İçeriğe geç

Namlu ve Kefaret

Bölüm 3 · 20 dk okuma

Namlu ve Kefaret

Bölüm 3

Duvarların Ardında

Dizlerim sertçe soğuk parkeye çarptığında, gözlerimin önündeki sis perdesi iyice kalınlaşmıştı. Boynumdaki kablo nefesimi tamamen kesmek üzereydi, ciğerlerim son bir umutla havaya çırpınıyordu. Tam her şeyin bittiğini düşündüğüm, bilincimi tamamen karanlığa teslim edeceğim o son salisede... Odadaki gün ışığı aniden yarıldı. Kapı büyük bir gürültüyle sonuna kadar açıldı.

İçeri fırlayan uzun boylu siluet, saliseler içinde üzerimize çullandı. Boynumdaki o ölümcül baskı bir anda ortadan kalktı. Kabloyu tutan o çelik gibi eller, arkamdaki adamın bileklerini muazzam bir hızla kavramıştı. Kendimi yerde bulup öksürerek nefes almaya çalışırken, gözlerimi zar zor aralayıp karşımda dönen mücadeleye baktım.

Gelen adam, o darmadağınık gece karası dalgalı saçları ve mermer gibi sert, köşeli çene hattıyla adeta gölgelerden fırlamış gibi duruyordu. Siyah ceketinin altındaki siyah gömleğinin düğmeleri hafifçe aralanmıştı. İnanılmaz bir güce sahipti ama hastaya vurmadı, ona hiçbir şekilde zarar vermeye çalışmadı. Çünkü onun zihinsel olarak rahatsız, kontrolsüz bir hasta olduğunu biliyordu. Çok daha profesyonel ve kontrollü bir hamle yaptı. Hızla hastanın arkasına geçti. Adamın kör bir öfkeyle savrulan kollarını tek bir hamlede yakalayıp arkasında birleştirdi. Hastayı arkadan sımsıkı kavrayarak kollarını kilitledi. Gözü dönmüş hasta, bu kırılmaz tutuş karşısında öfkeyle homurdanarak delice çırpınmaya, adamın kollarının arasında kurtulmak için debelenmeye başladı. Ancak arkasındaki o heykelsi gücü milim bile sarsamıyordu. İkisinin düzensiz, hırıltılı nefes sesleri aydınlık odanın duvarlarında yankılanırken, boynumu tutarak doğrulmaya çalıştım. Adam hastayı tamamen sabitlemişti ama gözleri bir saniyeliğine yerdeki bana kaydı. Selin koşarak odadan içeri daldığında, arkasında nefes nefese kalmış iki hemşire belirdi. Selin yerdeki cam kırıklarını ve boynumdaki izleri gördüğü an çığlık atmamak için elini ağzına götürdü. Hemşirelerden biri zaman kaybetmeden cebinden çıkardığı şırıngayı hazırladı. Kollarının arasında delice çırpınan hastayı sımsıkı tutan o siyah ceketli adam, hamle yapması için hemşireye alan açtı. Hemşire, iğneyi hastanın omzuna hızlıca sapladı. İlacın etkisi saniyeler içinde kendini gösterdi. Hastanın delice çırpınan bedeni yavaş yavaş gevşedi, homurtuları kesildi ve başı öne doğru düştü an, darmadağınık siyah saçlı o gizemli adam, kollarının arasında tamamen bilincini kaybeden hastayı tek bir hamlede, adeta hiç zorlanmadan kucağına aldı. Güçlü adımlarla yatağa doğru yürüdü ve adamı dikkatlice dağınık çarşafların üzerine bıraktı. Üzerini örterken gözleri bir an bile yerdeki bana kaymadı; sanki orada hiç yokmuşum gibi soğuk ve profesyoneldi. Derin! Tanrım, iyi misin? Selin panik içinde yanıma çöküp kollarımı kavradı. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı, elleri titriyordu. Boynumdaki şerit halindeki ezik izlerine bakarken gözleri doldu. “Sana buraya gelmememiz gerektiğini söylemiştim! Yürü, hemen çıkıyoruz buradan,” diyerek beni koltuk altlarımdan kavrayıp yerdeki cam kırıklarının arasından ayağa kaldırdı. Bedenimdeki tüm güç çekilmiş gibiydi, ayaklarım yere sağlam basmıyordu. Selin ağırlığımı kendi üzerine alarak beni kapıya doğru yönlendirirken, başımı hafifçe omzumun üzerinden geriye doğru çevirdim. O siyah gömlekli adam, arkası bize dönük bir şekilde yatağın başında dikilmiş, uyuyan hastayı süzüyordu. Selin beni o aydınlık ama cehennemden farksız odadan hızla dışarıya çıkardı. Gri koridorun soğuk havası yüzüme çarparken, arkamızdaki 177 numaralı kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Selin, neredeyse tüm ağırlığımı kendi üzerine almış bir şekilde beni çıkışa doğru yönlendiriyordu. Bacaklarımın bağı çözülmüş gibiydi ama adımlarımı onun temposuna uydurmaya zorladım. Çok geçmeden hastanenin o basık, dezenfektan kokulu koridorlarından sıyrılıp bahçenin serin ve aydınlık havasına çıktık. Bahçedeki büyük çınarın gölgesine ulaştığımızda Selin beni yavaşça ahşap banklardan birine oturttu. Kendisi de yanıma çöküp ellerimi kavradı. Yüzü hâlâ kireç gibiydi. Gerçekten aklım çıktı Derin,” dedi, sesi titreyerek. “Alaz’la tam başhekimliğin oradan senin yanına dönüyorduk. O kırılma sesini duymasak ne olurdu düşünmek bile istemiyorum. Tam o sırada, adımlarını bizimle birlikte dışarıya taşımış olan o siyah ceketli siluet çınarın gölgesine doğru yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi koruyarak durdu. Darmadağınık siyah saçlarının altından, o yoğun ve keskin bakışlarını doğrudan gözlerime dikti. Yüzündeki o mermer gibi sert, köşeli hatlar milim bile oynamıyordu. Yurt dışından yeni döndüğünü, sırf ablasını staj yerinde görmek için bugün buraya geldiğini biliyordum ama şu an karşımda duran adam, Selin’in anlattığı o sıradan erkek kardeşten çok daha fazlasıydı. Yaydığı o hırçın sakinlik içimi ürpertiyordu.

Alaz, ceketinin cebine ellerini sokmak yerine, hastane çıkışında nereden aldığını fark etmediğim kapalı bir su şişesini bana doğru uzattı. Ses tonu pürüzsüz ama bir o kadar da ifadesizdi. İyi misin?” diye sordu, gözlerini boynumdaki o kırmızı şerit izlerinden ayırmadan. Uzattığı şişeyi titreyen parmaklarımla aldım. Soğuk plastik avucuma değerken başımı salladım. “İyiyim,” dedim, sesimi olabildiğince dik tutmaya çalışarak. “Sadece... Anlık bir dikkatsizlik. Alaz, cevabımın ardından dudaklarını hafifçe birbirine bastırdı. Yüzündeki o köşeli, sert hatlar milim bile oynamadı. Başka hiçbir şey söylemeden, siyah ceketinin ceplerine ellerini soktu ve bakışlarını benden çekip hastanenin duvarlarına doğru çevirdi. Sakin ve mesafeli duruşunu koruyordu. Selin, kardeşinin bu sessiz tavrına aldırış etmeden hızla araya girdi ellerini beline koyup kaşlarını çattı, gözlerini doğrudan gözlerime dikti. “Peki o odada ne işin vardı senin?” diye sordu, sesindeki endişe yavaş yavaş sorgulayıcı bir tona dönüyordu. “Bana tuvalete gideceğini söylemiştin Derin. 177 numaralı ağır hastanın olduğu odada ne arıyordun? Boğazımdaki sızıya rağmen yüzüme mahcup ama hafif bir tebessüm yerleştirdim tabiki yalan söyleyecektim. “Evet, tam tuvalete gidiyordum,” dedim, sesimi biraz olsun hafifleterek. “Ama tam koridorun sonuna yaklaşmışken içeriden hemşirenin yardım çığlığını, o gürültüyü duydum. Durum ciddi sandım, süper kahramanlık yapıp yardım edeyim derken... Günün sonunda yine yardıma en muhtaç olan ben oldum galiba. Adalet koruyuculuğum buraya kadarmış. Selin bu cevabım üzerine derin bir iç çekti, yüzündeki o gergin ifade yerini hafif bir pes etme gülüşüne bıraktı. “İlahi Derin, cidden delisin. Ucuz atlattığına dua et.”

Alaz’ın verdiği şişenin kapağını çevirip açtım. Soğuk sudan birkaç büyük yudum aldım. Su, boğazımdaki o yakıcı sızıyı biraz olsun hafifletmiş, kendime gelmemi sağlamıştı. Kapağı tekrar kapatıp şişeyi yanıma koydum. Bakışlarımı hastanenin duvarlarını seyreden Alaz’a çevirdim. Ona doğru bir adım atıp, titrememesine özen gösterdiğim sağ elimi ileriye doğru uzattım. Yüzüme samimi bir tebessüm yerleştirmeye çalıştım. Merhaba, ben Derin,” dedim, sesimin pürüzsüz çıkmasına gayret ederek. “Sen de benim bugünkü kahramanım Alaz olmalısın. Selin senden çok bahsetti, sonunda tanışabildik. Alaz, uzattığım elime ve ardından doğrudan gözlerimin içine baktı. O darmadağınık siyah saçlarının altındaki keskin çehresinde yine o kibirli ve hırçın sakinlik vardı. Birkaç saniyelik bir duraksamanın ardından, elini cebinden çıkarıp elimi kavradı. Parmakları mermer gibi sert ve şaşırtıcı derecede sıcaktı. Tutuşu kısa ama güçlüydü. Memnun oldum,” dedi Alaz. Ses tonu yine o pürüzsüz ve mesafeli yapısını koruyordu. Dudaklarının kenarı çok hafif, neredeyse belirsiz bir şekilde yukarı kıvrıldı. “Ama kahramanlık kısmını abartmayalım. Ben sadece doğru zamanda doğru kapının önündeydim. Selin ikimizin bu tanışmasını izlerken kollarını göğsünde birleştirdi, yüzünde nihayet rahatlamış bir ifade belirdi. “Sonunda tanışabildiniz ama tanışma mekanınızın bir akıl hastanesi koridoru olacağını ben bile tahmin edemezdim,” diye takıldı. Alaz elimi bıraktıktan sonra tekrar siyah ceketinin ceplerine döndü. Gözlerini üzerimden çekmeden önce son kez başını hafifçe salladı. Aramızdaki o ilk resmi diyalog bitmişti ama onun o sakin, mesafeli duruşu bahçenin aydınlık havasında bile etkisini hissettirmeye devam ediyordu.

Selin, Alaz’la olan kısa tanışmamızın ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi. Endişeli ifadesi tam olarak dağılmamış gibiydi. “Bak ne diyeceğim,” dedi koluma hafifçe dokunarak. “Seni bu halde eve gönderip babanın karşısına çıkartamam. Adam savcı, boynundaki şu izleri gördüğü an hastaneyi ayağa kaldırır. Gel bugün bize gidelim, biraz dinlenirsin. Hem Alaz da yurt dışından yeni geldi, birlikte vakit geçirmiş oluruz. Boğazımdaki sızıyı ve babamın onca soruları göz önünde bulundurursak Selin’in bu teklifi bana da mantıklı geldi. “Peki,” dedim kafamı sallayarak. “Babama bir mesaj atıp kütüphanede kalacağımı söylerim. ”Harika,” diyerek gülümsedi Selin ve arkasında ağaç gibi dikilen kardeşine döndü. “Alaz, sen otoparka geçip arabayı getirsene. Biz de ana kapıya doğru yavaş yavaş yürüyelim. Alaz hiçbir şey söylemeden sadece başını hafifçe salladı. Siyah ceketinin ceplerindeki ellerini çıkarmadan, o sert ve uzun adımlarıyla otopark yönüne doğru ilerledi. Biz de Selin’le birlikte bahçe yolundan hastanenin ana çıkış kapısına doğru yürümeye başladık. Birkaç dakika sonra Alaz’ın getirdiği siyah, parlak araba önümüzde durdu. Selin hemen ön yolcu koltuğunun kapısını açıp oturdu. Ben ise arka kapıyı açarak arka koltuktaki yerimi aldım. Koltuğa yerleşip kapıyı kapattığımda, arabanın içindeki o taze deri ve hafif odunsu koku burnuma doldu. Alaz dikiz aynasından kısa bir an arkaya, bana baktı. Göz göze geldiğimiz o salisede aynadaki bakışlarını hemen yola çevirdi ve vitesi büyüterek arabayı hareket ettirdi. Yolculuk boyunca Selin ön koltukta sürekli konuşuyor, hastanedeki diğer stajyerlerden ve derslerden bahsediyordu. Alaz ise sadece yola odaklanmış, arada bir Selli’nin kısa cevaplar vererek arabayı sürüyordu. Kısa bir süre sonra araba Selinlerin oturduğu apartmanın önünde durdu. Alaz motoru stop ettirdiğinde Selin emniyet kemerini çözüp arkaya döndü. “Geldik bile. Hadi bakalım, yukarı çıkıp sana güzel bir bitki çayı yapayım da şu sesin biraz düzelsin,” dedi neşeyle. Arabadan indik ve apartmanın merdivenlerini tırmanıp eve girdik. Selin çantasını vestiyere fırlatıp doğrudan mutfağa yöneldi. “Siz salona geçin, ben hemen çayları koyuyorum!” diye arkasından seslendi. Salona geçtiğimde Alaz ceketini koltuğun kenarına bırakmıştı. Siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlarken pencerenin yanındaki tekli koltuğa doğru ilerledi. Ben de hemen karşısındaki geniş koltuğa iliştim. Oda bir anda ikimizin arasındaki o mesafeli sessizliğe gömülmüştü. Alaz oturduğu yerde arkasına yaslandı, keskin çene hattını hafifçe yukarı kaldırarak doğrudan gözlerimin içine baktı. “Hukuk okuyorsun yani,” dedi, ses tonu yine o pürüzsüz ve sakin yapısını koruyordu. “Savcı kızı adalet dağıtmak için fazla acele ediyor gibi.” Oturduğum koltukta hafifçe arkama yaslandım. Bacak bacak üstüne atarken, dudaklarımın kenarına alaycı bir tebessüm yerleştirdim. Bakışlarımı onun o keskin, mermer gibi sert yüzünde gezdirdim. Acele etmek mi?” dedim, sesimdeki sızıyı gizleyen hafif ve iğneleyici bir tonla. “Biz ona adliyede ‘hızlı adalet’ diyoruz Alaz. Malum, suçlular dışarıda elini kolunu sallayarak gezerken, savcı kızlarının kütüphane köşelerinde dirsek çürütmesini bekleyemeyiz. Hem bakarsın bir gün yolun adliyeye düşer, o zaman erkenden müdahale etmenin ne kadar hayat kurtarıcı olduğunu daha iyi anlarsın. Alaz, katladığı gömlek kollarından bakışlarını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti. Yüzündeki o kibirli ifade milim bile oynamadı ama gözlerinde hırçın bir parıltı belirdi. Benim bu alaycı ve meydan okuyan tavrımı yadırgamışa benzemiyordu. Dudakları hafifçe kıvrıldı, oturduğu tekli koltukta öne doğru eğilerek dirseklerini dizlerine dayadı. “Hızlı adalet, genelde arkasında çok fazla enkaz bırakır Derin,” dedi, sesindeki o pürüzsüz sakinliği bozmadan. “Bugün o enkazın altında kalmaktan son anda kurtulmuş biri için fazla cesur konuşuyorsun. ”Cesaret değil, meslek hastalığı diyelim,” diyerek omzumu silktim, alaycı tonumu korumaya dikkat ederek. “Ayrıca enkaz altında kalmadım. Sadece... Olay yerini yakından incelemeyi seviyorum. Karşıma aniden çıkan kahramanlar olmasa da bir şekilde yolumu bulurdum.”

Tam o sırada mutfaktan gelen bardak tıkırtıları yaklaştı ve Selin, elindeki tepsiyle salona daldı. İkimizin arasındaki o gergin ve alaycı havayı anında bölen bir neşeyle tepsiyi ortadaki sehpaya bıraktı. Evet, bitki çaylarınız geldi!” diyerek dumanı tüten kupalardan birini bana, diğerini de Alaz’a doğru uzattı. Kendisi de koltuğun kenarına, hemen yanıma ilişti. “Eee, ben mutfaktayken ne konuşuyordunuz bakalım? Alaz, umarım kıza yine o soğuk ve tuhaf esprilerinden yapıp canını sıkmamışsındır. ”Yok,” dedim kupayı iki avcumun arasına alarak. Sıcak porselen, buz kesmiş parmaklarımı anında ısıtmıştı. Alaz’a doğru bakıp alaycı gülümsememi korudum. “Kardeşin sadece hukuk sistemimiz üzerine derin fikirlerini paylaşıyordu. Adaletin hızından biraz endişeli kendisi. Selin gözlerini devirerek Alaz’a dik dik baktı. “Aman Alaz, her şeye bir kulp bulmasan şaşarım zaten. Kız bugün benim yüzümden ölümden döndü, sen hala adalet teorileri kasıyorsun.” Sonra hemen bana döndü, ses tonu yumuşadı. “İç hadi çayını Derin, boğazına çok iyi gelecek. Zencefil ve bal koydum, o kablonun izini anca yumuşatır. Alaz ise uzatılan kupayı aldıktan sonra tekrar koltuğuna yaslandı. Bakışlarını Selin’in üzerinden kaydırıp son bir kez bana sabitledi. Çayından sakin bir yudum alırken, o hırçın ve kibirli sakinliğiyle yüzündeki o belirsiz tebessümü koruyordu. Aramıza giren Selin sayesinde salondaki hava biraz olsun yumuşamıştı ama Alaz’ın pencereden sızan gün ışığının altındaki o keskin duruşu, sessizce bana meydan okumaya devam ediyordu.

Canım sıkılmaya şimdiden başlamıştı babam boynumdaki izi gördüğünde şimdiden ne yalanlar uydur ucamı düşünüyordum. Biraz olsa zihnimdeki sesleri susturmak için sehpanın üzerindeki televizyon kumandasına uzandım. Selin çayından bir yudum alırken, ben kumandanın düğmesine basıp ekranı açtım. Kanalları hızlı hızlı, üstünkörü değiştirmeye başladım. Renkli eğlence programları, gürültülü tartışmalar ekranda birer birer kayarken, haber kanallarından birinde beliren kırmızı renkli, büyük “SON DAKİKA” bandını görünce parmağım duraksadı. Ekranın altından geçen yazıyı okuduğum an boğazımdaki sızı yerini buz gibi bir donmaya bıraktı. Kameranın karşısındaki erkek muhabir, arkasında yükselen tarihi yapının önünde, elindeki mikrofonu sımsıkı tutmuş bir halde ciddi bir ses tonuyla konuşuyordu. Muhabirin arkasında ise mavi tepe lambaları dönen polis araçları ve olay yeri inceleme şeritleri vardı. İyi günler sevgili seyirciler. Şehrin tarihi dokusuyla bilinen Üsküdar ilçesindeki Kuzguncuk mahallesinden, Aya Panteleymon Kilisesi’nin önünden canlı yayınla karşınızdayız. Bugün öğle saatlerinde kilise görevlilerinin içeri girmesiyle ortaya çıkan korkunç cinayetin detayları netleşmeye başladı.

Edinilen ilk bilgilere göre, kilisenin rahibi, ibadethanenin içindeki vaftiz havuzunun yakınlarında hayatını kaybetmiş durumda bulundu. Yetkililer, cinayetin oldukça vahşi bir yöntemle işlendiğini belirtiyor. Rahibin tüm derisinin yüzüldüğü ve bedenin tuzlu su dolu bir düzeneğin içine bırakıldığı iddialar arasında. Olay yeri inceleme ekipleri ve cinayet büro amirliği kilise içinde ve çevresinde çok yönlü bir soruşturma yürütüyor. Henüz resmi bir açıklama yapılmazken, saldırının arkasındaki neden gizemini koruyor. Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz. “muhabirin sesi salonda yankılanırken ekran aniden kilisenin dış kapısından çıkarılan o siyah ceset torbasına odaklandı. İkinci kez karşıma çıkan o aynı siyah torba...

Hemen ardından ekran ikiye bölündü ve muhabirin yanındaki boşluğa maktulün vesikalık bir fotoğrafı yerleştirildi. Fotoğrafta, üzerinde dini kıyafetleri olan, yaşlıca, beyaz saçlı ve sert bakışlı bir adam duruyordu. Fotoğrafın hemen altında ise büyük harflerle ismi belirdi: PEDER GABRIEL LAURENT Gözlerimi ekrandaki o yabancı yüzden ve isimden ayıramadım. Peder Gabriel Laurent. Kimdi bu adam? Bir katil neden dünkü Arnavutköy cinayetinin hemen ardından, bugün de Kuzguncuk’taki bir kilise rahibini bu kadar vahşi bir yöntemle infaz etmişti? Dünkü seçilmiş öfke, bugün yerini dondurucu bir ritüele bırakmıştı. Katil arkasında bilmeceler, tüy kalemler bırakarak İstanbul’un altını üstüne getirirken, bu rahibin canını alarak hangi oyunun perdesini aralıyordu? Kumandayı tutan elim istemsizce titredi. Bakışlarımı ekrandan ayırmadan yutkunmaya çalıştım ama boğazım tamamen kurumuştu. Salondaki aydınlık hava bir anda dünkü o ağır ve kasvetli cinayet mahallinin kokusuyla dolmuş gibi hissettim.

Televizyon ekranındaki fotoğraf saniyelerce kalırken salonda adeta ölümcül bir sessizlik oldu. Az önce çay bardağını neşeyle kavrayan Selin, elindeki kupayı sehpaya bırakırken gözlerini fal taşı gibi açmış, ekrana bakıyordu. Yüzündeki o neşeli stajyer maskesi anında silinmişti.

“İnanamıyorum...” diye fısıldadı Selin, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Daha dün akıl hastanesindeki o deliliği konuşuyorduk, bugün şehrin göbeğinde bir kilise rahibinin derisini yüzüp vaftiz havuzuna koymuşlar. İstanbul iyice çıldırdı.”

Oturduğum yerde donakalmıştım. Bakışlarımı ekrandaki o Peder Gabriel Laurent yazısından ayıramıyordum. Katil dünkü Arnavutköy cinayetinin hemen ardından, bugün de Üsküdar’daki bir kilise rahibini kendi kutsal havuzunda, tuzlu suyun içinde acıyla inleterek infaz etmişti. Bu sıradan bir delilik değildi; her kurbana özel, onun günahını yüzüne vuran dondurucu bir tasarımdı. Katil arkasında bilmeceler, tüy kalemler bırakarak İstanbul’un altını üstüne getirirken, bu rahibin canını alarak hangi oyunun perdesini aralıyordu? Ve en önemlisi, beni bu oyunun neresinde konumlandırıyordu?

“Çılgınlık falan değil bu,” dedi bir ses.

Başımı hızla çevirdim. Alaz, oturduğu tekli koltukta arkasına yaslanmış, elindeki bitki çayı kupasını parmaklarının arasında yavaşça çeviriyordu. O darmadağınık siyah saçlarının altındaki keskin, mermer gibi sert yüzünde yine o kibirli ve hırçın sakinlik vardı. Gözlerini televizyondan ayırıp doğrudan bana dikti. Ses tonu buz gibi pürüzsüzdü.

“Bu bir mesaj,” diye devam etti Alaz, gözlerini gözlerime kenetleyerek. “Adamı yada her kimse sadece öldürmemişler. Kendi kutsal mekanında, insanları temizlediği o vaftiz havuzunda tuzla acı çektirerek cezalandırmışlar. Bu bir ceza değil, bir arınma ayini. Katil arkasında büyük bir enkaz bırakıyor ve bir sonraki adımı için birilerinin bunu izlemesini istiyor.”

Alaz’ın bu doğrudan ve keskin tespitiyle odadaki hava iyice ağırlaştı. Cümlesini kurarken dudaklarının kenarında beliren o hafif, belirsiz kıvrılma içimi ürpertti. Haber kanalının parlak ışığı aydınlık salonu doldururken, cebimdeki o “177” yazılı kâğıdın varlığı aniden tenimi yakmaya başladı. Alaz’ın gözlerimin içine bakarak kurduğu o dondurucu cümleler salonda yankılanırken, daha fazla orada kalamayacağımı anladım. Avuçlarımın arasında duran sıcak çay kupasını tek bir yudum bile almadan ortadaki sehpaya bıraktım. Bedenimdeki tüm hücreler aniden alarma geçmişti.

Hızla ayağa kalktım. Selin şaşkınlıkla başını kaldırıp bana baktı. “Derin? Nereye, çayını bile içmedin?” dedi.

“Benim hemen eve gitmem lazım Selin,” dedim, sesimi olabildiğince düz ve kararlı tutmaya çalışarak. “Babam adliyeden dönmeden evde olmalıyım. Yoksa durumu açıklayamam.”

Salondan antreye doğru adımlarken Selin de arkamdan kalktı. Vestiyerin yanına geldiğimde gözüm askıda duran, Selin’e ait o geniş fulara takıldı. Alaz’ın ve yoldaki insanların boynumdaki o korkunç kablo izlerini görmesini engellemek, o ezik morluklarını saklamak için en mantıklı şey buydu. Elim hemen askıya uzandı, kumaşı çekip aldım. Selin’in şaşkın bakışları altında fuları boynuma doladım, izlerin tamamen kapandığından emin olacak şekilde sıkıca bağladım.

“Derin, dur bari Alaz seni arabayla bıraksın, bu halde...” diye üsteledi Selin, kolumu yakalamaya çalışarak.

“Gerek yok, gerçekten iyiyim. Metroyla hemen geçerim,” diyerek onu durdurdum. Arkamı dönüp salona doğru kısa bir bakış attım. Alaz, oturduğu tekli koltukta elindeki kupayla öylece kalmıştı. O darmadağınık siyah saçlarının altındaki keskin, mermer yüzüyle arkamdan beni izliyordu. Bakışlarında yine o meydan okuyan hırçın sakinlik vardı ama tek bir kelime bile etmedi.

“Yarın okulda görüşürüz,” diyerek Selin’in yanağına hızlı bir öpücük kondurdum. Vestiyerden çantamı kaptığım gibi daire kapısını açtım ve kendimi apartman merdivenlerine attım.

Kapı arkamdan kapandığı an adımlarımı daha da hızlandırdım. Apartmandan çıkıp İstanbul’un o hareketli caddesine adım attığımda, boynumdaki fuların kumaşı morluklarıma sürttükçe canım yanıyordu ama bunu düşünecek durumda değildim. Aklımda sadece o haber kanalındaki Peder Gabriel Laurent’in sert vesikalık fotoğrafı ve mermer vaftiz havuzunun içindeki o dondurucu tuzlu su görüntüsü vardı. Katil bir günde ikinci canı almıştı. Hızla metro istasyonuna doğru yürürken, evdeki odama yerleştirdiğim o küçük casus kamerayı düşündüm. Eve gidip o kayıtları açmaktan başka hiçbir amacım kalmamıştı. Metrodaki o kalabalığı, insanların anlamsız koşturmacasını ve eve giden o uzun yolları nasıl geçtiğimi fark etmedim. Zihnim o kadar hızlı dönüyordu ki, kendime geldiğimde apartman kapısını açmış ve merdivenleri hızla tırmanıyordum. Eve girdiğimde içeride çıt çıkmıyordu; babasının çalışma odasının kapısı kapalıydı, muhtemelen adliyedeki o yoğun mesaisi henüz bitmemişti. Bu durum benim için bulunmaz bir fırsattı.

Adımlarımı belli etmemeye çalışarak hızla üst kata, kendi odama çıktım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz anahtarı yuvasında iki kez çevirdim. Boynumdaki fuları aceleyle çözüp yatağın üzerine fırlattım. Boğazımdaki sızı hâlâ yerindeydi ama şu an acıyı düşünecek vaktim yoktu.

Doğrudan masamın üzerindeki o dekoratif saksıya yöneldim. Parmaklarım dalların ve kurumuş yaprakların arasına süzüldü ve sabah titizlikle yerleştirdiğim o küçük casus kamerayı yerinden çıkardım. Kamerayı hızla bilgisayarıma bağladım. Ekranın beyaz ışığı yüzümü aydınlatırken kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Dün gece kilitli odama girip yatağıma o tüy kalemi bırakan gölgeyi, belki de bugün tekrar gelmişse, bu kayıtlarda yakalayacaktım.

Dosyayı açtım ve sabah evden çıktığım andan itibaren başlayan video kaydını oynattım.

Nefesimi tutmuş, gözlerimi ekrana dikmiştim. Görüntüyü hızla ileri sarmaya başladım. Dakikalar, saatler ekranda hızla akıp gidiyordu. Ancak ekranda tuhaf bir tekinsizlik vardı. Görüntü tamamen sessizdi ve ne odamın kapısı açılıyor ne perdeler kıpırdıyor ne de içeri giren bir gölge beliriyordu. Odamda ne gelen vardı ne de giden. Sabaha karşı odanın içine sızan güneş ışığının açısı değişiyor, gölgeler yavaşça yer değiştiriyor ama oda tamamen boş, el değmemiş bir şekilde duruyordu.

Dosyanın son saniyelerine kadar geldiğimde görüntüyü normal hızına aldım. Ekran kararmadan hemen önce, az önce odanın kapısını açıp içeri girdiğim o an belirdi. Kendi yansımamı ekranda gördüm. Kameranın açısında hiçbir kesinti, hiçbir silinme izi yoktu.

Bilgisayarın faresini tutan elim havada asılı kaldı. Sırtımdan aşağı buz gibi bir ter damlasının süzüldüğünü hissettim. Eğer odam tamamen boş kaldıysa, içeriye hiç kimse girmediyse, cebimdeki o “177” yazılı not oraya nasıl girmişti? Katil benim etrafımda nasıl bu kadar kusursuz bir duvar örmüştü? Zihnimdeki karmaşayı susturmaya çalışarak video kaydını en başa aldım. Gözlerimi ekrandan milim bile ayırmadan, bu kez görüntüyü hiç ileri sarmadan normal hızında tekrar oynattım. Kesinlikle kaçırdığım bir şey olmalıydı.

Sessiz dakikalar ekranda tek tek akarken, öğle saatlerine doğru olan kayıtta nihayet o anı yakaladım.

Odamın tül perdesi hafifçe havalandı. Ardından, sabah sıkı sıkıya kapattığımdan emin olduğum penceremin aralık duran o incecik boşluğundan içeriye siyah bir gölge süzüldü. Bu, dünkü o Arnavutköy’deki cinayet mahallinde gördüğüm, gece karası tüyleri parıldayan saksağanın ta kendisiydi.

Kuş, penceremin pervazına tünedikten sonra odanın içinde kısa bir tur attı. Kanat çırpışları ekranda tamamen sessiz bir film gibi akıyordu. Ardından yatağımın üzerine doğru süzüldü. Tam o saniyede, gagasında sıkıştırdığı küçük, katlanmış beyaz bir kâğıt parçasını serbest bıraktı. Kâğıt, yatağımın örtüsünden kayarak, çarşafın kenarından süzüldü ve yatağın tam altına doğru kayarak gözden kayboldu.

Kuş, vazifesini tamamlamış gibi başını hafifçe yana eğdi, doğrudan kameranın gizlendiği saksıya doğru kısa bir bakış attı. Sanki orada izlendiğini biliyor gibiydi. Hemen ardından arkasını döndü, geldiği o dar pencere boşluğundan kanat çırparak gökyüzünün maviliğinde uçup gitti. Ekran, odamın o eski, hareketsiz sessizliğine geri döndü.

Bilgisayarın ekranından başımı kaldırdım. Bakışlarım yavaşça bilgisayar masasından yatağımın altına doğru kaydı. Katil odama pencereleri, kilitleri aşarak girmemişti. Benim adımlarımı, cebime girecek notları bir kuşun kanatlarına fısıldayarak yönetmişti.

Hızla yatağın yanına doğru diz çöktüm. Kalbimin güm güm vuran sesi odada yankılanırken, yorganın sarkan kenarını yukarı doğru kaldırdım ve yatağın altındaki o karanlık boşluğa doğru elimi uzattım. Yatağa oturup kâğıttı açıp okudum

Sana ikinci hediyemi Üsküdar’ın kalbinde, kutsal bir havuzun içinde bıraktım, sarı papatyam.

Televizyon ekranında gördüğün o kutsal maskeli adam, Peder Gabriel, aslında geçmişin en kirli gölgelerinden biri. Orta yaşlarındayken, yedi yaşındaki bir kız çocuğunun dünyasını karartan, o karanlık sokakta annenin çığlıklarını boğan o yedi canavardan ikincisiydi.

Günahlarını unutturmak, adaletten kaçmak ve kendini temize çıkarmak için bir kilisenin duvarları arkasına sığındı. Yıllarca insanları kutsal suyla vaftiz edip arındırırken, kendi ellerindeki kanı gizleyebileceğini sandı. Ama sığındığı o duvarlar bile onun gerçek kimliğini benden saklayamadı.

Ben de ona hak ettiği arınmayı sundum. Yalanlarla kaplı derisini yüzdüm ve onu kendi mermer havuzunda, yoğun bir tuzlu suyun içinde günahlarıyla baş başa bıraktım. Kutsal suyun temizleyemediği o ruhu, ancak bu tuzlu suyun acısı arındırır.

Bu oyun sıradan bir intikam değil Derin, bu yavaş yavaş tamamlanan bir kefaret tablosu. Merakın seni bana getirecek demiştim. Şimdi geriye beş isim kaldı bir sonraki bilmeceyi duymaya hazır mısın?

Kâğıdı tutan ellerim öyle bir titredi ki, not parmaklarımın arasından kayıp dizlerimin üzerine düştü. Gözlerim odanın boşluğunda asılı kaldı. Şok dalgası tüm bedenimi felç etmiş gibiydi.

Sarı papatyam...

Daha dün, annemin mezarı başında toprağa ektiğim o taze papatyaları benden başka kimse bilemezdi. Babam adliyeye gitmişti, Selin çoktan ayrılmıştı. Katil oradaydı. Beni servi ağaçlarının arkasından, o siyah ve dilsiz gölgelerin arasından izlemişti. Attığım her adımı, döktüğüm her gözyaşını biliyordu.

Ve Peder Gabriel... Televizyonda sadece yabancı bir maktul olarak baktığım o adam, yedi yaşımda hayatımı, çocukluğumu elimden alan o yedi canavardan ikincisiydi. Delil yetersizliğinden kapanan o davanın, annemin yarım kalan adaletinin gölgesiydi. Katil onu bulmuş, yalanlarla dolu derisini yüzmüş ve kutsal suyla yıkadığı günahlarını tuzlu suyla cezalandırmıştı.

“İki kişi gitti,” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim odanın duvarlarına çarpıp bana geri döndü ama dünkü o korku yoktu içimde. Bu kez saf, dondurucu bir şaşkınlık ve dehşet vardı. Katil bana çalışıyordu. Benim adıma, benim veremediğim o adaleti İstanbul’un göbeğinde, kanla ve kefaretle sağlıyordu. Beş isim kalmıştı. Beş canavar daha bu şehirde nefes alıyordu ve katil benden bu vahşeti, bu kanlı tabloyu saniye saniye izlememi istiyordu.

Şok dalgası yavaşça yerini buz gibi bir odaklanmaya bırakırken, mektubun en altındaki o son kısmı, katilin bana bıraktığı yeni bilmeceyi okumaya devam ettim. Harfler kararlı ve sert çizgilerle kâğıda dökülmüştü:

“Bana giren, bir sınırı geçtiğini anlamaz. Çünkü sınırlarım görünmezdir. İçimde hiçbir şey aynı yerde kalmaz; uzak sandığın yakın, yakın sandığın ise çoktan geride kalmıştır. Bazen gökyüzü üzerimdedir, bazen yalnızca küçük parçaları görünür. Sessiz olduğum sanılır, ama susmam. Bende kaybolmak için yönünü şaşırmana gerek yoktur. Bazen doğru yöne yürümek seni daha da uzağa götürür. Beni terk ettiğini düşündüğünde bile üzerimde bıraktığın izler senden önce çıkmış olabilir. Ben neyim?”

A. K. D

Mektup bu soruyla bitiyordu kâğıdı parmaklarımın arasında sıkıştırırken kelimeleri zihnimde tek tek tartmaya başladım. Sınırları görünmez olan, içindeki hiçbir şeyin aynı yerde kalmadığı bir yer... Uzak sandığın yakın, yakın sandığın ise çoktan geride kalmıştır. Gökyüzünün bazen üzerinde olduğu, bazen ise sadece küçük parçalarının göründüğü o tekinsiz boşluk.

Sessiz olduğu sanılan ama susmayan bir yapı. Doğru yöne yürürken bile insanı daha da uzağa götüren, insanı yönünü şaşırmadan da içinde kaybeden bir bilmece. Ve en vurucu satır: Üzerimde bıraktığın izler senden önce çıkmış olabilir.

Başımı kaldırıp odamın kilitli kapısına, ardından pencereden dışarıda uzanan İstanbul sokaklarına baktım. Katil beni ilk bilmeceyle Erenköy’ün o gri hastane duvarlarına, deliliğin tam ortasına çekmişti. Şimdi ise çok daha büyük, çok daha akışkan ve görünmez sınırları olan bir yeri işaret ediyordu. Bu yeni koordinat, annemin hayatını çalmış olan o kalan beş canavardan üçüncüsüne açılan kapıydı.

Kitapta bulunan Aya Panteleymon Kilisesi: İstanbul Kuzguncuk’ta bulunan, Aziz Panteleimon’a adanmış tarihi bir Rum Ortodoks kilisesidir. 19. yüzyılda inşa edilmiş ve günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Vaftiz havuzu: Hristiyanlıkta vaftiz töreninin gerçekleştirildiği, suyla doldurulan kutsal bölümdür. Bazı kiliselerde havuza basamaklarla inilerek tamamen suya girilebilir.

Bölüm sonu

2 yorum