğle yemeklerini yiyorlardı. Baran ise bugün bar kısmında durmak yerine masalara siparişleri servis etmek için garson olarak çalışıyordu. Kokteyl hazırlamayı ve yemek yapmayı seviyor ve bar kısmından hoşlanıyordu ve neden garson olarak çalışmayı seçtiğini düşünüyordum. Muhtemelen birkaç elemanımız eksikti ve onların yerini doldurmak istiyordu.
Birkaç eleman üzerinde eşya olmayan şezlongları topladığında kumsalda sayılı kişinin kalmasını ve çalışanların çoğunun selam vererek gidişini izledim. Rüzgâr az da olsa esmeye başlamış ve kara bulutlar uzak mesafeden görülmeye başlamıştı. Denizden inatla çıkmayan birkaç kişiyi izledim. Gerçekten hava durumuna veya o lanet tabelaya bakmaya zahmet bile etmemişler miydi?
Baran'a kalan şezlongları kaldırmasında ve bar kısmını kapatmakta yardım etmek istiyordum. Yanımdaki dürbünü elime aldım ve birkaç dakika boyunca denizi izledim. Her zaman bunu birkaç dakika boyunca yapardım çünkü bazıları uzun süre dalar ve çıkmazlardı.
Denizde kimsenin kalmadığından emin olduğumda son kez saatime baktım ve zamanla yükselen dalgalarla beraber fırtınanın başlamasına on dakikadan az kaldığını anladım. Dalgalar gittikçe yükseliyor ve sörf dalgaları haline geliyordu fakat ben sörf yapmayı bilmiyordum.
Yanımdaki masaya koyduğum kremlerimi, gözlüğümü ve dürbünümü aldıktan sonra üzerime uzun tişörtümü giydim. Cankurtaran merdivenlerinden tek elimle inip kendimi kuma bıraktıktan sonra bar kısmına doğru ilerledim. Baran tezgâha yaslanmış ve sanki birkaç dakika sonra büyük bir kasırga başlamayacakmış gibi etrafına bakınıyordu. Çantamı elime alıp içine bütün eşyalarımı koyduktan sonra çantanın ağzını kapattım ve tekrar Baran'ın yanına gittim.
"Birkaç dakika içerisinde gitmezsek herhalde havada uçuşacağız." benim sanki yanında durduğumu yeni fark etmiş gibi sıçradı ve hafifçe başını salladı. Aklına takılan bir şeyleri çözmeye çalışıyor gibiydi.
"Anlatmak ister misin?" derin bir iç çekti ve kolunu omzuma attı.
"Geçen hafta gelen pisliği hatırlıyor musun?"
Sorusuyla birlikte kaşlarım çatıldı. "Ne olmuş ona?"
Tekrar iç çekti. "Sanki... Son bir haftadır olması gereken bir şey olmuş gibi hissediyorum. O kavga yaşandıktan sonra."
"İyi olduğuna emin misin Baran? O kavga sadece anlamsız bir olaydan ibaretti. O adam plajdan ayrılırken sana bir şeyler mi söyledi?"
Rüzgâr artık saçlarımı savurmaya başlamıştı. "O değil... Fakat bir şeyler olduğuna..." Baran hızla arkasını döndü ve sonra tekrar bana baktı. "Sesi duydun mu?"
Onun baktığı yere baktım ve bahsettiği sesi duymaya çalıştım fakat herhangi bir şey ne duyuyor ne de görüyordum.
"Hena... Gözlüklerim nerede?" bu soruyu o kadar gergin ve bir o kadar sakin bir sesle sormuştu ki tüylerim ürpermişti.
"Bilmiyorum... Neler oluyor?"
"Lenslerimi getirmedim Hena. Gözlüğümün burada olması gerekiyor!" sırayla çantalarımızı karıştırırken rüzgârın esme hızının arttığını hissettim.
"Lanet gözlükler olmadan uzağı nasıl göreceğim!" Baran bar kısmındaki bütün her şeyi yere dökerken onun neden bu kadar delirdiğini anlayamıyordum.
"Baran sakin ol. Neden gözlüklerini bu kadar çok istiyorsun?" Baran'ın saniyeler içerisinde denize doğru koşuşunu ve denizde yüzmeye başladığını gördüm. Daha arkasından bağıramadan uzaklaşırken dalgalara doğru yaklaştım ve Baran'ın nereye gittiğini görmek için sağa sola bakınıyordum.
"Baran!" bağırmaya çalıştım fakat başka bir çığlık kulaklarımı doldurdu. Bu Baran'ın çığlığı değildi. Bu bir kızın çığlığıydı.
Bu çığlıktan sonra başka hiçbir ses dahi duymadım. Tek duyduğum şey rüzgârın uğultusu ve büyük dalgaların karaya vuruş sesiydi.
İleride birkaç kez şimşek çaktı fakat ne Baran ne de başkası kıyıya geri gelmedi. Elimi alnıma dayadım ve bir şeyler düşünmeye çalıştım. Sakin olamıyordum. Kasırganın ele geçirdiği hava denizin dalgalarına da hâkimken ve o suyun içerisinde Baran varken mantıklı düşünemiyordum.
İlk aklıma gelen mantıklı çözüm acil durum hatlarından birini aramak olsa da bu havada hatların çekeceğinden pek emin değildim. Suya atlayıp onları bulana kadar yüzmeyi düşündüm fakat kocaman okyanusta onları bulamamakla kalmaz kendimi kaybedebilirdim.
Uzun dakikalar sonrası ilk gelen sesle beynim doğru çalışmaya başladı ve sesin geldiği yöne baktım. "Hena! Suni teneffüs yapabilecek misin?" Baran'ın sesini duymamla üzerimden tonlarca yük kalkmış gibi hissettim. Birkaç öksürme sesi de Baran'dan gelirken "Yapabilirim." dedim. Bana koşarak yaklaşmak istese ve buna bütün gücüyle uğraşsa da yorgunluktan bunu başaramıyor gibiydi. Kısa bir süre sonra kıyıya ulaştıklarında hızla yanlarına koştum ve Baran'ın kızı kuma yatırmasını izledim.
"Çok fazla su yutmuş gibi görünüyor ve kesik kesik nefes alabiliyor. Nabzı çok düşük o yüzden sadece yuttuğu suyu çıkardığında uyanır mı emin değilim. Yüzerken nefessiz kaldığım için bunu senin yapman gerekiyor."
Cankurtaranlık görevine beni almadan önce uzun süre eğitim görmüştüm. Baran tıp okuduğu için zamanla bana gördüğüm eğitimden daha fazlasını öğretmişti.
Kumda diz çöktüm ve kızın üzerine eğildiğimde beni durduran şey suni teneffüsü bilmemem değildi. Stres olmamış veya panik de yapmamıştım. Öylece duruyor ve kesik nefeslerle kızı izliyordum. Sapsarı uzun saçlarını ve bakımlı cildine bakıyordum. Dalgaların şiddetli sesi ve bütün o sesler susmuştu sanki. Baran beni dürtüyordu fakat ben konuşmak istememe rağmen konuşamıyordum. Kelimeler sanki ağzımdan çıkmak istemiyormuş gibi oraya tıkılmışlardı.
Baran beni sarsmayı bıraktığında birkaç kere derin nefes alıp nefeslerini düzenlemeye çalıştı. Ardından kıza doğru eğildi ve sol eli ile burun deliklerini sıktı. Birkaç kere dudaklarına yaklaşıp hava üflerken aynı hareketi tekrarladı ve saniyeler ilk kez dakikalara dönüştü. Neler döndüğünü idrak etmem sanki yıllarımı almış gibi hissettim. Yanlış görmüyordum. Kızın boynundaki dövme bir ejderha dövmesiydi ve benim ve Baran'ın dövmesiyle aynıydı.