Mezarlıktan ayrılıp eve doğru yürürken, İstanbul'un üzerine çöken loş karanlık içimdeki sızıyı daha da büyütüyordu. Mahalle parkının köşesindeki dondurmacının önünden geçerken adımlarım istemsizce yavaşladı. Işıl ışıl yanan tezgahın hemen yanında, küçük bir kız çocuğu ve annesi oturuyordu. Kız, elindeki dondurmayı büyük bir neşeyle yerken annesi gülerek onun saçlarını düzeltiyordu. Birbirlerine öyle sıcak, öyle korunaklı bakıyorlardı ki...
Göğsümün ortasına keskin bir bıçak saplandı. Adeta nefesim kesildi. Gözlerimi o küçük kızdan alamadım. Yedi yaşındaki halimi gördüm o kızda. Annemin elini tuttuğum, o karanlık sokağa sapmadan önceki son mutlu saniyelerimi... Canım dondurma çekmişti. Yıllardır ağzıma sürmediğim, kokusundan bile kaçtığım o şey, anlık bir hafıza oyunuyla dilimin ucunda belirdi.
Kendi kendime fısıldadım, sesim rüzgarda kayboldu: "Bir insan, nefret ettiği bir şeyi hala sevebilir mi?"
İnsan, hayatını mahveden, annesini elinden alan bir nesneden ölesiye nefret ederken, aynı zamanda o nefretin ardındaki eski, mutlu günlerin anısını özleyebilir miydi? Bu çelişki zihnimi kemirirken, dondurmacıya son kez bile bakmadan arkamı döndüm ve adımlarımı hızlandırarak neredeyse koşar adım eve doğru yürüdüm. O anı, o tezgahı arkamda bırakmak, hafızamdan silmek istiyordum.
Eve adım attığımda mezarlıktaki o soğuk, rüzgarlı hava sanki peşimden gelmişti. Babamın yokluğundan ötürü iyice sessizleşen koridoru hızlı adımlarla geçip odama saptım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz anahtarı yuvasında iki kez çevirdim. Sırtımı ahşap kapıya yaslayıp derin bir nefes verdim. Kalbim, annemin mezarı başında döktüğüm gözyaşlarının ve içimde kabaran o intikam arzusunun ritmiyle hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Çantamı omzumdan indirip yatağa fırlatmak üzereydim ki, gözlerim yorganın tam ortasındaki o yabancı nesneye takıldı. Zaman o an benim için durdu. Elimdeki çanta parmaklarımın arasından kayıp büyük bir gürültüyle parkeye düştü ama gözlerimi yataktan ayıramadım.
Pürüzsüz, beyaz çarşafın tam ortasında, az önce mezarlıkta üzerimde uğuldayan servi ağaçlarının karanlığını taşıyan gece karası bir saksağan tüyü duruyordu.
Göğsüme ani ve keskin bir telaş saplandı. "Nasıl?" diye fısıldadım, sesim odanın boşluğunda kayboldu. Evden çıkarken kapımı kilitlemiştim. Pencerem... Zihnim hızla olasılıkları tararken damarlarımdaki kanın buz kestiğini hissettim. Birisi buradaydı. Biri ben yokken bu odaya, mahremime girmişti.
Yatağa doğru bir adım attım, gözlerim tüyün etrafındaki çarşaf kıvrımlarındaydı. Bir çöküntü, bir iz aradım. Hemen ardından arkamı dönüp sırtımı yatağa verdim ve odanın içini çılgınca incelemeye başladım. Kalbimin kulaklarımda çınlayan sesi duvarlarda yankılanıyordu.
Önce gardırobun kapaklarına yürüdüm. Parmaklarım titreyerek ahşap kapakları hızla geriye doğru çektim. Sadece askıdaki kıyafetlerim ve onların arkasındaki karanlık vardı. Eğilip yatağın altına baktım; boştu. Kapının arkası, çalışma masamın arkasındaki dar boşluk... Kimse yoktu. Ama bir iki saat önce birinin burada nefes aldığı hissi odanın havasına sinmişti.
Telaşla arkamı dönüp pencereye doğru atıldım. Camı kontrol ettim; kulpu sıkıca aşağıya indirilmişti, yani içeriden tamamen kilitliydi. Camda ne bir çatlak ne de zorlama izi vardı. Bir anlığına delirdiğimi, kafamın içindeki seslerin beni ele geçirdiğini düşündüm.
Dayanamayarak pencerenin kilidini sertçe yukarı kaldırdım ve kanadı sonuna kadar iki yana açtım. İstanbul'un serin, nemli akşam havası yüzüme sertçe çarptı. Belimi pencere pervazından dışarıya doğru büküp sokağın loş karanlığına baktım. Gözlerim apartmanın girişini, sokağın köşesindeki çöp konteynerinin gölgesini, karşı binanın pencerelerini tek tek taradı. Sokağın loş karanlığında gözlerimi ne kadar zorlasam da hiçbir şey göremedim. Ne kaçan bir karaltı vardı ne de beni izleyen bir çift göz. Sokak, İstanbul'un herhangi bir sıradan akşamı gibi sakin ve sessizdi. Derin bir nefes alıp geriye doğru çekildim. Pencerenin kanatlarını sertçe kapatıp kulpunu aşağıya indirdim, sıkıca kilitledim. Hemen ardından stor perdeleri sonuna kadar çekerek dış dünya ile aramdaki tüm bağı kopardım. Oda yeniden kendi içine, o boğucu sessizliğe gömülmüştü. Yatağa doğru adımladım. Gözlerim hâlâ çarşafın ortasındaki o gece karası tüydeydi. Yatağın kenarına iliştim, elimi yavaşça uzatıp tüyü parmaklarımın arasına aldım. Dokunduğum an tuhaf bir sertlik hissettim. Bu sıradan, kuştan yeni düşmüş yumuşak bir tüy değildi. Tüyü göz hizama getirip ışığa doğru tuttuğumda kalbimin ritmi yeniden değişti. Tüyün alt kısmı, yani sapı, keskin bir açıyla yontulmuştu. Ucunda metal olmasa da, mürekkebi tutabilmesi için tam ortasından incecik bir hat halinde yarılmıştı. Bu bir tüy kalemdi. Eski zamanlarda, mektupların mürekkep hokkalarına batırılarak yazıldığı o antika kalemlerden biri. Parmaklarımın arasında sapını hafifçe çevirdim. Kusursuz bir işçilikle hazırlanmıştı. İçimi tarif edilemez bir tekinsizlik kapladı. Katil neden böyle bir şey bırakmıştı? Bana ne anlatmaya, hangi mesajı vermeye çalışıyordu? Bir cinayet mahallinde gagasında not tutan bir saksağan, odamın tam ortasında ise kilitli kapılara rağmen yatağıma bırakılmış gece karası bir tüy kalem...Katil sadece iz bırakmıyordu; arkasında bıraktığı her nesneyle zihnimin sınırlarını zorluyor, beni kendi kurguladığı o karanlık labirentin içine çekiyordu. Avucumu yavaşça kapatıp tüy kalemi parmaklarımın arasında sıktım. Bu odada artık güvende değildim, bunu çok iyi biliyordum. Ama kaçmayacaktım.
Avucumu yavaşça açtım. Tüy kaleme son bir kez baktım; siyah yapısı odanın loş ışığında parıldıyordu. Yataktan kalkıp çalışma masama yürüdüm. Gizli bölmeli çekmecemi açtım, içindeki Arnavutköy davasının o ilk mektubunun hemen yanına bu tüy kalemi de dikkatlice yerleştirdim. Çekmeceyi kapatıp kilitledim. Geri dönüp kendimi yatağa bıraktım. Ceketimi bile çıkarmamıştım ama üzerimdeki o devasa ağırlık hareket etmemi engelliyordu. Gözlerimi tavana diktim. Bugün yaşananlar, ceset torbasının o kapanma sesi, Selin'in klinikle ilgili anlattıkları, annemin mezarı başındaki o dilsiz sızı ve en nihayetinde bu kilitli odada bulduğum tüy... Hepsi zihnimin içinde birer kırık cam parçası gibi dönüp duruyordu. Şakaklarımı ovuşturdum. Düşüncelerimi durduramıyordum. "Biraz olsun dinlenmem gerekiyor," diye mırıldandım kendi kendime. "Sadece biraz..."Göz kapaklarım sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi yavaşça kapandı. Zihnim, İstanbul'un karanlık sokaklarında, gagasında katlanmış kağıtlar taşıyan siyah kuşların gölgesinde yavaşça uykunun kollarına teslim oldu.
Gözlerimi açtığımda odamın içine sızan sabah güneşi, dünkü o kasvetli havayı biraz olsun dağıtmıştı. Ama içimdeki o tetikte olma hissi zerre azalmamıştı. Yataktan hızla kalktım. Zaman kaybetmeden üzerimi değiştirdim, saçlarımı topladım ve aynada kendime baktım. Yorgundum ama gözlerimde net bir kararlılık vardı. Çalışma masama doğru yürüdüm. Alt çekmeceyi açıp en arkadaki eşyaların arasına gizlediğim, babamın eski davalardan birinde kullandığı ve sonradan bana verdiği o küçük, kablosuz casus kamerayı çıkardım. Avcumun içine sığacak kadar küçüktü. Kameranın pillerini ve bağlantısını hızlıca kontrol ettim; çalışıyordu. Masanın üzerindeki, içinde kurumuş yaprakların ve yapay çiçeklerin olduğu dekoratif saksıya yaklaştım. Kamerayı, odanın kapısını ve yatağımı tam açıdan görecek şekilde, çiçeklerin arasına dikkatlice yerleştirdim. Dalları ve yaprakları öyle bir ayarladım ki, dışarıdan bakıldığında lensin parıltısını görmek imkansızdı. Artık ben evde yokken odama kim girerse girsin, bu sefer arkasında sadece bir tüy bırakıp gidemeyecekti. Derin bir nefes alıp çantamı omzuma taktım. Odamın kapısını açıp merdivenlerden aşağıya indim. Evin içinden taze demlenmiş çay kokusu geliyordu. Mutfak kapısının eşiğinde durup içeriye baktım. Babam masada oturmuş, önündeki dosyalara göz atarken bir yandan da çayından yudumluyordu. Baba," dedim sesimi olabildiğince sıradan tutmaya çalışarak.
Babam sesimi duyunca önündeki dosyalardan başını kaldırdı. Yüzündeki o yorgun ifade, beni görmesiyle birlikte yerini hafif bir tebessüme bıraktı. Elindeki çay bardağını masaya bırakıp arkasına yaslandı. Günaydın güzel kızım," dedi, sesindeki o babacan ton içimi biraz olsun rahatlatmıştı. "Gel, otur şöyle. Çay yeni demlendi, sana da doldurayım. Masaya doğru yürüyüp karşısındaki sandalyeye oturdum. Babam hemen uzanıp önüme temiz bir bardak çekti ve tavşan kanı çayı doldurdu. "Dün gece ben çıktıktan sonra çok geç yatmadın değil mi? Geldiğimde odanın ışığı sönüktü, uyandırmak istemedim. "Yok baba, çok geç kalmadım. Zaten fena yorulmuşum, kafayı vurur vurmaz uyumuşum," dedim. Yalan sayılmazdı, sadece uykudan önceki o kabus gibi dakikaları ve odama yerleştirdiğim kamerayı saklıyordum. "Sen ne yaptın? Adliyedeki işlerin bitti mi, çok geç geldin galiba? Babam derin bir iç çekti, gözleri bir an masanın kenarındaki o resmi evraklara kaydı ama hemen ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Bilirsin adliye işlerini, biri biter diğeri başlar. Arnavutköy dosyasının evrak işleri biraz oyaladı işte. Ama bugün erkenden halledip çıkacağım. Sen ne yapacaksın bugün? Okula mı geçiyorsun? "Evet," dedim çayımdan bir yudum alırken. "Selin'le buluşacağız. Sınavlar öncesi biraz kütüphanede çalışalım dedik. Sonra da onun şu staj yaptığı hastane tarafına geçeriz belki, biraz hava alırız. Babam başını salladı, bakışlarında her zamanki o korumacı, hafif tembihleyici ifade belirdi. "İyi yaparsınız, kafanı dağıt biraz. Ama Selin'e de söyle, hastane çıkışında çok geçe kalmayın. İstanbul'un sağı solu belli olmuyor bu aralar. Bir şeye ihtiyacın olursa da çekinmeden ara, tamam mı? "Tamam babacığım, merak etme sen," diyerek gülümsedim. Masanın üzerindeki zeytin tabağına uzanırken, aramızdaki bu normal, sıradan diyalog içimdeki o suçluluk duygusunu hafifçe dürtüyordu. Karşımda oturan adam, beni korumak için her şeyi yapacak olan babamdı; bense onun arkasından gizli odalara sızıyor, katillerle bilmece oynuyordum.
Kahvaltımı yapıp hızlıca toparladıktan sonra sandalyeden kalktım. Çantamı omzuma takıp mutfak kapısına yönelmiştim ki birden duraksadım. Arkamı dönüp babama doğru mahcup bir tebessüm gönderdim. Baba..." dedim, sesimi hafifçe incelterek. "Şey... Okul kitapları, Selin'le kafede oturma falan derken benim nakit durumları biraz suyunu çekmiş de. Acaba diyorum, küçük bir harçlık takviyesi yapabilir misin? Babam bu halime hafifçe güldü. Yüzündeki o ciddi savcı ifadesi tamamen silinmişti. "Sen hiç istemeyeceksin sandım, ben de ne zaman konuyu açacaksın diye bekliyordum," diyerek elini ceketinin iç cebine attı. Cüzdanından siyah renkli ek kartı çıkarıp masanın üzerinden bana doğru uzattı. "Al bakalım, kart sende dursun. Kitapları falan bununla alırsın. Harcamalarında sınır koyma ama nereye ne ödediğine dikkat et, tamam mı? Kartı alıp çantamın gizli gözüne yerleştirirken gözlerim parladı. "Çok teşekkür ederim babacığım, hayatımı kurtardın," diyerek yanına gittim ve yanağına kocaman bir öpücük kondurdum. "Ben kaçtım o zaman, akşama görüşürüz. "Görüşürüz güzel kızım, dikkatli ol," diye arkamdan seslendi. Evden çıkıp kapıyı kilitlediğimde, babamın o güven veren sesi içimdeki huzursuzluğu bir anlığına bastırmıştı. Ama apartman merdivenlerinden aşağıya inerken zihnim çoktan Erenköy'e, yatağımın üzerine bırakılan o tüy kaleme ve katilin bilmecesine doğru kaymaya başlamıştı bile. Babamın kartı çantamdaydı ama katilin benden ne tür bedeller isteyeceğini henüz bilmiyordum.
Apartmandan çıktıktan sonra adımlarımı doğrudan en yakın metro istasyonuna doğru yönlendirdim. Merdivenlerden yerin altına, o tanıdık istasyon serinliğine doğru inerken etrafımdaki insanların aceleci adımları zihnimdeki karmaşayla tuhaf bir ritim oluşturuyordu. Turnikelerin önündeki İstanbul kart yükleme cihazına yaklaştım. Çantamdan kartımı çıkarıp makinenin haznesine bıraktım. Babamın az önce verdiği kartı kullanarak İstanbul Kart'ıma hızlıca bakiye yükledim. Makinenin çıkardığı o mekanik onay sesinin ardından kartımı alıp turnikeye doğru yürüdüm. Turnikedeki yeşil ok yandığında kartı tekrar çantama attım ve dönen demir kolları iterek peron katına indim. Kısa süre sonra tünelin karanlığından beliren metronun farları peronu aydınlattı. Tren büyük bir gürültüyle önümde durup kapılarını açtığında, kendimi vagonun içindeki kalabalığın arasında buldum. Boş bir tutamağa tutunup gözlerimi camdaki yansımama diktim. Metro hızlandıkça raylardan gelen o ritmik ses zihnimi yeniden bulandırmaya başladı. Erenköy'e gidiyordum. Katilin bilmecesinin kalbine doğru ilerliyordum. Selin'in staj yaptığı o hastaneye vardığımda neyle karşılaşacağımı, kapıları nasıl açacağımı henüz bilmiyordum ama turnikeden geçtiğim an, bu tehlikeli oyunda da geri dönülmez bir eşiği geçtiğimi çok iyi hissediyordum.
Metrodan indikten sonra geçen süreyi ve hastaneye giden o uzun yolu nasıl yürüdüğümü hatırlamıyordum. Zihnim öyle doluydu ki, kendime geldiğimde Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin o devasa, kasvetli bahçe kapısının önünde duruyordum. Bahçedeki yaşlı ağaçların yaprakları rüzgarda fısıldaşır gibi uğulduyor, insana daha ilk adımdan itibaren tekinsiz bir his veriyordu. Bahçe yolundan ana binaya doğru ilerledim ve giriş kapısına yaklaştığımda tanıdık bir sima gördüm. Selin, üzerindeki beyaz stajyer önlüğüyle kapının önünde dikilmiş, elindeki kahve bardağıyla etrafı süzüyordu. Afrika örgüsü saçları önlüğünün üzerine dökülmüştü. Beni görünce şaşkınlıkla kaşları havalandı. Derin? Senin ne işin var burada?" diye sordu, yanıma adımlarken. "Kütüphanede buluşacağız sanıyordum. "Plan değişti," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Seni iş yerinde ziyaret etmek istedim. Hem... Ceza hukuku ödevim için şu bahsettiğin ağır şizofreni hastalarının profilleriyle ilgili birkaç şeye bakmam gerekiyordu. Bana biraz yardımcı olabilir misin? Beni şu danışma bölümünden içeri geçirsene. Selin bir an duraksadı, gözlerimin içine şüpheyle baktı. Normalde kurallara uymayı pek sevmezdi ama burası staj yaptığı yerdi. Yine de yüzümdeki o ısrarcı ve ciddi ifadeyi görmüş olacak ki, üstelemedi. Deli misin kızım sen? Başımı yakacaksın," diye homurdandı ama yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Kahve bardağını çöpe atıp bana doğru döndü. "Neyse ki bugün danışmadaki güvenliklerle aram iyi. Gel arkamdan, sesini çıkarma. Birlikte hastanenin ağır, cam kapısını iterek içeri girdik. İçerideki o ilaç ve dezenfektan kokusu anında genzimi yaktı. Selin önden yürüdü, boynundaki stajyer kartını danışmadaki görevliye gösterip parmağıyla beni işaret etti. Benimle, hukuk fakültesinden arkadaşım. Ödev araştırması için geldi," dedi güven veren bir sesle. Görevli, Selin'in rahat tavrından dolayı şüphelenmedi ve önündeki bilgisayardan başını bile kaldırmadan geçmemiz için turnikenin düğmesine bastı. Turnike açıldığında Selin'le birlikte o ağır, gri koridora ilk adımımızı attık. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Katilin bilmecesindeki o yere, "duvarların içeride kalanları dışarıdan daha iyi tanıdığı" o kapalı dünyaya artık tamamen sızmıştım. Gri, soğuk koridorda adımlarımız yankılanırken Selin kollarını göğsünde kavuşturdu ve yürürken kafasını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o keskin, sorgulayıcı ifade geri gelmişti. Yalnız sormadan edemeyeceğim Derin," dedi, ses tonunu sadece benim duyabileceğim şekilde alçaltarak. "Sen ceza hukuku ödevlerini genelde kütüphanede, son güne bırakarak yapardın. Bugün ne oldu da sabahın köründe kalkıp Erenköy'ün en tekinsiz koridorlarına kadar geldin? Bir tuhaflık var sende, dün geceden beri suratın bir garip zaten. "Abartıyorsun Selin," dedim, yüzüme olabildiğince rahat ve hafif alaycı bir maske yerleştirerek. "Vizeler yaklaşıyor diyorum ya. Hoca bu sene akıl sağlığı yerinde olmayan suçluların cezai ehliyeti konusuna kafayı taktı. Gerçek vakaları yerinde görmezsem o tezi hayatta yazamam. Hem fena mı oldu, staj yerini görmüş oldum işte. "İyi, öyle olsun bakalım savcı kızı," diye mırıldandı Selin. Tamamen ikna olmamıştı ama üzerime gelmeyi de bıraktı. "Şansına bugün buralar biraz sakin. Ama yine de çok fazla ortalıkta dolanma, başhekim görürse ikimizi de kapının önüne koyar. Selin önümde yürümeye devam ederken, içimdeki o bitmek bilmeyen huzursuzlukla elimi refleks olarak ceketimin cebine attım. Parmaklarımın ucuna sert, katlanmış küçük bir nesne değdi. Duraksadım. Kalbimin ritmi aniden hızlandı. Cebimde dün geceden kalan hiçbir şey olmaması gerekiyordu. Selin'in arkası bana dönükken, adımlarımı milimetrik olarak yavaşlattım. Elimi cebimden çıkarırken parmaklarımın arasındaki o küçük, beyaz kağıt parçasını avucumun içine gizledim. Selin'in bana bakmadığından tamamen emin olduğum o birkaç saniyelik boşlukta, avucumu hafifçe aralayıp kağıda baktım. Küçük, aceleyle koparılmış bir not kağıdıydı. Ve üzerinde siyah, sert bir mürekkeple sadece tek bir şey yazıyordu:"117"Gözlerim sayının üzerinde donakaldı. Bu not buraya ne zaman girmişti? Sabah metrodaki o kalabalıkta biri yanıma yaklaştığında mı, yoksa dün gece ben uyurken odama giren o gölge bunu cebime mi bırakmıştı? Kafamın içi bir kez daha karıncalanmaya başladı. 177. Bu bir oda numarası mıydı, yoksa katilin bu devasa hastane duvarları arasına gizlediği bir şifre mi? Kağıdı hızla avucumda sıkıştırıp tekrar cebimin en dibine ittim ve Selin'in adımlarına yetişmek için hızlandım. Cebimdeki kağıdın sıcaklığı adeta tenimi yakarken, gözlerimi Selin'den ayırıp koridor boyunca sıralanan gri kapılara çevirdim. Adımlarımı bilerek yavaşlatıyor, her kapının üzerindeki küçük metal plakalara odaklanıyordum.174.175.176.Numaralar tek sayılar halinde ilerliyordu. İçeriden gelen boğuk ayak sesleri, bir hastanın kendi kendine mırıldandığı anlaşılmaz kelimeler koridorda yankılanıyordu ama benim tek odağım o sayılardı. Selin önümde rahat adımlarla yürürken, ben gözlerimi bir şahin gibi duvarlara dikmiştim.175.Bir sonraki kapı olmalıydı. Kalbimin ritmi kulaklarımda gümlemeye başladı. Avucumu ceketimin cebine sokup o kağıdı tekrar sıktım. Adımlarım beni koridorun hafifçe loşlaşan, köşedeki son kapısına doğru götürdü. Gözlerim kapının tam ortasındaki o metal levhaya kenetlendi. Siyah puntolarla tam olarak aradığım sayı yazıyordu:177Kapı, koridorun diğer odalarına göre biraz daha geride, loş bir girintide duruyordu. Diğer kapılarda küçük gözetleme camları varken, bu kapının camı içeriden kalın, koyu renkli bir filmle kapatılmıştı; içeriyi görmek imkansızdı. Nefesimi tuttum. Katilin beni getirmek istediği yer tam olarak burasıydı. Duvarların arkasındaki o gürültülü sessizliğin merkezi.
Önümde yürüyen Selin’e doğru bir adım atıp hafifçe omzuna dokundum. “Selin,” dedim, sesime upuzun yoldan gelmiş bir yorgunluk hissi vererek. “Benim acilen bir tuvalete gitmem lazım. Sabahtan beri koşturuyorum, daha fazla dayanamayacağım. Selin durup arkasına döndü, eliyle koridorun ters yönünü işaret etti. “Hemen şu sağdaki koridorun sonunda var canım. Sen oraya geç, ben de o sırada alt kattaki kantine inip bize iki kahve alayım. Orada buluşuruz, tamam mı? ”Harika olur, çok sağ ol,” dedim gülümseyerek. Selin merdivenlere doğru yönelip gözden kaybolduğu an yüzümdeki gülümseme bıçak gibi kesildi. Arkamı döndüm, koridorda kimsenin olmadığından emin olmak için hızlıca sağa sola baktım ve adımlarımı doğrudan 177 numaralı kapıya doğru yönlendirdim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Metal kapı kolunu kavrayıp yavaşça aşağıya indirdim. Açılmadı. Kapı kilitliydi. Hırsla kolu bir kez daha zorladım ama nafileydi. Kart okuyucunun üzerindeki küçük kırmızı ışık bana alay eder gibi göz kırpıyordu. “Kahretsin” Tam ne yapacağımı düşünerek etrafıma bakınırken, köşeden elinde dosyalarla orta yaşlı, beyaz önlüklü bir hemşire belirdi. Beni kapıyı zorlarken görünce adımlarını yavaşlattı ve şüpheyle kaşlarını kaldırdı. Kime bakmıştınız? Bu odaya girmek yasaktır, kartınız yok mu?” diye sordu, sesi koridorun sessizliğinde yankılandı. İlk başta telaşlandım çünkü daha içerdekinin ismini bile bilmiyordum ne diyecektim katil beni buraya yönlendirdi ona bakmaya gelmiştim diyecek halim yoktu Kapının üstündeki hastanın ismi yazdığını görünce biran için sevindim hukuk fakültesinde öğrendiğim tüm soğukkanlılığı her bir hücremde topladım. Yüzüme endişeli ve mahcup bir hasta yakını maskesi yerleştirip kadına doğru döndüm. “Merhaba... Kusura bakmayın lütfen. Ben içerideki hastanın, yani Ahmet Bey’in yakınıyım,” dedim, sesimi hafifçe titreterek. “Aşağıda danışmadan izin alıp geçtim ama Selin isimli stajyer arkadaş kartını yanına alıp kahve almaya gitti. Ben de burada öylece kalakaldım. Acaba rica etsem...”Hemşirenin yüzündeki o sert ifade, yalanımdaki o çaresiz tonu duyunca anında yumuşadı. Muhtemelen gün içinde yüzlerce hasta yakınıyla karşılaştığı için durumu hiç yadırgamadı. Ah, anladım. Selin yine her zamanki gibi dalgın gününde demek ki,” dedi hafifçe tebessüm ederek. Boynundaki zincire bağlı mavi barkodu kartı uzattı, kapının yanındaki panele yaklaştırdı. Kilit mekanizmasının içeriden boşa çıktığına dair o tok, mekanik ses duyuldu ve paneldeki ışık yeşile döndü. Hemşire kapıyı hafifçe araladı, ardından elindeki kartı zincirinden çıkarıp bana uzattı. “Benim acil başhekimliğe çıkmam lazım, kart bende kalırsa kapı arkandan kilitlenir çıkamazsın. İşin bitince kartı alt kattaki hemşire bankosuna bırakırsın, tamam mı kızım? ”Çok, çok teşekkür ederim. Gerçekten hayatımı kurtardınız,” dedim kartı parmaklarımın arasına alırken. Hemşire başını sallayıp hızlı adımlarla koridorda ilerlemeye başladı. O köşeyi dönüp tamamen gözden kaybolduğunda, elimdeki plastik karta ve hemen önümde hafifçe aralanmış duran 177 numaralı odanın karanlığına baktım. Artık yol açılmıştı ve içeride beni kimin beklediğini öğrenmek üzereydim.
Hemşirenin gidişini izledikten sonra derin bir nefes aldım ve aralık duran kapıyı hafifçe iterek içeriye sızdım. Arkamdan kapanan kapı mekanik bir sesle kilitlendiğinde, odanın tekinsiz atmosferi anında beni sardı.
İçerideki perdeler sonuna kadar kapalıydı. Pencerelerden sızması gereken gün ışığı kalın kumaşların ardında boğulmuş, odayı loş ve kasvetli bir alacakaranlığa mahkum etmişti. İlk gözüme çarpan şey odanın ortasındaki dağınık yataktı. Çarşaflar kırış kırış olmuş, battaniye bir kenara fırlatılmıştı; sanki birisi burada saatlerce kabuslar içinde kıvranmış gibi bir düzensizlik hakimdi.
Tam o sırada odanın dip köşesindeki banyo kapısının altından sızan keskin bir ışık dikkatimi çekti. Tuvaletin ışığı açıktı. Kapı milimetrik olarak aralıktı ve içeriden hafif, düzenli bir su damlama sesi geliyordu. Bir an için oraya yürümeyi, kapıyı itip içeriye bakmayı düşündüm. Göğsüm hızla inip kalkarken banyoya doğru bir adım attım. Ancak içimden bir ses beni durdurdu; orada karşılaşacağım şeyden ya da zaman kaybetmekten korkarak vazgeçtim. Hedefim odaydı.
Hızla yatağın hemen yanındaki komodine yöneldim. Ahşap çekmecenin kulpunu kavrayıp aceleyle kendime doğru çektim. İçeride birkaç parça tıbbi evrak ve eski gazete kupürleri vardı. Hepsini hızlıca altüst ederken, en dipte beyaz ve kırmızı renkli, boş bir ilaç kutusu elime geldi. Kutuyu loş ışığa doğru çevirdiğimde üzerinde büyük harflerle "Risperdal" yazdığını gördüm.
Kutunun içinde ne bir kapsül ne de bir prospektüs kalmıştı; tamamen boştu. Merakıma yenik düşerek hemen ceketimin cebinden telefonumu çıkardım. Ekranın beyaz ışığı yüzümü aydınlatırken, arama motoruna ilacın adını yazıp hızlıca arattım. Parmaklarım ekranda kayarken karışma çıkan tıbbi bilgileri soluksuz okumaya başladım:
Psikoz Hastalığında Kullanımı: İlaç, hastaların gerçeklikle bağının koptuğu psikoz durumlarında beynin kimyasallarını dengelemek amacıyla kullanılıyordu. En önemli özelliklerinden biri, hastanın gördüğü ya da duyduğu halüsinasyonları hayalleri ve gerçek dışı sesleri azaltabilir olmasıydı.
Ağır Ajitasyon ve Saldırganlık Kontrolü: Tıbbi makalede, bu ilacın hastanede yatan hastaların kontrol edilemeyen öfke nöbetlerini, çevrelerine zarar verme eğilimlerini ve ağır ajitasyon aşırı huzursuzluk durumlarını bastırmak için hayati önem taşıdığı yazıyordu.
Şizofreni Tedavisi: Özellikle şizofreni ve buna benzer ağır psikiyatrik durumların tedavisinde, hastanın zihnindeki o gürültülü kaosu susturmak için birinci basamak tedavi olarak tercih ediliyordu.
Telefonun ekranını kapatıp derin bir düşünceye daldım. Katil beni bu odaya, bu boş ilaç kutusunu bulmam için mi göndermişti? Bu odada kalan kişi, zihnindeki ağır şizofreniyle ve korkunç halüsinasyonlarla savaşan biriydi. Ya da belki de katil, kurbanını bu ilaçlardan mahrum bırakarak onu kendi zihninin karanlığına hapsetmişti. Telefonumu hızla cebime sokup çekmeceyi tam kapatacağım sırada, banyo kapısının açılma sesini bile duyamadım. Her şey saliseler içinde gerçekleşti. Arkamdan gelen ani, vahşi bir gölge beni yatağın üzerine doğru savurdu. Ne olduğunu anlayamadan, boynuma dolanan eski ve kalın bir şarj kablosunun sert plastiğini hissettim. Saldırıya uğramıştım. 177 numaralı odanın hastası arkamdaydı. Kablo boğazımı büyük bir hırsla sıkarken dehşet ve şok içerisinde kurtulmaya çalıştım. Parmaklarımı boynuma atıp kabloyu gevşetmek için tırnaklarımı geçirdim ama adamın tutuşu adeta çelikten bir kelepçe gibiydi, kırılmıyordu. Kulağımın dibinde hastanın o düzensiz, hırıltılı ve delice nefes alışverişlerini duyuyordum. Ciğerlerimdeki hava hızla tükenirken nefesim kesilmeye, gözlerimin önünde siyah noktalar uçuşmaya başladı. Hayatta kalma içgüdüsüyle ellerimi çılgınca etrafta gezdirdim. O sırada komodinin üzerindeki cam su sürahisine elim sertçe çarptı. Sürahi büyük bir gürültüyle parkeye düşüp paramparça oldu, buz gibi su etrafa saçıldı. Bu büyük gürültü koridordaki bir hemşirenin dikkatini çekmişti. Kapı hızla açıldı ve içeri giren hemşire daha tam yaklaşmadan, “Burada ne oluyor, o ses neydi?” diye bağırdı. Ancak odadaki korkunç manzarayı gördüğü an kadının sesi boğazında düğümlendi. “Lanet olsun! Bırak onu!” diye çığlık atarak hemen ceketinin cebine uzandı. Saniyeler içinde küçük bir ilaç şişesi ve bir şırınga çıkartıp panikle sıvıyı çekmeye, iğneyi hazırlamaya çalıştı. Fakat kadın iğneyi hayata geçiremeden, gözü dönmüş hasta hamlesini yaptı. Adam, beni hala o eski kabloyla boğmaya devam ederken, diğer boşta kalan eliyle sehpanın üzerindeki kalın cam bardağı kavradı. Korkunç bir güçle bardağı karşıdaki hemşirenin kafasına fırlattı. Camın kadının alnında patlamasıyla birlikte hemşire acı bir çığlık attı; elindeki şırınga ve iğne bir yana, kendisi diğer yana doğru hızla yere düştü. Boynumdaki baskı o kadar artmıştı ki, artık odadaki ışıklar kararıyor, gözlerim tamamen bulanıklaşıyordu. Oksijensizlikten bedenimdeki tüm güç çekildi. Dizlerim büküldü, tutunacak hiçbir yer bulamayarak yere doğru yavaşça yığılmaya başladım.


