Hakan’ın mutfağa geçmesiyle salonda beliren sessizlik, adeta üzerine basılsa patlayacak bir mayın tarlası gibiydi. Alper bir süre kapı eşiğinde, adımlarını nereye atacağını bilemeden kararsızca bekledi. Bir aydır kaçtığı, izini sildiği o varlık, şimdi sadece iki adım ötesinde, masanın başında ders çalışıyordu.
Umay ise başını kâğıtlarından bir an olsun kaldırmadı. Elindeki fosforlu kalemi kâğıdın üzerinde gezdirirken parmaklarının hafifçe titrediğini sadece kendisi biliyordu. İçinde fırtınalar kopuyor, kalbi abisinin adım sesleri uzaklaştıkça göğsünü delercesine çarpıyordu. Ama bu bir ay ona bir şey öğretmişse, o da gururunu ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktı. Alper ona buz gibi bir duvar örmüştü; Umay da o duvara bakarak kendi çelikten kale kapılarını kapatmıştı.
Alper, gerginliğini gizlemeye çalışarak Umay’a olabildiğince uzak olan tekli koltuğa oturdu. Bakışlarını pencereye, duvardaki tabloya, orta sehpanın kenarına kaydırdı. Umay’ın yüzüne bakmamak için üstün bir çaba sarf ediyordu. Ama odadaki o hafif vanilya kokusu, kızın kalem tutan ince parmakları, dökümlü saçları... Hepsini çevresel görüş alanıyla hissedebiliyordu.
*Nasıl bu kadar sakin kalabiliyor?* diye düşündü Alper. Bir ay önce ayağının dibinde gözyaşı döken, o cüretkar anonim mesajları atan kız gitmiş, yerine sanki Alper’i hayatında ilk defa görüyormuş gibi davranan hissiz bir yabancı gelmişti. Bu durum, Alper’in tam da istediği şey olmalıydı; ama nedense içi tarif edemediği, garip bir rahatsızlıkla burkuluyordu.
Sessizlik, duvardaki saatin tik-tak sesleriyle daha da belirginleşti.
Alper boğazını temizledi. Sesinin pürüzsüz çıkmasına gayret ederek, sırf ortamdaki o katlanılmaz gerilimi kırmak için mırıldandı: "Sınavlar yakın sanırım."
Umay elindeki kalemi bir anlığına durdurdu. Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne bir kırgınlık ne bir öfke, sadece koca bir hiçlik vardı.
"Evet," dedi Umay, sesi son derece mesafeli ve kısıktı. "Sınıf Öğretmenliği alan sınavları var. Az kaldı."
"Anladım... Başarılar."
"Teşekkürler Alper abi."
O "abi" kelimesi, Umay’ın dudaklarından öyle soğuk ve öyle pürüzsüz dökülmüştü ki, Alper sanki yüzüne bir kova buzlu su dökülmüş gibi hissetti. Bir zamanlar bu hitabı duymak için çıldıran kendisiydi; ama şimdi Umay bu kelimeyi bir kalkan gibi kullandıkça, aralarındaki o aşılmaz uçurumu Alper’in yüzüne çarpmış oluyordu.
Alper tam ağzını açıp bir şey diyecekken Hakan elinde tepsiyle salona girdi. "Çaylar geldi hanımlar beyler! Alper, senin projeyi aç bakalım, neymiş şu takıldığın detay?"
Hakan tepsiyi sehpanın kenarına bırakıp koltuğa yerleşti. Mutfaktan gelen bu hareketlilikle birlikte salondaki o ağır atmosfer bir nebze dağılır gibi oldu.
Alper hızla çantasından paftaları çıkarıp masanın üzerine, Umay’ın kitaplarının hemen yanındaki boşluğa serdi. Eğilip Hakan’a çizimleri gösterirken, eli farkında olmadan Umay’ın sehpadaki defterinin kenarına çarptı.
Umay hemen geri çekildi. Alper’in tenine, kıyafetine, hatta gölgesine bile değmekten kaçınır gibi defterini hafifçe kendine doğru çekti. O minik hamle, Alper’in gözünden kaçmadı. İçindeki kızgınlık ve mahcubiyet birbirine karıştı. Umay, Alper’in kurallarını Alper’den daha katı bir şekilde uyguluyordu.
"Bak şuradaki taşıyıcı kolonda bir hesap hatası var sanırım," dedi Hakan çizime işaret parmağını basarak. "Sen burayı neye göre ölçekledin?"
Alper çizimlere odaklanmaya çalıştı ama zihni tamamen dağılmıştı. Hakan’ın sorularına yarım yamalak cevaplar verirken, Umay ders notlarını ve kalemlerini toplamaya başladı.
"Ben odamdayım abi," dedi Umay ayağa kalkarak. Tepsiden çay bardağını bile almadı. "Size iyi çalışmalar."
Hakan başını kaldırıp kardeşine baktı. "Çayını içseydin kızım, nereye kaçıyorsun hemen?"
"Aşağıda Melis’le ders çalışacağız abi, bekletmeyeyim kızı," dedi Umay. Yalan söylerken yüzü bile kızarmamıştı. Ardından Alper’e dönüp başıyla çok hafif bir selam verdi. "İyi akşamlar Alper abi."
"İyi akşamlar..." dedi Alper, sesi kısıkça.
Umay kitaplarını kucağına basıp salondan çıktı. Odasının kapısının kapanma sesi ve ardından koridorda yankılanan hafif adımları, Alper’in göğsüne ağır bir yük gibi oturdu.
Umay gitmişti ama arkasında bıraktığı o koca boşluk ve buz gibi mesafe, Alper’e kazandığı bu "zaferin" aslında ne kadar acı bir mağlubiyet olduğunu ilk defa bu kadar derinden hissettirdi.