Umay’ın fısıldadığı o son soru salondaki havayı bir anda dondurdu. Masanın üzerindeki gizli telefon, aralarındaki o tehlikeli gerçeğin somut bir kanıtı gibi öylece duruyordu.
Alper birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Zihninde fırtınalar kopuyor, kalbi deli gibi çarpıyordu ama bu çarpıntı artık o heyecanlı karmaşadan değil, aniden yükselen bir öfke, mahcubiyet ve derin bir panik dalgasından kaynaklanıyordu.
Umay’ın iddialı bakışları Alper’in yüzünde bir yumuşama, bir teslimiyet arıyordu. Ancak Alper’in yüzü saniyeler içinde sertleşti. Gözlerindeki o şaşkınlık yerini buz gibi bir soğukluğa bıraktı.
Alper bir adım geri çekildi. Aralarındaki o tehlikeli yakınlığı tek bir hamlede yerle bir etti.
"Yeter," dedi Alper. Sesi bu kez o kadar sert, o kadar net ve mesafeliydi ki, Umay’ın yüzündeki o zafer dolu tebessüm bir anda donakaldı.
"Alper..."
"Bana 'sarışın' demeyi kes Umay!" Alper sesini yükseltti, elini dur der gibi havaya kaldırdı. Yüzündeki ifade tamamen değişmişti. "Sen ne yaptığının farkında mısın Allah aşkına? Günlerdir benimle dalga geçiyorsun, zihnimle oynuyorsun, arkamdan iş çeviriyorsun! Ben senin neyinim?"
Umay afalladı. Alper’den bir sarsıntı, bir bocalama bekliyordu ama böyle net ve sert bir reddediş beklemiyordu. "Ben sadece senin o arkasına sığındığın zırhı—"
"Ne zırhı Umay?!" diye sözünü kesti Alper. Öfkeyle derin bir nefes aldı. "Ne zırhından bahsediyorsun sen? Ben senin öz abinin en yakın arkadaşıyım! Ben bu eve girdiğimde sen daha ilkokula gidiyordun! Seni öz kardeşimden ayırmadım ben! Hakan’a, bu eve, arkadaşlığıma nasıl bir saygısızlık bu?"
Umay’ın gözleri bir anlığına sarsıntıyla kısıldı. Kalbine batan o ilk iğneyi hissetti ama dik durmaya çalıştı. "Alper, biz büyüdük. Çocuk değiliz artık. Aradaki o yaş farkı da abim de sadece senin uydurduğun birer engel—"
"Engeller uydurmuyorum, gerçekleri söylüyorum!" dedi Alper, masanın üzerindeki gizli telefonu göstererek. "Sen benim gözümde hâlâ Hakan’ın bana emanet ettiği o küçük kızsın. Başka hiçbir şey değilsin, olamazsın da! Anladın mı beni?"
'Kardeş' lafı ve 'emanet' vurgusu salonda tokat gibi patladı. Umay’ın elindeki o bütün ipler, o bütün zafer hissi bir anda avucundan kayıp gitti.
Alper hırsla masanın üzerindeki paftalarını, cetvellerini ve maket kartonlarını toplamaya başladı. Çizim tüpünün fermuarını çekerken elleri sinirden titriyordu. Umay’ın yüzüne bile bakmıyordu.
"Senin bu yaptığın çocukça bir takıntıdan, saçma sarsaak bir oyundan başka bir şey değil," dedi Alper eşyalarını çantasına tıkıştırırken. "Aklınca bir pembe dizi senaryosu yazmışsın, beni de içine çekmeye çalışmışsın. Ama burası bir hikaye değil Umay. Gerçek hayat."
Umay bir adım attı, sesi bu kez titriyordu ama gururunu sonuna kadar korumaya çalıştı. "Çocukça bir takıntı değil bu Alper. Biliyorsun..."
"Hala 'Alper' diyorsun," dedi Alper durup ona bakarak. Gözlerinde en ufak bir yumuşama bile yoktu. "Sana söylüyorum Umay; bundan sonra aramızda bir mesafe olacak. Bu eve sadece Hakan buradayken geleceğim. Seninle baş başa kalmayacağım. O telefon saçmalığı da bugün burada bitti."
Alper çantasını omzuna taktı, çizim tüpünü eline aldı. Umay’ın yanından geçerken duraksamadı bile.
"Ben seni kardeşim olarak gördüm, öyle de görmeye devam edeceğim. Bundan fazlasını zihninden bile geçirme," dedi ve dış kapıya doğru yürüdü.
Kapıyı açtı, arkasına bile bakmadan sertçe kapatıp çıktı. Merdivenlerden inen hızlı ayak sesleri binada yankılandı.
Salon bir anda zifiri bir sessizliğe gömüldü.
Umay, masanın ortasında duran o gizli telefona ve Alper’in arkasından kapanan kapıya bakakaldı. Göğsüne oturan o ağır kütleye rağmen tek bir gözyaşı dökmedi. Dudaklarını birbirine bastırdı. Alper ona en ağır duvarı örmüştü; onu 'kardeş' parantezine hapsetmiş ve aralarına kilometrelerce mesafe koymuştu.
Ama Umay, masadaki telefonu yavaşça eline alırken gözlerindeki o hırslı kıvılcım tamamen sönmemişti. Oyun bitmemişti; sadece Alper’in tahmin ettiğinden çok daha sert ve sancılı bir evreye geçmişti.