Dış kapının o sert, adeta bir kilit gibi kapanan sesi salonda yankılandığı an, Umay’ın dimdik tutmaya çalıştığı omurgası tek bir saniyede çöktü.
Az önce Alper’in karşısında zaferinden emin, iddialı ve mağrur duran o kız bir anda buharlaştı. Umay’ın dizlerinin bağı çözüldü; tutunacak bir yer arayamadan kendini salonun soğuk parkelerine bıraktı. Sırtını arkasındaki duvara verdi, dizlerini göğsüne doğru çekip kollarını bacaklarına doladı. Boğazında dakikalardır düğümlenen o devasa kütle, yerini sarsıcı, nefessiz bırakan bir hıçkırığa bıraktı.
Alper’in o buz gibi gözleri, *"Seni öz kardeşimden ayırmadım ben! Bu eve sadece Hakan buradayken geleceğim!"* deyişi zihninde yankılandıkça göğsüne kızgın demirler batıyordu. Yıllardır büyüttüğü, ilmek ilmek işlediği, o en masum Elsa’lı yara bandından bugüne taşıdığı aşk; tek bir kelimeyle "çocukça bir takıntı" ilan edilip çöpe atılmıştı. Umay başını dizlerine gömüp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yanaklarından süzülen sıcak yaşlar kot pantolonunu ıslatıyordu.
Titreyen elleriyle cebindeki kendi telefonuna uzandı. Ekranı bile görmekte zorlanarak Melis’i aradı.
Telefon ikinci çalışta açıldı. "Umay? Ne oldu kızım, bitti mi dersiniz?"
Umay cevap veremedi; ağlamaktan nefesi kesilmişti. Sadece hıçkırdı. "Melis... Lütfen... Lütfen hemen gel..."
Melis hattın diğer ucunda panikledi. "Umay! Ne oldu?! Sesin niye böyle geliyor, ağlıyor musun sen? Neredesin?"
"Evdeyim..." dedi Umay, sesi tamamen kısılmıştı. "Alper... Her şeyi anladı Melis... Lütfen çabuk gel, ne olursun..."
Yarım saat sonra Melis anahtarla kapıyı açıp salona koştuğunda, Umay’ı hâlâ duvarın dibinde büzülmüş, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş halde buldu. Melis elindeki çantayı yere atıp hemen yanına diz çöktü, Umay’ı kollarının arasına aldı.
"Tamam canım, tamam buradayım..." dedi Melis, arkadaşının saçlarını okşayarak. "Anlat bana, ne oldu? Nasıl anladı?"
Umay, hıçkırıklarının arasında üçüncü ipucunu verdiğini, Alper’in o çocukluk anısını hatırlar hatırlamaz nasıl buz kestiğini ve ardından yağdırdığı o ağır cümleleri tek tek anlattı. "Beni kardeşi olarak görüyormuş..." dedi Umay, sesi titreyerek. "Bana 'Bu evde baş başa kalmayacağız, ben seni kardeş gibi gördüm' dedi Melis. Bütün hayallerimi, bütün gururumu ayaklarının altına aldı..."
Melis ne diyeceğini bilemeyerek Umay’a sarıldı. Ama tam o sırada koridorda bir kilit sesi daha duyuldu. İki kız da donakaldı.
Hakan içeri girmişti!
"Görüşme erken bitti ya, çocuk şehirden erken ayrılmak zorunda kaldı..." dedi Hakan salona doğru yürürken. Ama salona adım attığı an atmosferdeki o ağır kokuyu ve ağlama sesini fark etti. "Umay? Melis? Ne oluyor burada?!"
Hakan, kardeşinin yerdeki o perişan halini ve Melis’in ona sarılmış olduğunu görünce poşetleri elinden düşürdü. Hızla yanlarına koştu. "Umay! Ne oldu sana?! Kim ne yaptı, niye ağlıyorsun kızım sen?!"
Umay panikle gözlerini sildi, başını eğdi. Abisine gerçeği söylemesi imkânsızdı. Alper’e âşık olduğunu, ona anonim mesajlar attığını ve Alper’in onu reddedip gittiğini söylese evde felaket kopardı.
Hakan kardeşinin omuzlarını tuttu, yüzünü kendine çevirmeye çalıştı. "Umay bir şey söylesene! Ağzını bıçak açmıyor, ne oldu?!" Sonra salona bakındı, masadaki yarım kalmış maketleri gördü. "Alper nerede? O seninle değil miydi?"
Umay yutkunamadı bile. Tam o anda Melis araya girdi.
"Hakan abi, sakin ol lütfen!" dedi Melis, kendinden emin bir ses tonu takınmaya çalışarak. "Umay’ın tansiyonu düştü bir anda. Midesi falan bulandı, sonra sınav stresi, Sınıf Öğretmenliği materyal ödevi derken aniden ağlama krizine girdi. Alper abi de... Alper abinin çok acil fakülteden bir çağrısı geldi, paftalarını toplayıp aceleyle çıktı. Umay ağlamaya başlayınca ben yetiştim zaten."
Hakan şüpheyle Melis’e, sonra kardeşine baktı. "Tansiyon mu? Oğlum kız mahvolmuş, sadece tansiyon mu bu? Alper niye seni tek bıraktı böyle ağlarken?"
"Ben... Ben iyiyim abi," dedi Umay, sesini olabildiğince toplamaya çalışarak. "Sadece üst üste geldi her şey, bunaldım bir an. Alper abinin de suçu yok, projesi acildi, çıkmak zorundaydı."
Hakan yine de ikna olmamış bir tavırla kaşlarını çattı. "Ulan Alper... İnsan bir haber verir, 'Kız fenalaştı gel' der." Hakan cebinden telefonunu çıkardı. "Dur bakayım, nereye gitmiş bu adam."
Hakan, Alper’in numarasını tuşlayıp kulağına götürdü. Salonun ortasında beklemeye başladılar. Telefon çalıyor, çalıyor ama açılmıyordu.
"Açmıyor," dedi Hakan huysuzca. "Ulaşamıyorum. Allah Allah, nereye kayboldu bu çocuk?"
Aynı dakikalarda Alper, kampüsün arka tarafındaki sakin, kimsenin uğramadığı amfi merdivenlerinde tek başına oturuyordu. Çizim tüpü ve çantası yanında duruyordu.
Telefonu cebinde sürekli titriyordu. Ekranda "Hakan" yazısını görüyordu ama parmağı ekrana gitmiyordu. O telefonu açacak, Hakan’ın o samimi sesini duyacak gücü yoktu.
Alper’in kafasının içi tam anlamıyla bir cehennem gibiydi. Şok, hayal kırıklığı ve devasa bir vicdan azabı bedenini esir almıştı. Günlerdir zihnini kurcalayan, ona geceleri uykusuz bırakan, o flörtöz ve zeki anonim kız... Umay’dı.
"Nasıl olabilir ya?" diye fısıldadı Alper, elleriyle saçlarını kenetleyip çekerek. "Nasıl Umay olur?!"
Gözlerinin önüne Umay’ın o masum, çocuksu halleri geliyordu; sonra hemen ardından cumartesi gecesi giydiği siyah elbise, mutfakta burnuna sürdüğü çikolata ve o son mesajlar... Umay ona âşıktı. Yıllardır içinden büyüttüğü o duyguyla Alper’in zihnine girmiş, onunla oynamıştı.
Alper büyük bir hayal kırıklığı hissediyordu. Kendini kullanılmış, kurgulanmış bir oyunun içine çekilmiş gibi hissediyordu. Ama en ağırı vicdanıydı. Hakan onun en yakın dostuydu, kardeşiydi. Hakan’ın gözünün içine nasıl bakacaktı bundan sonra? Aynı eve nasıl girecekti?
Alper telefonunu kapatıp cebine attı. Başını dizlerine koydu. Umay’a ördüğü o sert duvar doğru olandı; öyle olması gerekiyordu. Ama içindeki o derin, huzursuz sarsıntı Alper’e tek bir şeyi fısıldıyordu: O eve bir daha aynı Alper olarak giremeyeceğini ilk kez o gün fark etti.