O fırtınalı günden bu yana tam bir ay geçmişti. Zaman, sanki yaraları sarmak yerine üzerlerini ince ve buz gibi bir kabukla kaplamaktan başka bir işe yaramamıştı.
Alper bu bir ay boyunca koyduğu o katı mesafeden tek bir adım bile geri atmadı. Kampüste Umay’ın geçebileceği yollardan, Sınıf Öğretmenliği binasının çevresinden ve Eğitim Fakültesi’nin kafeteryasından adeta kaçtı. Ne zaman Umay’ın siluetini uzaklardan görse, yolunu değiştirdi ya da adımlarını hızlandırdı. Hakan’la görüşmelerini ise ya dışarıda bir kahvecide ya da kendi evinde yapmaya özen gösterdi. Hakan’ın evine gitmek zorunda kaldığı nadir anlarda ise mutlak tek bir şartı vardı: Umay’ın evde olmaması. Hakan’a hissettirmeden kızın ders programını, staj günlerini öğreniyor ve ev ziyaretlerini Umay’ın kesinlikle dışarıda olduğu saatlere denk getiriyordu.
Umay için ise bu bir ay, tam anlamıyla sessiz bir kabulleniş ve gurur imtihanıydı. İlk haftalarda göğsünü sıkıştıran o keskin sızı, yerini yavaş yavaş soğuk bir kırgınlığa bırakmıştı. Alper’in ondan bir vebalıymış gibi kaçması, gözlerini kaçırması ve kendisini tamamen bir hiç ilan etmesi gururunu ağır yaralamıştı. Artık ne anonim mesajlar atıyordu ne de Alper’in dikkatini çekmeye çalışıyordu. O da kendi kabuğuna çekilmiş, tek bir hamle bile yapmayarak Alper’in ördüğü o buz duvarına aynı soğuklukla karşılık vermişti.
Ancak kader, kurulan bu kusursuz kaçış planlarını tek bir tesadüfle darmadağın etmeye kararlıydı.
Bir Cuma Hakan, Alper’i arayıp mimarlık projesiyle ilgili bir detay bahanesiyle acilen eve çağırdı. Alper, Umay’ın Cuma günleri saat beşe kadar kütüphanede ve arkadaşlarıyla grupta olacağını bildiği için içinin rahatlığıyla saat dörde doğru Hakan’ın evinin yolunu tuttu.
Anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğinde salondan yükselen televizyon sesini duydu. "Hakan, oğlum getir bakalım şu paftaları, fazla vaktim yok," diyerek salona adımını attı.
Fakat salondaki manzara Alper’in adımlarını olduğu yere çiviledi.
Umay, kütüphane buluşması iptal olduğu için eve erken dönmüş, salondaki orta sehpanın üzerine ders notlarını yaymış çalışıyordu. Hakan ise hemen yanındaki berjerde oturmuş, kumandayla kanalları geçiyordu.
Alper’in sesi boğazında tıkandı. Bir aydır ilk defa aynı odada, aralarında hiçbir mesafe olmadan göz göze gelmişlerdi.
Umay, Alper’in sesini duyunca başını yavaşça kâğıtlarından kaldırdı. Bir anlığına o eski derin sarsıntı gözlerinden bir şimşek gibi geçti; ama hemen ardından Umay, gözlerindeki o tüm duyguları kilitledi. Yüzüne tamamen ifadesiz, yabancı bir maske taktı.
"Hoş geldin Alper abi," dedi Umay. Sesi o kadar mesafeli, o kadar sıradan ve kurallara uygundu ki, sanki karşısındaki adam günlerce uykusunu kaçıran kişi değil de abisinin sıradan bir okul arkadaşıydı.
Alper yutkundu. Göğsündeki o bir aydır bastırdığı sıkışma aniden geri tepmişti. Umay’ın ona bu kadar soğuk ve "abi" vurgusuyla hitap etmesi, tam da istediği şey olmasına rağmen nedense içinde tuhaf, açıklayamadığı bir sızı yarattı.
"Hoş bulduk..." diye geçiştirdi Alper, bakışlarını hızla Umay’dan kaçırıp Hakan’a dönerek.
Hakan ikisindeki bu buz gibi havayı fark etmemişti bile. "Gel Alper, geç otur şöyle. Umay da kütüphaneden erken döndü, şansımıza bak. Ben bir çay koyayım da kafa kafaya verelim." Hakan hiç beklemeden kalkıp mutfağa doğru yürüdü.
Salon bir anda o iki kişilik, ağır ve nefes kesici sessizliğe gömüldü.
Alper kapının yanında öylece kalakalmıştı. Masada duran Umay ise Alper yokmuş gibi önündeki notları çizmeye devam ediyordu. Aralarındaki o bir aylık kaçış, Hakan’ın evinin ortasında patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü. İkisi de Hakan içeride olduğu için tek bir yanlış hamle yapamıyor, tek bir imalı kelime edemiyordu. Ama salondaki görünmez gerilim, havadaki oksijeni tüketecek kadar yoğundu.