Gu-won, Do-hee’nin elini sıkıca kavradığı an, o tanıdık ve muazzam iblis gücü yeniden damarlarına doldu. Etraftaki serserileri alt ederken hareketleri o kadar senkronize ve zarifti ki, olay bir kavgadan ziyade ölümcül bir tango dansına dönüştü. Gu-won, Do-hee’yi belinden kavrayıp havada döndürürken gözlerini onun gözlerinden ayırmıyordu. Son serseriyi de savurduktan sonra, yanan araba arkalarında büyük bir gürültüyle patladı. Alevlerin ışığı yüzlerine vururken ikisi de nefes nefeseydi.
Gu-won, Do-hee’nin elini bırakmadan, her zamanki o sinir bozucu ama büyüleyici gülümsemesiyle fısıldadı:
"Gördün mü? Ben yanındayken sana hiçbir şey olamaz. Ben senin tek koruyucunum."
Do-hee, kalbinin patlamadan dolayı mı yoksa adamın bu kadar yakın olmasından dolayı mı bu kadar hızlı çarptığını anlayamadı. Hızla elini geri çekti ve üstünü başını düzeltti:
"Korumam mısın, yoksa sadece dövmenin peşinde bir asalak mı, orası tartışılır Jeong Gu-won."
Gu-won, elinin boş kalmasıyla içindeki gücün aniden çekildiğini hissetti. Yüzü anında asıldı:
"Asalak mı? Yüzlerce yıllık bir iblise asalak dedin öyle mi? Eğer o elini bana vermezsen, şu an seni burada bırakıp giderim, o zaman arkandan ağlarsın."
Do-hee gözlerini devirdi:
"Gidemezsin ki. Gücün bende. Ben nereye, sen oraya."