İyi akşamlar.
Şehrin Arnavutköy ilçesinde bu sabah saatlerinde gelen bir ihbar üzerine ekipler harekete geçti. Komşuların günlerdir kötü kokular geldiğini belirtmesi üzerine polis, belirtilen adrese gitti. Kapının içeriden kilitli olduğu tespit edildi ve çilingir yardımıyla daireye girildi. İçeride yapılan ilk incelemede, erkek bir şahsın hayatını kaybettiği belirlendi. Yetkililer, ölümün üzerinden birkaç gün geçtiğini ve cesedin çürümeye başladığını açıkladı. Olay yeri inceleme ekipleri evde detaylı çalışma yürütüyor. Şahsın geçmişine bakıldığında çok sayıda suç kaydının bulunduğu görülüyor. Bu kayıtlar arasında cinsel taciz şüpheleri, ısrarlı takip, rahatsız edici mesajlar gönderme ve mağdurlar üzerinde psikolojik baskı kurma iddiaları yer alıyor. Bazı dosyaların ise delil yetersizliği nedeniyle kesinleşmediği öğrenildi. Olayın kesin nedeni henüz belirlenemezken, soruşturma çok yönlü olarak devam ediyor.”
Kapı açıldığında içerideki hava dışarıya ağır bir şekilde yayıldı. Nefes almak zorlaştı ama kimse bunu belli etmedi. Beyaz tulumlu ekipler odanın içinde dolaşıyor, fotoğraflar çekiliyor, düşük sesle konuşmalar yapılıyordu. Plastik eldivenlerin sesi, poşetlerin hışırtısı her şey birbirine karışıyordu. Babam kısa bir bakış attı. “Durum?” diye sordu. Ekipten biri doğruldu. “Erkek, ölüm birkaç gün önce hava sıcaklığından ötürü çürüme başlamış.” Babam başını salladı, odanın genelini süzdü. “Zorlama yok,” dedi adam. Ben o sırada kapıya değil, pencereye bakıyordum. Cam kırılmıştı. Dışarıdan içeri girilmişti. Kırık camın altındaki zeminde ince bir iz vardı, dikkatli bakılınca fark edilen türden. Yaklaştım ama fazla eğilmedim zanlı pencereden girip adama saldırıldı düşünülüyordu. Yatak odasına geçtiğimizde ekip cesedin etrafında toplanmıştı fotoğraflar çekilmiş, ölçümler yapılmıştı. Bir görevli babama dönüp “Boğularak öldürülmüş,” dedi. “Boyun bölgesinde baskı izi var.” Babam eğildi, dikkatle inceledi. Yüzü her zamanki gibiydi, değişmedi. Ama odadaki hava değişmişti. Görevli devam etti, sesi biraz daha alçaktı. “Ayrıca…” Kısa bir duraksama oldu. “Cinsel organı kesilmiş.” Kimse bir şey söylemedi. Ama bu artık sıradan bir cinayet değildi bu seçilmiş bir öfkeydi. Ben gözlerimi odada gezdirdim. Dağınıklık yoktu. Mücadele izi yoktu. Bu iş hızlı yapılmıştı. Kontrollüydü. Babam ayağa kalktı. “Torbalayın,” dedi kısa bir şekilde. Ekip hemen harekete geçti. Siyah ceset torbası açıldı. İki kişi dikkatlice bedeni kaldırdı çürümüş etin ağır kokusu o an daha da belirginleşti. Ceset torbaya yerleştirilip fermuar yavaşça kapandı. Ses odanın içinde sert yankılandı ardından sedyeye yerleştirildi, kapıya doğru taşındı. Ben kenara çekildim gözlerim torbanın üzerinden kaydı, sonra tekrar pencereye takıldı. Kırık camın kenarında bir saksağan duruyordu. Beni fark etti ama uçmadı. Sadece baktı, başını hafifçe yana eğdi. Gagasında küçük, katlanmış bir kağıt vardı. Tuhaf bir şeydi ama tuhaf hissettirmedi, sanki orada olması gerekiyordu yavaşça yaklaştım. Saksağan benden korkmadı ya da irkilmedi elimi uzatıp gagasındaki kâğıttı alınca uçup gitti. Bir süre arkasından baka kaldım ardından elimdeki kağıdı açıtım.
Bu notu sana bırakıyorum, bunu bir sona değil, planlı bir oyuna çevirdim. Bu sıradan bir oyun değil; ilerledikçe kuralların netleşmediği, cevapların değiştiği bir yapı. Seni buraya kadar getiren şey merakın olacak, biliyorum. Ve aynı merak seni bana da getirecek bundan eminim. Eğer bu notu okuyorsan, sürecin içine zaten dahil olmuşsun demektir şimdi geriye devam etmek kalıyor. Her cevap, seni hem gerçeğe yaklaştıracak hem de olayın merkezine biraz daha sokacaktır. Bilmeceleri sevdiğini umuyorum çünkü bu sürecin anahtarı onlar olacak.”
Kapısı kilitli değil ama çıkışı zor, Sessizlik içinde bile sesler çok. Bazısı iyileşmek için gelir, Bazısı kendi zihninden saklanır. Burada zaman insanı yavaşça unutur, Ve duvarlar, içeride kalanları dışarıdan daha iyi tanır, ben neyim?
A.K.D
Bir süre öylece durdum. Kağıt elimde, gözlerim harflerin üzerinde. Adımı biliyordu. Sadece adımı değil, burada olacağımı da biliyordu. Bu mektup bugün için yazılmıştı. Bu cinayet için değil, ben bu odaya adım atmadan önce yazılmıştı. Başımı kaldırdım. Babam ekipten biriyle alçak sesle konuşuyordu, sırtı bana dönüktü. Diğerleri cesetle, fotoğraflarla, ölçümlerle meşguldü. Kimse bana bakmıyordu. Kırık camdan dışarıya baktım. Binanın karşısında dar bir sokak vardı. Sokağın ötesinde eski, soluk boyalı bir apartman. Zemin kattaki bir pencerede stor perde yarı indirilmişti, ama altında bir siluet yoktu. Üst katlara baktım, birer birer. Açık pencere, kapalı pencere, sararmış bir tül. Birisi bu mektubu bırakmıştı. Birisi bu odaya girip çıkmıştı, üstelik iz bırakmadan. Ve şimdi o kişi bir yerde bekliyordu, belki sokağın köşesinde, belki çok daha uzakta, ama her halükarda bakıyordu. Elimi yavaşça indirdim. Kağıdı ikiye katladım kimseye göstermeden cebime koydum. Babam o sırada döndü. "Bir sorun mu var?" diye sordu, bakışları hızlıca üzerimde gezindi.
"Bir şey yok," dedim. "Camı inceliyordum." Başını salladı ve tekrar ekibe döndü ben bir kez daha dışarıya baktım. Sokak hâlâ aynıydı. Sessiz, sıradan, boş.
🐦⬛
Odama geçer geçmez kapıyı kilitledim. Sırtımı kapıya yasladım, bir süre öylece durdum. Evin içinden sesler geliyordu, babamın telefonda konuşuyordu, büyük ihtimale bugünkü cinayetle ilgiliydi. Bir süre kafamı boşalttıktan sonra çantamı yatağa attım, dosyayı çıkardım.
Babamın masasından alırken ellerim titremişti. Fark etmedi, ya da fark etmedi gibi davrandı. İkisi aynı şey değildi ama şu an için fark etmiyordu çünkü babam bu tür şeylerle ilgilenmemi istemiyordu çoğunlukla stajlarımla ilgili olmamı istiyordu. Ama ne fark eder ki sonuçta hukuk bölümünü okuyordum ve babam gibi savcı olmak istiyordum hem şuan stajlarım olmadığından ötürü babamın yanında bir nevi asistan gibi takılabiliyordum bu da bana ek gelir katıyordu her neysen
Yatağa oturup, elimdeki dosyayı heyecanla açtım ilk sayfada olay yeri fotoğrafları vardı. Gündüz çekilmişlerdi ama ışık yine de soluktu, sanki odanın kendisi ışığı içine çekiyordu. Kırık cam, zemindeki iz, boyun bölgesindeki baskı izleri, fotoğrafta bile rahatsız ediciydi, bakmamam gerekirken gözlerimi fotoğraftan alamıyordum.
Sayfaları çevirdiğimde tanık ifadeleri, komşu beyanları, giriş çıkış kayıtları. Hepsi okunmuş, bazı yerlerin altı çizilmişti, babamın el yazısıyla küçük notlar düşülmüştü kenarlara. Kimin yazdığını bilmesem de tanırdım o yazıyı. Bir kaç yeri notlar yazmıştı ama onları okumadan geçtim çünkü daha önemli bir konu aklıma gelmişti.
Cebime elimi attım, kağıdı çıkardım biraz buruşmuştu cebimde. Açıp dosyanın üzerine koydum iki şeye birden baktım.
Olay yeri. Mektup bu ikisinin arasındaki bağlantı neydi katil miydi benimle oynayan yoksa daha farklı birimi? Belkide dikkatimi dağıtmaya çalışan mı? Eğer öyle olsa bile bunu iyi bir şekilde başarıyordu. Kağıdın yazanları tekrar okudum
Kapısı kilitli değil ama çıkışı zor kilitli değil ama çıkışı zor. Sessizlik içinde bile sesler çok. Bazısı iyileşmek için gelir, bazısı kendi zihninden saklanır.
Bir yer.
Kapalı bir yer insanların kendi isteğiyle girdiği ama çıkamadığı. Duvarların içinde kalanları tanıdığı bir yer. telefonu aldım, yazmaya başladım. Kafa yormaya gerek yoktu öyle değil mi internet bunun için vardı sonuçta. Arama yerine kâğıtta yazanları yazıp sonucu bekledim arama sonuçları ekrana doldu gözlerim hızla taradı ve durdu.
Psikiyatri kliniği. Cevap bu muydu? Ne işim olurdu orada? Hasta değildim. Ziyaretçi de değildim. Oraya girsem ne sorardım, kimi arardım? “Affedersiniz, bir katilin bana bıraktığı bilmecenin cevabı siz misiniz?” diye mi sorardım?
Ama bilmece başka türlü okunmuyordu her satır aynı yere işaret ediyordu. Duvarlar içinde kalanları dışarıdan daha iyi tanır. Bazısı kendi zihninden saklanır. Burada zaman insanı yavaşça unutur. Orası bir kliniği anlatıyordu bunu artık biliyordum.
Peki katil neden beni oraya göndermek istiyordu?
Dosyaya tekrar baktım sayfaları karıştırdım, bir şeyleri gözden kaçırıp kaçırmadığımı kontrol ettim. Öldürülen adamın geçmişi, suç kayıtları, ifadeler hiçbir yerde bir klinik adı geçmiyordu ama belki geçmesi gerekmiyordu. Belki cevap dosyada değil, kliniğin içindeydi.
Ama bir sorun daha vardı. İstanbul’da bu tarife uyan iki yer vardı. Biri Bakırköy’de, biri Erenköy’de. İkisi de psikiyatri kliniğiydi, ikisi de şehrin içinde, ikisi de yıllardır aynı yerinde duruyordu.
Hangisi?
Bilmecede bunu ayırt edecek bir şey yoktu. Her satırı tekrar okudum, kelime kelime. Kapısı kilitli değil ama çıkışı zor sessizlik içinde bile sesler çok. Hiçbir şey ikisi için de geçerliydi bunlar.
Telefonu aldım, iki kliniği de ayrı ayrı aradım. Fotoğraflara baktım, dışarıdan çekilmiş görüntüler. Binaları inceledim, çevrelerini bir şey dikkatimi çekecek diye bekliyordum ama ekran sadece soğuk bilgiler veriyordu. Adres, telefon, çalışma saatleri. Sayfaları kapattım belki de ikisine de gitmek gerekiyordu. Belki de katil bunu biliyordu ve bu da oyunun bir parçasıydı. Dosyaya son bir kez baktım, mektubu onun üzerine koydum. A.K.D.
Üç harf başka bir şey yoktu. Babama söylemem gerekiyordu aklımın bir köşesi bunu biliyordu, doğrusu buydu . Elinde bir delil vardı, olay yeriyle doğrudan bağlantılı bir mektup soruşturmanın parçasıydı bu. Biran ayaklanıp oturma odasına gidip her şeyi anlatmak istedim ama bir şey beni durdurdu. Aklımda babamın yüzü canlandı olay yerindeki o yüz değil, başka bir yüz. Yıllar önce bir kavgadan sonra gösterdiği yüz. Sesi değişmeden, çok sakin bir şekilde “sen bu işlerin içinde olmayacaksın” demişti. O kadar tartışmamıştık bile, çünkü tartışmaya yer bırakmamıştı.
Şimdi yine aynısını yapardı. Mektubu görür, A.K.D’yi görür, bilmeceyi okurdu. Ve sonra ona daha önce bahsetmediğim için , “Niye kendi kafana göre işlere bulaşıyorsun ” derdi, belki. Ama dosyayı alırdı. Beni odama, eve, güvenli bir yere gönderirdi soruşturma devam ederdi, ama ben dışarısında kalırdım. Katil mektubu babama yazılmamıştı bana yazmıştı. Mektubu alıp , dikkatlice katladım, çekmecemin en alt gözüne koydum. Babama söylemeyecektim en azından henüz değil.
Dosyaları toparlamaya başlamıştım. Mektubu çekmecenin en altına, kimsenin kolay kolay bakmayacağı yere sıkıştırmıştım. Tam babamın masasından yürüttüğüm o kırmızı dosyayı da çantama yerleştirecektim ki kapı bir anda, hiçbir uyarı olmaksızın sonuna kadar açıldı. Kapıyı çalmamıştı. Zaten hiçbir zaman çalmazdı. Ee, kaç saattir odandasın? Yaşıyor musun diye kontrol etmeye geldim. Selin’di. Kapının eşiğine her zamanki rahatlığıyla yaslanmıştı. Afrika örgülü saçları omzundan aşağı dökülüyordu. Bu sıcakta o saçlarla nasıl dayandığını gerçekten bilmiyordum ama ona kesinlikle çok yakışıyordu. Yüzünde her zamanki o hafif yargılayıcı, dünyadaki herkes biraz aptalmış da bunu tek fark eden oymuş gibi duran o bilindik ifade vardı. Elimdeki dosyayı refleksle, sanki suçüstü yakalanmışım gibi hızlıca çantanın içine ittim. Kalbimin ritmi bir anlığına hızlansa da sesimi düz tutmaya çalıştım. Kapıyı çalmak diye bir alışkanlığın yok mu senin?” “Var,” dedi sakince. Sonra odama girip hiçbir yabancılık çekmeden yatağımın tam ortasına oturdu. “Uygulamıyorum sadece.” Yastıklardan birini kucağına çekip sarıldı. Gözleri kısa bir an masanın üzerindeki çantama kaydı ama üzerinde durmadı. “Ne yapıyordun?” “Ders çalışıyordum.” Kaşlarından biri usulca havalandı. İnanmadığı her halinden belliydi. “Bu saatte mi?” “Hukuk okuyorum Selin. Bizim acımız, ödevimiz bitmiyor biliyorsun .”Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Yine de beni köşeye sıkıştırmak için üstelemedi. Telefonunu cebinden çıkarıp ekranına hızlıca bir göz attıktan sonra bana döndü. “Kalk, hazırlan.” “Nereye?”. “Dışarı.” “İstemiyorum Selin, hiç havamda değilim.”
“İstiyorsun, istiyorsun,” dedi yastığı yatağa fırlatıp ayağa kalkarken. Başımı kaldırıp ona baktım. Aynı inatçı, geri adım atmayacak ifadeyle bana bakıyordu. Çocukluğumuzdan beri böyleydi; şeyi kafasına koyduğunda deprem olsa yön değiştirmezdi. Selin, gerçekten…”“Derin,” dedi, ses tonunu bu kez daha yumuşak ama net şekilde ayarlayarak. “Saatlerdir bu odadasın. Suratın kireç gibi olmuş, gözlerinin içi bile yorgun görünüyor. Hava almaya ihtiyacın var. An cevap vermedim. O sırada odamın içindeki o ağır sessizlik yeniden üstüme çökecek gibi oldu. Çekmecenin içindeki mektubu düşündüm. Arnavutköy’deki o odaya giren saksağanın bıraktığı o kâğıdı... Kasvetli duvarları ve ceset torbasının kapanırken çıkardığı o sert fermuar sesini… Sanki odanın havası aniden azalmıştı. Haklıydı, buradan çıkmazsam kendi düşüncelerimin içinde boğulacaktım. Derin nefes verdim. Nereye gidiyoruz? Selin’in yüzünde küçük, zafer kazanmış gülümseme belirdi. “Aşağıdaki kafeye. İnsan içine çık biraz, belki yaşayan biri gibi görünmeye başlarsın. ”Ne kadar naziksin. ”Biliyorum, hadi. Ayağa kalktım, sandalyenin üzerindeki ceketimi aldım. Sonra gözüm tekrar yatağın üzerindeki çantama kaydı. Dosya hâlâ içindeydi. An tereddüt ettim; odada bırakmak güvenli gelmiyordu, babamın içeri girip karıştırma ihtimali vardı. Yanımda götürmek ise daha huzursuz ediciydi ama çantamı omzuma takmaya karar verdim. Hadi ama,” dedi Selin kapının önünden sabırsızca. “Yaşlı adamlar gibi ağır hareket ediyorsun. Ceketimi düzeltip kapıya yöneldim. “Hazırım. Evden çıkarken babamın çalışma odasının kapısı aralıktı, içeriden telefonda konuşurken yükselen boğuk sesi geliyordu. Muhtemelen Arnavutköy’deki cinayetin ilk otopsi sonuçları hakkında bilgi alıyordu. Selin’le birlikte apartmandan çıkıp sokağın serinliğine adım attığımızda, içimdeki o huzursuz hissi bastırmaya çalışarak adımlarımı onun temposuna uydurdum. Mahallenin köşesindeki o her zamanki küçük kafeye doğru yürürken, İstanbul’un akşamüstü kalabalığı bizi yavaşça içine çekiyordu. Kafenin gürültüsü, dışarıdaki dünyanın o sıradan ve umursamaz akışı zihnimdeki uğultuyu biraz olsun bastırsın istiyordum. Pencere kenarındaki ikilik masalardan geçip oturduk. Selin, montunu arkasındaki sandalyeye asarken gözlerini yeniden üzerime dikti. “Eee,” dedi, garsonun masaya bıraktığı menüyü bile açmadan bana doğru eğilerek. “Anlat bakalım savcı kızı. Kaç saattir odanda ne yapıyordun öyle? Gerçekten ders mi çalışıyordun, yoksa yine babanın dosyalarından gömülmüş müydün?” “Ders çalışıyordum dedim ya Selin,” dedim, sesime olabildiğince sıradan ve bezgin ton yerleştirmeye çalışarak. “Vizeler yaklaşıyor. Ceza hukuku davaları, pratik çalışmaları derken kafam kazan gibi oldu zaten. Yalan söylemek, hayatımın parçasıydı artık. Yedi yaşımdan, o karanlık günden beri içimde iki farklı insan büyütmüştüm. Dışarıdaki Derin; babasının sözünden çıkmayan, uslu, başarılı hukuk öğrencisiydi. İçerideki Derin ise... Adaletin peşinde, annesinin anısına sadık gölgeydi. Bugün Arnavutköy’deki o evde gördüğümüz ceset beni derinden sarsmıştı. Ölen adam, yedi yaşımdayken gözlerimin önünde annemin canını alan, hayatımızı mahveden o yedi canavardan ilkiydi. Yıllardır hukuk fakültesinde dirsek çürütmemin, babam gibi savcı olmak istememin tek sebebi o adalet duygusuydu. Annemin davası zamanında delil yetersizliğinden kapanmıştı ama adalet şekilde yerini buluyordu işte. O pislik boğularak öldürülmüş, adeta ilahi infaz gerçekleşmişti. Üstelik gagasında not taşıyan o saksağan... Biri benim kim olduğumu, ne hissettiğimi çok iyi biliyordu. Sanki bu cinayet bana sunulmuş armağan gibiydi. Ya da biri benimle çok tehlikeli oyun oynuyordu. Ama tüm bunları Selin’e anlatamazdım. Selin garsona iki buzlu kahve siparişi verdikten sonra bardağındaki pipetle oynamaya başladı. “Aman, ceza hukukuyla kafayı bozma,” dedi gözlerini devirerek. “Gerçek deliler adliyede değil, bizim klinikte. İnan bana, hukuk fakültesinin acısı benim hastanedekilerin yanında hiçbir şey kalır. Selin psikoloji son sınıf öğrencisiydi ve Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde staj yapıyordu. Cebimdeki o mektubun sonundaki satırları, “Sessizlik içinde bile sesler çok. Bazısı kendi zihninden saklanır,” cümlesini düşününce, onun bu sözleri an zihnimde yankılandı. Ama belli etmedim. Nasıl gidiyor staj?” diye sordum, konuyu dağıtıyormuş gibi rahat tavırla arkama yaslanarak. “Zor mu o kadar? ”Zor ne kelime,” dedi Selin, yüzünde yarım gülümsemeyle kahvesinden yudum alırken. “Geçen gün akıl sağlığını tamamen yitirmiş ağır şizofreni hastasının odasına girdim. Adam karşısında biri varmış gibi duvarla o kadar hararetli tartışma içindeydi ki, sanki odada gerçekten üçüncü kişi vardı. Yanına yaklaşıp sakinleştirmeye çalıştım. Ne yaptı dersin? Suratımın tam ortasına tükürdü. Hiçbir şey olmamış gibi de duvara dönüp konuşmaya devam etti.”O kadar rahat anlatıyordu ki, bu tarz şeylere artık ne kadar alıştığını görebiliyordum. İlk günler çok sarsılıyordum,” diye devam etti, ses tonunu biraz daha alçaltarak. “Kendi kendine fısıldayanlar, görünmeyen düşmanlardan kaçmak için yatağın altına saklananlar... Bazıları var ki, kendi zihninden saklamak için günlerce tek kelime etmiyor. Tamamen sessizliğe gömülüyorlar. Ama o sessizliğin içinde bile kafalarının içi o kadar gürültülü ki, gözlerinden anlıyorsun. Duvarlar, o odada kalan insanları dışarıdaki herkesten daha iyi tanıyor. Zaman orada sanki dış dünyadaki gibi akmıyor, insanı yavaşça unutup gidiyor. Selin bunları sıradan gününü anlatır gibi rahatça anlatıyordu. Masanın üzerindeki kahve bardağıma uzandım, soğuk camı avuçlarımın arasında sıkarken ona baktım. Selin’in bu aşırı profesyonel maskesinin arkasında, o hastane duvarlarının ötesinde gizlenen başka şeyler daha var gibi hissetmiştim ama üzerinde durmadım. Şu an için sadece sıradan iki arkadaş gibi oturmalı ve kafamı boşaltmalıydım.
Selinle ne kadar süre sohbet etimi bilmiyordum kafeden ayrılıp parkta yürüyüş yapıp okuldaki anılarımızı bir birimize anlatmak iyi hissettirmişti. Parkın çıkışındaki büyük çınarın altında Selin’le vedalaştık. “Yarın klinikte erken mesaim var, acele etsem iyi olur,” diyerek yanağıma hızlı öpücük kondurdu. Arkasını dönüp caddenin kalabalığına doğru yürürken, omuzlarından sökülen Afrika örgülerinin ritmik salınımı loş sokak lambalarının altında son kez parıldadı. Onun gidişini izlerken içimdeki huzursuz hissi kenara itmeye çalıştım az da olsa selinle vakit geçirmek iyi hissettirmişti. Babam evde bekliyordu ama gitmem gereken daha önemli, daha sessiz durak vardı. Caddenin köşesindeki ışıklı çiçekçiye doğru yöneldim. Kovaların içinde sergilenen rengarenk güllerin arasından sıyrılıp en köşede duran saksıya baktım. Beyaz yaprakları, sarı kalbiyle taze papatya demeti seçtim. Parayı satıcıya uzatırken içimden buruk tebessüm geçti. Doğallık bile artık parayla satılıyor, diye düşündüm çiçeğin sapını parmaklarımın arasında sıkarken. Annem hayatta olsaydı, beton binaların gölgesindeki bu dükkanlara muhtaç kalmazdık. Kırlara gider, toprağa dokunur, papatyaları kendi ellerimizle toplardık. Çiçekçiden çıkıp mahallenin yukarısındaki o sessiz, servi ağaçlarıyla kaplı mezarlığa doğru yürümeye başladım. Annemin mermer mezarına giden o tanıdık taş yolu adımlarken, uzaktan siyah siluet fark ettim. Babamdı siyah takım elbisesiyle annemin mezar taşının başında dikilmiş, elleri cebinde öylece yere bakıyordu. Yanına kadar gidip sessizce arkasında durdum. Beni fark edince yüzündeki o sert savcı maskesi anında kırıldı, yerini derin şefkate bıraktı. Geldin mi güzel kızım?” dedi, sesi her zamankinden çok daha yumuşak çıktı sanki buraya gelicimi daha önce biliyormuş gibiydi . Geldim baba,” diyerek yanına sokuldum. Gözleri elimdeki papatyalara kaydı, buruk şekilde gülümsedi. Annen bu çiçekleri çok severdi,” diye fısıldadı, bakışlarını tekrar mezar taşına çevirirken. “Üniversitedeyken ona ilk ilanı aşk ettiğim günü hatırladım şimdi. Param kısıtlıydı, süslü güller alamamıştım. Kampüsün arkasındaki tarladan kopardığım papatyaları uzatmıştım ona. O kadar mutlu olmuştu ki, o kocaman gülüşünü hiç unutamıyorum. Dünyaları vermişim gibi sevinmişti.” Uzanıp babamın koluna girdim, başımı omzuna yasladım. Annemi özlemek ikimizin de içindeki en büyük, en dilsiz sızıydı. Babam eğildi, mezar taşının köşesine dudaklarını usulca bastırıp uzun süre öylece kaldı.
Tam o sırada babamın cebindeki telefon güçlü bir titreşimle çalmaya başladı. Ağır adımlarla geri çekilip telefonu çıkardı. Ekrana baktığında yüzü anında ciddileşti, o korumacı savcı kimliği geri geldi. Efendim?” dedi, karşı tarafı dinlerken kaşları çatıldı. “Anlaşılmıştır. Adli tıptan raporlar çıktı demek. Hemen geliyorum, dosyayı masama hazırlayın. Telefonu kapatıp bana döndü. “İşler birikmeden adliyeye geçmem lazım güzel kızım,” diyerek alnımdan öptü. “Evde konuşuruz demiştik ama bu Arnavutköy davası çok uzayacak gibi duruyor. Sen de burada çok gecikmeden hemen eve geç, hava kararıyor. ”Tamam baba, dikkat et,” dedim. Babam hızlı adımlarla mezarlığın çıkışına doğru yürürken, nihayet annemle baş başa kalmıştım. Çantamı mermerin kenarına bırakıp dizlerimin üzerine çöktüm. Toprağın o nemli, soğuk kokusu burnuma doldu. Elindeki papatya demetini aldım, mermerin kenarındaki kuru toprağı parmaklarımla hafifçe kazarak çiçeği oraya ektim. Annemin toprağı cansız kalmamalı,” diye fısıldadı kendi kendime. Çiçeğin yapraklarını usulca düzeltirken mermerin soğuk yüzeyine avuçlarımı bastırdım. “Bak, yine geldim anne,” dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. “Yedi yaşımdan beri bu soğuk taşla konuşmak o kadar ağır ki. Bazen adliyede babamın arkasından yürürken, her köşede senin o neşeli sesini arıyorum. Evdeki o sessiz koridorlarda, mutfakta sabahları çay doldururken çıkardığın o tıkırtıyı duymayı bekliyorum ama sadece rüzgarın uğultusu kalıyor geriye.” Gözlerimden süzülen yaş, yeni kazdığım toprağa düşüp anında kayboldu. Göğsümün ortasında yıllardır büyüyen o zehirli sarmaşık, vicdan azabı ve çaresizlikle birlikte kalbimi sıktı. “O karanlık akşam... Canım dondurma çektiği için seninle dondurmacıya gittiğimiz o günü hiç unutamıyorum. Keşke istemeseydim anne. Keşke o akşam o dondurmayı hiç aşermeseydim. Dönüş yolunda, o gölgelerle dolu karanlık sokakta önümüzü kestiklerinde her şey saniyeler içinde bitti. Ben korkuyla yol kenarındaki o çöp konteynerinin arkasına sığınmış, dizlerimi göğsüme çekip kulaklarımı tıkamıştım. Küçücüktüm anne, gücüm yetmedi. Eğer o akşam canım dondurma çekmeseydi, sen şimdi burada, bu soğuk toprağın altında olmak zorunda kalmazdın. Her şey benim yüzümden oldu”. Toprağı parmaklarımın arasında ezdim, gözyaşlarım ektiğim papatyanın beyaz yapraklarına süzüldü. “O günden beri bir daha asla dondurma yiyemiyorum anne. Ne zaman sokağın köşesinde bir dondurmacı görsem, o karanlık sokağın soğukluğu, senin çığlıkların ve benim o çaresiz saklanışım boğazıma düğümleniyor. Kendimi hiç affetmeyeceğim. Seni koruyamamanın, o sokağa sürüklemenin cezası olarak senin yokluğunla yaşıyorum şimdi. Sen nefes alamazken, benim her sabah yeni güne uyanmam en büyük işkencem. Ama sözümü tutuyorum anne. Sana adaleti getireceğime dair verdiğim sözü her gün kalbimde taşıyorum. Ama söz veriyorum anne adalet yerini bulacak ve ait oldukları yere göndereceğim. ” Annemin toprağının üzerini öpüp ayağa kalkıp elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim. Üzerimdeki tozu silkeledim. Rüzgar servi ağaçlarının arasında uğuldarken, ceketimin önünü kapattım ve karanlığa gömülen mezarlık yolundan eve doğru yürümeye başladım.




