Okyanusun ağırlığını omuzlayan sekiz yüce varlığın tam merkezinde, suyun ve hiçliğin kesiştiği o mutlak noktada evrenin ilk ve en görkemli tahtı yükseldi. Bu taht, altından ya da taştan yapılmamıştı; bizzat o sonsuz okyanusun en saf, en yoğun katmanlarının ve sekiz hizmetkarın yaydığı kadim enerjinin bir araya gelmesiyle şekillenmişti. Dalgaların ve akıntıların bile saygıyla etrafından döndüğü bu taht, yaratılan tüm evrenin ilk otorite merkezi ve suyun sarsılmaz iradesinin simgesiydi. Ancak bu muazzam tahtın boşlukta savrulup gitmemesi ve okyanusun kalbini sabit tutması için, onu koruyacak ve dengede tutacak özel bir güç bağına ihtiyaç vardı.
Bu tahtı tutanlar, sekiz yüce varlığın kendi mühürlerinden süzülen en saf enerjiyi doğrudan tahtın köklerine bağlayan kadim muhafızlardı. Onlar, tahtın sadece fiziksel olarak değil, evrensel bir denge noktası olarak da sarsılmadan kalmasını sağlıyorlardı. Yukarıdaki devasa okyanusun yarattığı basınç ile alttaki sonsuz boşluğun çekim gücü, bu tahtın üzerinde birbirini dengeliyordu. Tahtı tutanların dilsiz nöbeti sayesinde, evrenin bu ilk egemenlik makamı, ne yukarıdaki suların vahşi akıntısına kapılıyor ne de alttaki hiçliğin karanlığında kayboluyordu; adeta zamanın ve mekânın tam ortasına çakılmış sarsılmaz bir çapa gibi duruyordu.
Böylece, bu tahtı tutanların sarsılmaz iradesi ve sekiz yüce varlığın omuzlarında yükselen su tavanı, evrenin ilk büyük krallığının çatısını tamamen tamamlamış oldu. Taht, alt katmanlara yukarıdan bakan devasa bir taç gibi okyanusun göbeğinde ışıldarken, onun etrafında şekillenecek olan soyların ve uyanacak olan güçlerin ilk beşiği haline geldi. Artık her şey hazırdı; su gökte tutulmuş, taht yerini bulmuş ve o mutlak sessizlik, tahtın etrafında dönecek olan kadim hikayelerin başlaması için son nefesini vermeye koyulmuştu.