Kampüsün o kalabalık bahçesinde geçen dakikalar, iki taraf için de zamanın ağır ağır aktığı bir işkenceye dönüşmüştü. Umay ve Melis, Eğitim Fakültesi’nin amfisine geçip en arka sıradaki yerlerini aldıklarında Umay’ın zihni hâlâ Alper’in o buz gibi, yok sayan bakışlarında çakılı kalmıştı. Önündeki boş deftere bakarken Alper’in Ece’nin elini tutuşu, ona doğru eğilip gülümsemeye çalışışı gözünün önünden gitmiyordu.
"Umay, iyi misin?" dedi Melis, sıranın altından arkadaşının elini tutarak. "Gerçekten rengin hiç yok. İstersen hocadan izin alıp çıkayım seninle."
Umay başını yavaşça iki yana salladı. Sesi neredeyse bir fısıltı kadar cılızdı. "İyiyim Melis... İyiyim, sadece... Gerçekten beni bir hiçmişim gibi teğet geçmesi canımı yakıyor. Keşke bağırsa, kızsa, hesap sorsaydı. Yüzüme bakmayıp o kadına sarılması... Bizi tamamen silmiş gibi davranması çok daha ağır."
"Korkuyor çünkü," dedi Melis kararlı bir sesle. "Sana kızgın görünmeye çalışıyor, o 'abi' rolüne sığınıyor ama gözlerindeki o paniği ben gördüm Umay. Seni yok saymaya çalışıyor çünkü ne zaman yüzüne baksa o anonim mesajları, senin ona olan hislerini ve kendi içindeki o sarsıntıyı hatırlıyor."
Umay derin bir nefes aldı. "Artık bir önemi var mı bilmiyorum Melis. Haklıymış... Ben pembe bir hayale kapılmışım. Aramıza öyle bir duvar ördü ki, bundan sonra attığım her adım sadece kendimi küçültmeme yarayacak."
Aynı saatlerde Mimarlık Fakültesi’nin kütüphanesinde Alper, önündeki dizüstü bilgisayarın ekranına boş gözlerle bakıyordu. Ece hemen yanında bir dergiyi karıştırıyordu ama aralarındaki sessizlik oldukça gergindi. Ece bir süre Alper’in dalgınlığını izledikten sonra dergiyi masaya hafifçe bıraktı.
"Alper," dedi Ece, sesini kütüphaneye uygun şekilde alçaltarak. "Kahveden beri tek bir kelime etmedin. Elimi tutuyorsun ama zihnin benden kilometrelerce uzakta. Yine ne oldu? O mesajlar atan kız yüzünden mi böylesin?"
Alper irkilerek Ece’ye döndü. İçindeki suçluluk duygusu bir kat daha arttı. Bir yanda en yakın arkadaşı Hakan’a karşı hissettiği mahcubiyet, diğer yanda Ece’ye karşı oynadığı bu "her şey yolunda" tiyatrosu onu içten içe kemiriyordu.
"Anonim falan yok Ece, bitti o konu," dedi Alper, sesindeki sertliği gizlemeye çalışarak. "Sadece ailevi şeylere, derslere kafam takıldı. Lütfen üstüme gelme."
Ece kaşlarını çattı. "Ailevi şeyler mi? Umay’la bir ilgisi var mı bunun? Sabah yanımızdan geçerken ona bakışın bile tuhaftı. Sanki aranızda büyük bir kavga geçmiş gibi..."
Alper masadaki kalemi hırsla eline aldı. "Umay benim kardeşimdi, hâlâ da kardeşim Ece! Arada bir şey falan yok, sadece büyüdü ve herkes kendi yoluna bakıyor. Bu konuyu kapatabilir miyiz artık?"
Alper’in bu aşırı korumacı ve tepkisel tavrı Ece’yi daha da şüphelendirdi ama kütüphanede oldukları için tartışmayı uzatmadı. Arkasına yaslanıp soğuk bir mesafe koydu. Alper ise gözlerini tekrar ekrana dikti.
Zihninin içinde Umay’ın ağlamaktan kızarmış gözleri ve o yaralı bakışları çınlayıp duruyordu. İçinden bir ses gidip Umay’a "Çok ileri gittim, özür dilerim" demek istiyordu; ama diğer yanı, o aşılmaz gururu ve vicdanı ona durmasını emrediyordu. Umay’a uzatacağı en ufak bir zeytin dalı, o kızın umutlarını yeniden alevlendirebilirdi. Bu yüzden en doğrusu, ne kadar acı verici olursa olsun, o buz gibi duvarı korumaktı.
Günün sonunda iki taraf da kendi sessizliğinde, birbirine teğet geçen iki yabancı gibi kampüsten ayrıldı. Aralarındaki o eski masum çocukluk bağları kopmuş, yerini gururla, kırgınlıkla ve kabullenilmesi zor bir gerçekle örülmüş keskin bir mesafeye bırakmıştı.