İçeriğe geç

Müphem

Bölüm 35 · 2 dk okuma

Müphem

Bölüm 35

Bölüm 35: Kıskançlığın Kıvılcımı ve Sessiz Şüphe

Alper stüdyodaki masanın üzerinde duran sarı kaleme bakarken zaman durmuş gibiydi. Hakan’ın o katıksız güven dolu sesi kulaklarında çınlarken, zihninin kapılarını sonuna kadar zorlayan bir soru zihnini kemirip duruyordu: Can gerçekten kimdi ve Umay’a ne kadar yakındı?

Alper o ana kadar Umay’ı korumak, onu Hakan’ın emaneti olarak görmek ve kendi duygularını "ağabeylik" kalkanının arkasına saklamak için her yolu denemişti. Ama Umay’ın dün gece kulağına fısıldadığı o son cümle, o kalkanı tek bir hamlede parçalamıştı. Artık mesele sadece Umay’ın oyunları ya da anonim mesajları değildi; mesele, Umay’ın hayatına bir başkasının girme ihtimaliydi. Ve Alper, bu ihtimal karşısında içini kaplayan o vahşi, yakıcı duyguyu ne bastırabiliyor ne de adını koyabiliyordu.

Elindeki T-cetvelini sertçe çantasına tıktı. Stüdyodaki eşyalarını toplayıp dışarı çıktığında adımları gayriihtiyari Eğitim Fakültesi’ne doğru kırıldı.

Bir aydır adımını atmadığı, Umay’ı görmemek için köşe bucak kaçtığı o yolda yürürken kalbi göğsüne sığmıyordu. Amacı Umay’la konuşmak değildi; belki de sadece o bahsettiği "Can" denen çocuğu görmek, Umay’ın etrafında kimlerin gezindiğini kendi gözleriyle kontrol etmek istiyordu. İçindeki bu kontrolsüz sahiplenme dürtüsü Alper’i adeta çıldırtıyordu ama bacaklarına söz geçiremiyordu.

Eğitim Fakültesi’nin kafeteryasının bahçesine vardığında, bahar güneşinin altında oturan kalabalığın arasında gözleri doğrudan Umay’ı aradı.

Ve buldu.

Umay, bahçedeki dairesel masalardan birinde oturuyordu. Yanında Melis vardı. Ama sadece Melis değil... Tam karşılarında, elinde ders notlarıyla Umay’a doğru eğilmiş, gülümseyerek bir şeyler anlatan uzun boylu, esmer bir çocuk duruyordu.

Alper bir ağacın gölgesinde duraksadı. Gözleri kısıldı, çenesi öyle bir kenetlendi ki şakaklarındaki damarlar dışarı fırladı.

Umay, çocuğun söylediği bir şeye hafifçe gülüyor, başını sallayarak notları inceliyordu. Çocuğun bakışlarındaki o net, gizlenmeyen hayranlık ve ilgi, metrelerce öteden bile rahatça okunabiliyordu.

Alper’in elleri ceplerinde yumruk oldu. Cebindeki o sarı fosforlu kalemi öyle bir sıktı ki plastiğin gıcırtısını kendi avucunda hissetti. İçinde beliren o karanlık, yakıcı his tam anlamıyla kıskançlıktı. Saf, katıksız ve kontrolsüz bir kıskançlık…

Umay, tam o sırada bakışlarını masadan kaldırıp kafeteryanın girişine doğru çevirdi. Ve ağacın gölgesinde, adeta bir fırtına öncesi sessizliğiyle duran Alper’i gördü.

Umay’ın dudaklarındaki o hafif tebessüm bir anlığına dondu ama hemen ardından gözlerinde o tanıdık, iddialı kıvılcım yeniden alevlendi. Alper’in bir aydır kaçtığı Eğitim Fakültesi’ne kadar gelmiş olması, üstelik kendisini o çocukla izlerken yakalanması Umay için tek bir şeyi kanıtlıyordu: *Alper’in o aşılmaz dediği duvarlar çökmüştü.*

Umay, Alper’in gözlerinin içine baka baka masadaki çocuğa doğru biraz daha eğildi. Çocuğun uzattığı kalemi alırken parmakları hafifçe birbirine değdi. Umay bilerek, isteyerek ve Alper’in orada olduğunu adının tek bir harfi gibi bilerek o sahneyi sergilemeye devam etti.

Alper ise daha fazla dayanamadı. Arkasını dönüp hızlı ve sert adımlarla kafeteryadan uzaklaştı.

Göğsü hızla kalkıp iniyor, zihni darmadağınık bir halde yürüyordu. Kendi kendine, "Sana ne Alper? Sana ne! İstediğiyle konuşur, istediğiyle flört eder!" diye fısıldıyordu. Ama kalbi ve bedeninin her bir hücresi bu yalanı reddediyordu.

Alper, Umay’ın kurduğu o tuzağa düşmüştü. Artık sadece bir kaçan değil, kendi hislerinin ve kıskançlığının hapishanesinde çırpınan bir adamdı. Ve bu savaşın kazananı, daha tek bir kelime bile etmeden Umay olmuştu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.