İçeriğe geç

Namlu ve Kefaret

Bölüm 4 · 16 dk okuma

Namlu ve Kefaret

Bölüm 4

Aynadaki yabancı

Kelimeler zihnimin içinde birer girdap gibi dönüyor, ama hiçbir yere bağlanmıyordu. Görünmez sınırlar, yer değiştiren yakınlıklar, sessiz ama susmayan bir boşluk... Kafamın içi o kadar doluydu ki, düşüncelerimin ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Not kâğıdını masanın üzerine bırakıp kendimi yatağa fırlattım. Sırtüstü uzanıp gözlerimi odanın bembeyaz tavanına diktim. Boğazımdaki o ezik izleri, yatağın şiltesine gömüldükçe daha da çok sızlıyordu. Göz kapaklarımın arkasında, az önce haberlerde izlediğim Peder Gabriel ’in mermer vaftiz havuzunun içindeki derisi yüzülmüş görüntüsü canlanıyordu. Hemen ardından Erenköy’ün o loş odasında beni boğmaya çalışan hastanın hırıltısı ve tam bilincim kapanırken odaya dalan o siyah postallı gölge... Alaz’ın salonda bana attığı o keskin, hırçın bakışlar... Her şey birbirine girmişti. İstanbul’un üzerine çöken bu kanlı labirentin içinde kayboluyordum. Yatakta yavaşça yana doğru döndüm. Bakışlarım komodinin üzerinde duran o eski, gümüş çerçeveli annenin fotoğrafına kaydı. Elimi uzatıp çerçeveyi yavaşça kavradım, göğsümün üzerine koyarak tekrar tavana döndüm. Fotoğraftaki o sıcak, huzurlu gülüşüne baktım. Yedi yaşındayken elimden kayıp giden, o karanlık gecede çığlıkları şehrin sokaklarında boğulan annem...İçimde devasa bir çatışma patlak verdi. Kalbim iki farklı yöne doğru yırtılıyor gibiydi. Hukuk fakültesinin amfilerinde, o parlak ışıkların altında saatlerce adalet teorileri dinleyen, kanun maddelerini ezberleyen Derin; şu an bir katilin arkasında bıraktığı cesetleri, kanlı kefaret haritalarını takip ediyordu. Ben hukukun, mahkemelerin, babamın inandığı o adaletin peşinden gitmesi gereken bir savcı kızıydım. Katilin elini kana bulayarak getirdiği bu vahşeti durdurmam, polise gitmem gerekirdi. Kanunlar bunu söylüyordu. Âmâ içimdeki o diğer ses, yedi yaşından beri göğsümün altında karanlıkta büyüyen o küçük kız çocuğu acımasızca fısıldadı: Hangi adalet? Yıllar önce delil yetersizliği deyip o davayı kapatan adalet mi? Annemin katillerini sokaklarda serbestçe gezdiren, o rahibi bir kilisenin arkasına gizleyen hukuk mu? Çerçeveyi parmaklarımın arasında sıktım, gözlerimden bir damla yaş şakağımdan aşağı süzüldü. A.K.D benim veremediğim, o hantal adliyenin koridorlarında çürüyen adaleti İstanbul’un göbeğinde kanla yazıyordu. İki canavar gitmişti, geriye beş isim kalmıştı. Bir yanım bu caniliğe ortak olmaktan, bu kanlı oyunun bir piyonu olmaktan ölesiye korkuyordu; diğer yanım ise o canavarların teker teker yok oluşunu dilsiz bir tatminle izliyordu. Ben kimdim? Adaleti korumaya çalışan bir hukukçu mu, yoksa bir katilin kanlı intikamına alkış tutan bir suç ortağı mı?

Ağır iç çatışmanın ardından yataktan yavaşça doğruldum. Odanın tavanını izlemek, annemin fotoğrafına bakıp acı çekmek şu an bana bir şey kazandırmayacaktı. Canımın sıkıntısını ve içimdeki o huzursuzluğu dağıtmak için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Yatağın üzerine fırlattığım o geniş fuları elime aldım. Aynanın karşısına geçip, şarj kablosunun boynumda bıraktığı o ince, kan kırmızısı ve mor ezik izlerini tamamen kapatacak şekilde kumaşı dikkatlice doladım. İzlerin hiçbir şekilde görünmediğinden emin olduktan sonra odamın kilidini açtım ve sessiz adımlarla alt kata, oturma odasına indim. Televizyonu açıp rastgele bir dizi başlattım. Ekrandaki renkli görüntüler akıp giderken, ben aslında hiçbirini görmüyor, zihnimde katilin o akışkan bilmecesini çözmeye çalışıyordum. Bir süre sonra dış kapının kilit sesi duyuldu. Babam adliyeden dönmüştü. Üzerindeki gri takım elbisenin ceketini vestiyere asıp oturma odasına girdiğinde yüzünde günün tüm yorgunluğu okunuyordu. Beni televizyonun karşısında görünce o asık suratlı savcı ifadesi anında dağıldı, gözlerinin içi güldü. Adımları bana doğru yöneldi. Koltuğun arkasından eğilip başımın üzerine sıcak, şefkatli bir öpücük kondurdu. Saçlarımın kokusunu içine çekerken, elini omzuma bıraktı. Erkencisin bakıyorum,” dedi, sesindeki o yorgun ama huzurlu tonla. Ardından dolanıp yanıma, koltuğa oturdu. Kravatını hafifçe gevşetip arkasına yaslandı. Bakışlarımı ekrandan çekip babama döndüm. Yüzündeki yeni kırışıklıkları, gözlerinin altındaki morlukları fark edince içimde tuhaf bir burukluk hissettim. Ben onun arkasından iş çeviriyor, cinayetlerin peşinden koşuyordum ama o benim sığındığım tek güvenli limandı. Dizi izliyordum öyle, canım sıkıldı,” dedim, koltukta ona doğru biraz daha yanaşarak. Başımı yavaşça omzuna yasladım. Boynumdaki fuların morluklarıma baskı yapması canımı yaktı ama milim bile kıpırdamadım, bu anın bozulmasını istemiyordum. “Seni bekliyordum aslında. Doğru dürüst yüzünü göremiyorum ki artık. Babam derin bir iç çekip kolunu omzuma doladı, beni kendine doğru hafifçe çekti. “Haklısın be güzelim,” diye mırıldandı, sesi pişmanlık doluydu. “Adliyedeki dosyalar, bitmek bilmeyen davalar... Bu aralar seni çok yalnız bıraktım, farkındayım. Koca evde tek başına kalıyorsun. ”Yalnız kalmaktan çok, seninle vakit geçirmeyi özledim baba,” dedim, içimdeki o çocuksu özlemi saklamayarak. “Eskisi gibi oturtup kahve içemiyoruz, sohbet edemiyoruz. Sürekli bir koşturmaca içindeyiz. Bazen babamın bir savcı olduğunu unutup sadece benim babam olmasını istiyorum. Babam omzumu yavaşça sıktı, saçlarımı eliyle hafifçe düzeltti. “Evladının babasını özlemesi, bir babanın duyabileceği en ağır ama en güzel sitemmiş,” dedi, gözlerinde şefkatli bir tebessüm belirirken. “Söz veriyorum, şu önümdeki büyük davayı bir neticelendireyim, birkaç gün izin alacağım. Sadece ikimiz olacağız, eski günlerdeki gibi. Ne adliye, ne dosyalar... Söz mü? ”Söz,” dedim, gözlerimin dolmasını engellemeye çalışarak. Ekrandaki dizinin sesleri odayı doldururken, babamın göğsünde, o güvenli kolların arasında kalakaldım.

Ekrandaki dizinin sesleri odayı doldururken, babamın göğsünde, o güvenli kolların arasında bir süre öylece kaldım. Ama zihnimdeki o uğultuyu, boğazımdaki fuların altından sızlayan acıyı tamamen unutmak imkansızdı.”Baba,” dedim yavaşça doğrularak. “Ben mutfaktan bize atıştıracak bir şeyler getireyim. Kuruyemiş falan vardı sanki, yanına da soğuk bir şeyler açarım. ”Babam yorgun gözlerini ekrandan çekip bana gülümsedi. “İyi olur kızım, adliyede koşturmaktan ağzıma tek bir lokma koyamadım zaten. Koltuktan kalkıp mutfağa geçtim. Dolaptan büyük bir şişe soğuk kola çıkardım, iki geniş bardağa buz küpleriyle birlikte doldurdum. Çekmeceyi karıştırırken gözüme o büyük boy tuzlu çekirdek paketi çarptı. Tuzlu... Parmaklarım pakete dokunduğu an zihnimde aniden Kuzguncuk’taki o kilise belirdi. Peder Gabriel’ in derisi yüzülmüş bedeni ve mermer havuzun içindeki yoğun tuzlu su... Avucumun içindeki çekirdek paketini refleksle sıktım, içindeki tanelerin birbirine sürtünme sesi mutfağın sessizliğinde yankılandı. Derin bir nefes alıp kendimi topladım. Bardakları ve çekirdek kasesini tepsiye yerleştirip oturma odasına geri döndüm. Tepsiyi ortadaki sehpaya bıraktıktan sonra babamın yanına oturdum. Paketi açıp çekirdekleri çitlemeye başladık. Çıt, çıt... O sıradan, tanıdık ev sesi odanın içindeki havayı biraz olsun yumuşatıyor gibiydi ama saniyeler sonra televizyondaki ana haber bülteni bugün yaşanan o şoke edici gelişmeyi tekrar ekrana taşıdı. Ekranda yine Üsküdar’daki kilisenin ve Peder Gabriel Laurent’in o sert vesikalık fotoğrafı belirdi.Babam elindeki çekirdek kabuğunu kaseye bırakırken bakışlarını ekrana dikti. Yüzündeki o şefkatli baba ifadesi anında silindi, yerini dosya inceleyen sert ve öfkeli bir savcıya bıraktı. Derin bir iç çekti, ses tonu çok ciddiydi. ”Şu dünyaya bak Derin, adalet kimlerin ellerine kalmış,” dedi, gözlerini televizyondan ayırmadan. “İnsanlar bu adamı kutsal bir rahip, kilisenin koruyucusu sanıyordu. Ama arkasında saklandığı o kutsal duvarların ardı tam bir lağım çukuru. Elimdeki çekirdeği çitlemeyi bırakıp babama döndüm, kalbimin ritmi hızlanmaya başlamıştı. “Nasıl yani baba? Bir bağlantısı mı vardı yoksa... Şu an baktığın o büyük davayla mı ilgili? Babam kolasından büyük bir yudum aldı, buz küplerinin bardağa çarpma sesi sessizlikte sertçe yankılandı. Öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine dayadı. Ses tonunu sadece benim duyabileceğim şekilde alçalttı ama içindeki öfke çıplaktı. Sadece o da değil Derin, adam bu iğrenç çarkın en önemli dişlilerinden biriydi,” dedi. “ Bu pislikler geçmişte yaptıkları o kız çocukları ticareti, o cinsel istismar ağını hiç bırakmamışlar. Hâlâ aktif olarak yapıyorlar Gencecik kızları kaçırıyorlar, şantajla, tehditle hayatlarını karartıp parayla satıyorlar. Şu an yürüttüğüm soruşturmanın tam merkezinde bu şebeke var.”

Duyduklarımla donakaldım. Katilin mektubundaki sözler zihnimde şimşek gibi çaktı: Televizyonda gördüğün o kutsal maskeli adam geçmişin en kirli gölgelerinden biri... Yedi yaşındaki bir kız çocuğunun dünyasını karartan yedi canavardan ikincisi... Onlar yedi canavardı ve annemi katlettikten sonra bu iğrenç ticarete hâlâ devam ediyorlardı Babam acıyla başını iki yana salladı, gözlerinde dilsiz bir isyan vardı. “İşin en korkunç tarafı ne biliyor musun? Bu şebekenin eline düşen, son birkaç ayda kaçırılan bazı kızlar hâlâ kayıp. Ve bizim güçlü şüphelerimiz var; o kızlar şu an, hâlâ bir yerlerde tutuluyorlar. Bir kafeste, karanlık bir odada kurtarılmayı bekliyorlar. Peder Gabriel tam konuşturacak, o kızların tutulduğu gizli yerin koordinatlarını ağzından almak vardı ki ama herifin biri bizden önce davranıp önce adamın derisini yüzdü! Şimdi elimizdeki en büyük düğüm koptu. ”Çekirdek kasesini tutan parmaklarım öyle bir kasıldı ki, tırnaklarım porselene battı. Katil A.K.D. canavarları öldürüyordu ama bunu yaparken babamın yürüttüğü hukuki operasyonun da önüne geçiyordu. Eğer canavarlar tek tek ölürse, o kayıp kızların tutulduğu yeri kimse öğrenemezdi. Katil adaleti kanla sağlıyordu ama belki de farkında olmadan ya da bilerek o kayıp kızları ölüme terk ediyordu. Babam bana doğru döndü, yüzümdeki o dehşete düşmüş, donup kalmış ifadeyi görünce elini yavaşça dizime koydu. “Seni de böyle ağır konularla ürkütüyorum, kusura bakma savcı kızı. Ama adliyenin koridorlarında bu çaresizlikle savaşmak insanı tüketiyor ve sende buna şimdiden alışsan iyi edersin . Boynumdaki fuları hafifçe düzelttim, şarj kablosunun bıraktığı morluk sızlarken içimdeki o intikam duygusu bu kez büyük bir panikle birleşti. Katilin bana bıraktığı o yeni bilmeceyi düşününce nefesim daraldı. Üçüncü canavarın kim olduğunu bulmalı ve katil onu da öldürüp susturmadan önce o gizemli yere ulaşmalıydım. Ürkütmüyorsun baba,” dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. “Sadece... O kızların bir an önce bulunmasını diliyorum.”

Babam derin bir nefes alıp koltukta arkasına yaslanırken, televizyondaki haberler başka bir konuya geçti. Ben ise hâlâ koltukta, elimdeki çekirdek kasesiyle öylece kalmıştım. Zihnim bir girdap gibi dönerken, ceketimin cebindeki telefonum hafifçe titredi. Ekrandaki bildirime baktığımda kayıtlı olmayan, bilinmeyen bir numara gördüm. Merakla mesajı açtım. Yazılanlar, Alaz’ın o hastanedeki mesafeli tavrından çok daha sıcak ve arkadaşça bir tonda dökülmüştü ekrana: “Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ben Alaz. Telefon numaranı Selin’den aldım. Bugün hastanede yaşananlardan sonra seni pek iyi görmedim, apar topar da çıktın zaten. Açıkçası aklım sende kaldı, merak ettim. Eğer müsaitsen evin aşağısındaki parka gelebilir misin? Biraz hava alırız. Mesajı okurken dudaklarım hafifçe aralandı. Alaz... O mermer gibi sert yüzünün, kibirli ve hırçın sakinliğinin arkasında, benim için endişelenen bir adam vardı. Selin’den numaramı isteyecek, beni bu saatte aşağıya çağıracak kadar merak etmişti beni. İçimdeki o dondurucu kasvet, bu samimi ve arkadaşça mesajla bir anlığına dağılır gibi oldu. Babama çaktırmadan telefonu cebime koydum. “Baba,” dedim yavaşça doğrularak. “Ben biraz dışarı çıkıp hava alacağım. Selin’le bizim parkın oraya geçebiliriz belki, kafam çok doldu. Babam yorgun gözlerini ekrandan ayırıp bana baktı, fuların altındaki morlukları fark etmemesi için bakışlarımı hafifçe kaçırdım. “Tamam güzel kızım, çok geç kalma ama. Dikkat et kendine,” dedi şefkatle. Merak etme,” diyerek hızlıca salondan çıktım. Aynada fularımı son kez düzeltip kendimi sokağın serinliğine bıraktım. Adımlarım beni mahallenin yukarısındaki o küçük parka doğru götürürken, kalbimin ritmi bu kez korkudan değil, bambaşka bir heyecandan ötürü hızlanıyordu. Parkın girişinde sokak lambalarının sarı ışığı parkın gölgeleriyle birleşirken, adımlarım beni o büyük çınarın altına doğru götürdü. Tam parkın ortasına geldiğimde, gökyüzündeki dolunayın parlak ay ışığı Alaz’ın üzerine vurdu. Oturduğu bankta arkasına yaslanmış, darmadağınık gece karası saçları rüzgarda hafifçe dalgalanırken, o mermer gibi sert ve kusursuz yüz hatları ay ışığının altında adeta parıldıyordu. Vay canına... diye geçti içimden, adımlarım istemsizce yavaşlarken. Çocuk resmen heykel gibi. Ne kadar yakışıklıymış ya...Düşüncem zihnimden kaydığı an kendime geldim ve adeta beynimden vurulmuşa döndüm. Şakaklarıma ani bir sıcaklık bastı. İçimdeki o diğer ses anında acımasızca, tokat gibi patladı. Ne yapıyorsun kızım sen? Saçmalama! Ne bu azgınlar gibi çocuğa bakmalar? İlk günden hemen çocuğa salya akıt zaten, hiç eksik kalma! Annenin katillerinin peşindesin, boynunda kablo izi var, sen burada elin oğluna yürüyorsun. Toparlan Derin, kendine gel! Zihnimdeki o sert kavgayı hızla bastırıp yüzüme olabildiğince sıradan, mesafeli ama arkadaşça bir ifade yerleştirdim. Boğazımı hafifçe temizleyerek banka doğru adımladım. Ayak seslerimi duyan Alaz, başını yavaşça kaldırdı. O keskin, hırçın bakışları ay ışığının altından doğrudan gözlerime dikildi. Beni gördüğü an, o sert çehresi hafifçe yumuşadı ve oturduğu yerden doğruldu. Selam,” dedi Alaz. Ses tonu yine o pürüzsüz yapısını koruyordu ama telefondaki gibi oldukça arkadaşça ve sakindi. “Bu saatte çağırdım, umarım babanla bir sorun yaşamamışsındır. ”Selam,” dedim, yanındaki boşluğa yavaşça ilişirken. Araya makul bir mesafe koymaya dikkat etmiştim; ne olur ne olmaz, içimdeki o ‘salya akıtan’ kıza güvenmiyordum. “Yok, bir sorun olmadı. Zaten televizyon karşısında uyukluyordu, hava alacağımı söyleyip çıktım. Mesajını görünce açıkçası biraz şaşırdım. Alaz hafifçe gülümsedi, dudaklarının kenarındaki o belirsiz kıvrılma bu kez kibirli değil, gerçekten samimi görünüyordu. Bakışlarını bir anlığına boynumdaki o yeni, spor fulara çevirdi ama beni huzursuz etmemek için üzerinde çok durmadan tekrar gözlerime sabitledi. Şaşırmakta haklısın, normalde böyle paldır küldür insanların hayatına dalmam,” dedi, ellerini siyah ceketinin cebine sokarak arkasına yaslanırken. “Ama bugün hastanedeki o olay... Gerçekten ucuz atlattın Derin. Selin’le eve geçtikten sonra bile aklım sende kaldı. O fuların altındaki izlerin ne kadar canını yaktığını tahmin edebiliyorum. Sadece gerçekten iyi olup olmadığını kendi gözlerimle görmek istedim. Onun bu beklenmedik korumacı ve samimi tavrı, içimdeki o dondurucu kasveti biraz olsun eritti. Alaz, göründüğü o buz dağı maskesinin altında gerçekten temiz ve düşünceli bir kalbe sahipti. Teşekkür ederim,” dedim, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak. “Gerçekten iyiyim. Biraz sızlıyor ama geçecek. Hayatımı kurtardığın için sana tekrar teşekkür etmeliyim. Doğru zamanda doğru kapının önündeydin, unuttun mu? Alaz gözlerini benden çekip parkın sessiz ağaçlarına doğru çevirdi, yüzünde hafif bir tebessüm vardı. “Unutmadım. Ama bir savcı kızının bu kadar çabuk teslim olmayacağını da bugün o salondaki cesur konuşmalarından anladım.”

”Teslim olmak tarzım değildir,” dedim, hafifçe arkama yaslanarak. Rüzgar parktaki ağaçların dallarını sallarken, yaprakların hışırtısı aramıza girdi. Alaz derin bir nefes alıp başını gökyüzüne, ağaçların tepelerine doğru kaldırdı. Dolunayın ışığı sık yaprakların arasından sızıp yüzüne küçük parçalar halinde vuruyordu. “Şu şehrin gürültüsünden, kalabalığından bazen nefret ediyorum,” diye mırıldandı, ses tonu oldukça rahattı. “İnsanın ruhunu daraltıyor. Sınırları görünmez olan, seni içine çekip dünyayı unutturan yerleri özlüyorum. Mesela Pazar günü için bir planın var mı? Başımı ona doğru çevirdim. “Pazar günü mü? Hayır, okul notlarına bakmak dışında bir planım yoktu. Neden?”

Alaz bakışlarını tekrar bana çevirdi, gözlerinde arkadaşça bir parıltı vardı. “Selin’le konuştuk aslında. Pazar günü şöyle şehirden uzaklaşalım, ormanda güzel bir kamp yapalım diyoruz. Çadırları kurarız, kafa dinleriz. Bence bugün yaşadığın o hastane kasvetinden sonra sana da çok iyi gelir. Ne dersin, bizimle gelir misin?” Duyduğum bu teklifle birlikte içimdeki o gergin havanın yavaş yavaş dağıldığını hissettim. Alaz, o mesafeli ve ciddi duruşunun arkasında, aslında benim için endişelenen ve bana iyi gelmeye çalışan bir adamdı. Bu teklif, günün tüm o kasvetli ve yorucu atmosferinden sonra bana gerçekten bir kaçış noktası gibi gelmişti. Ormanda kamp mı?” dedim, yüzüme samimi bir tebessüm yerleştirerek. “Aslında harika bir fikir Alaz. Bugün hastanede yaşanan o karmaşadan sonra, biraz temiz hava almak ve şehirden uzaklaşmak bana gerçekten çok iyi gelecek. Pazar günü kesinlikle geliyorum, beni de yazın. Alaz memnuniyetle gülümsedi, o sert yüz hatları bu onayımla birlikte iyice yumuşamıştı. “Süper. Selin çok sevinecek, bütün yolu tek başına konuşmak zorunda kalmayacağını anlayınca rahatlar,” diye takıldı hafifçe. “O zaman Pazar sabahı erkenden seni evden alırız, detayları Selin’le netleştirirsiniz zaten. ”Tamam, anlaştık,” dedim yavaşça banktan doğrularak. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım ama gecenin serinliği iyice çökmüştü. “Ben artık yavaş yavaş eve geçeyim, babam uyanmadan odamda olsam iyi olur. Alaz da benimle birlikte doğruldu. “Seni apartmanın önüne kadar geçireyim,” dedi, aramızdaki o samimi ve rahat mesafeyi koruyarak yürümeye başlarken. Yol boyunca havadan sudan, okullardan ve Selin’in stajdaki komik hallerinden konuşarak bizim apartmanın önüne kadar geldik. Alaz’ın o mesafeli ama arkadaşça tavrı bana dünkü tüm kabusları bir anlığına da olsa unutturmuştu. Apartmanın kapısının önünde durduk. Alaz, gözlerinin içine o sakin ve güven veren bakışlarıyla baktı. “Kendine dikkat et Derin. Pazar günü görüşürüz. ”Görüşürüz Alaz, bu güzel davet ve her şey için teşekkürler,” dedim ve apartman kapısını açıp içeri süzüldüm. Merdivenleri sessizce çıktım. Eve girdiğimde babam koltukta çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Çıt çıkarmadan odama geçtim ve kapıyı arkamdan kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes verdim. Boynumdaki fularımı çözüp yatağın üzerine fırlattım. Aynadaki yansımama baktığımda, yüzümde uzun zamandır ilk defa hafif, huzurlu bir tebessüm vardı. Pazar günü şehir dışına çıkacaktım, arkadaşlarımla vakit geçirecektim ve belki de bu ağır, karanlık dünyadan birkaç günlüğüne de olsa tamamen uzaklaşabilecektim.

Ancak bakışlarım çalışma masama kaydığı an, o huzurlu tebessüm dudaklarımda yavaşça dondu. Odanın loş köşeleri, dışarıdaki o normal ve sıradan dünyayı benden koparıp aldı. Yavaş adımlarla masaya doğru yürüdüm. Çekmecenin anahtarını çevirirken içimde tuhaf bir ürperti belirdi. Çekmeceyi çekip en arkadaki gizli bölmeden, dün gece yatağımın tam ortasında bulduğum o gece karası tüy kalemi çıkardım. Lambanın sarı ışığının altına getirdiğimde, tüyün o pürüzsüz ve karanlık yapısı parıldadı. Parmaklarımın arasında yavaşça çevirdim. Kusursuz bir işçilikle yontulmuş o sert uca, mürekkebin akması için tam ortadan açılmış o milimetrik yarığa dokundum. Soğuk ve tekinsizdi. Katil bu kalemi odama kadar sokarak bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Bu tüy kalem, sıradan bir delil değil, onun benimle yazdığı o kanlı kefaret hikayesinin ilk harfiydi. Tüy kalemi daha fazla incelemek içimdeki o tetikte olma hissini yeniden harlayınca derin bir iç çektim. Onu ait olduğu yere, çekmecenin en dibine dikkatlice yerleştirdim. Çekmeceyi kapatıp anahtarı yuvasında iki kez çevirdim. Zihnimdeki tüm bu ağır düşünceleri Pazar günkü kamp planının arkasına itmeye çalışarak gardırobuma yöneldim. Üzerimdeki günün yorgunluğunu taşıyan kıyafetlerden sıyrılıp en rahat pijamalarımı giydim. Aynada boynumdaki morluğa son bir kez baktım; sızısı hafiflemişti ama izi oradaydı. Odanın ışığını kapatıp kendimi yatağın yumuşaklığına bıraktım. Yorganı göğsüme kadar çekip gözlerimi karanlığa diktim. Pazar günü Alaz ve Selin’le o kampa gidecektim. Şimdilik sadece uyumak, zihnimdeki o gürültülü sesleri susturmak istiyordum. Göz kapaklarım yavaşça ağırlaşırken, odanın sessizliği beni yavaşça derin bir uykunun kollarına bıraktı.

🌼

Gözlerimi açtığımda, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği o tanıdık, soğuk sokaktaydım. İstanbul’un o rutubetli, eski sokak lambasının cılız sarı ışığı tam üzerime vuruyordu. Havada taze demlenmiş bir çay kokusu ve genzimi yakan o şekerli dondurma kokusu vardı.

Tam karşıma baktığımda göğsümün ortasına bir taş oturdu.

Birkaç metre ötemde, el ele yürüyen iki kişi duruyordu. Biri sarı papatyalı elbisesiyle, kokusunu ölesiye özlediğim annemdi. Diğeri ise... Elinde eriyen dondurmasıyla neşeyle zıplayan, saçları iki yandan örgülü yedi yaşındaki küçüklüğüm. Küçüklüğüm durmadan konuşuyor, annem ise o dünyaları aydınlatan gülüşüyle onu dinliyordu. Onlar o kadar canlı, o kadar gerçekti ki...

“İnsan, kaybettiği cenneti sadece uykusunda mı ziyaret edebilir?” diye geçti içimden. “Geçmiş, bir kere yaşanıp biten bir şey değilmiş. Ruhun parmak parmak kanadığı o an, zamansız bir zindana dönüşüyormuş.”

"Anne..." diye fısıldadım . Sesim dudaklarımdan dökülür dökülmez onlara doğru atıldım. Koşmak, aradaki o birkaç adımlık mesafeyi kapatmak, annemin boynuna sarılıp "Lütfen durun, yalvarırım o karanlığa yürümeyin" demek istedim.

Ama adım attıkça, altımdaki asfaltın geriye doğru kaydığını hissettim. Bacaklarım çılgınca hareket ediyor, ciğerlerim patlayacak gibi oluyordu ama aramızdaki o mesafe milim bile azalmıyordu. Yol sanki hiç bitmiyordu. Ne kadar hızlanırsam hızlanayım, zemin altımdan uzuyor, beni olduğum yere mahkûm ediyordu. Onlar bir adım atıyordu, bense onlara ulaşmak için bin adım heba ediyordum. Yaklaşamıyordum. Kendi geçmişimin içinde, en sevdiklerime en uzak yabancıydım.

“Zaman ne acımasız bir kural,” diye düşündüm acıyla çırpınırken. “Gözünün önündeki bir feryat mesafesini, aşılmaz bir uçuruma dönüştürüyor.”

Tam o sırada, sokağın o kör karanlığından yedi gölge süzüldü.

Küçüklüğümün elindeki dondurma kaldırıma düşüp dağıldığı an, sokağın tüm havası buz kesti. Annem saniyeler içinde küçük Derin’i arkasına alıp o gölgelere göğsünü siper etti. "Koş Derin! Arkana bakmadan koş!" diye haykırdı. O ses, yedi yaşımda kulaklarımı yırtan o aynı feryattı. Yedi sarhoş canavar annemin üzerine çullanırken, ben hâlâ o bitmeyen yolun başında sıkışıp kalmıştım.

"Anne! Bırakın onu!" diye çığlık attım, gözyaşlarım yüzümü yakarak süzüldü . Küçük Derin korkuyla yol kenarındaki çöp konteynerinin arkasına sığınıp dizlerini göğsüne çekerken, ben o vahşete sadece birkaç metre uzaktan bakıyordum. Kurtaramıyordum. Yol bitmiyordu, gücüm yetmiyordu. Annemin çığlıkları gecenin içinde boğulurken, çaresizliğin o dondurucu ağırlığıyla dizlerimin üzerine çöktüm. Gözyaşlarım sokağın taş deliklerinde kaybolurken, içimdeki o çocuk fısıldadı: Bu dünya, masumların çığlıkları üzerine kurulmuş bir tiyatroydu ve ben yine sadece izleyici kalmıştım. Ve ben o gün intikam ve adalet arasında bir seçim yapmıştım.

Bölüm sonu

1 yorum