deja vu- Olivia Rodrigo
Gülüşünüzü yüzünüzde ne kadar uzun süre tutabileceksiniz acaba, dünyanız siz farkında bile olmadan başınıza yıkılırken?
Gözlerimi araladığımda uyuyakaldığımı ve nerede olduğumu anlamam neredeyse beş saniyemi aldı. Baek-hyun da benim gibi yeni uyanıyordu. Yataktan fırlayıp sordum:
“Sen de gördün mü?”
“Neyi?”
“Onu.”
“Kimi Hyun-Joo? Hiçbir şey anlamıyorum.”
“O KADIN BAEK-HYUN! O KADINI GÖRDÜĞÜNÜ SÖYLE!”
Bu olanlar, ne anlama geliyor? O kadını sadece ben görmedim değil mi? Baek-hyun telaşlı bir şekilde yatağımın başına eğildi.
“Hyun-Joo, sakin ol lütfen. Şimdi anlat bana.”
Derin bir nefes aldım ve dediğini yapmaya çalıştım.
“Bir kadın vardı. Ama yüzünü göremedim çünkü yüzünü düz siyah saçlarıyla ve kırmızı cüppesinin şapkasıyla kapatmıştı.”
“Anladım.”
“Ve zayıftı.”
“Başka bir şey hatırlıyor musun?”
“Cüppesinin önü açıktı. İçinde siyah bir alt ve aynı renk bir bluz vardı. Dudakları bir rujun yapamayacağı kadar canlı bir kırmızıydı.”
“Devam et.”
“Birden odaya girdi ve seni gösterdi. ‘Ondaki notu yok edin, yoksa biz yok olabiliriz’ gibi bir şeyler söyledi. Kim olduğumuzu sordum. Seçilenler, lanetlenenlermişiz. Bir de…”
“Bir de?”
“Mitolojikler’mişiz.”
“Tanıdık geliyor.”
“Notu verir misin?”
Baek-hyun komodininin üst çekmecesini açtı, karıştırdı.
“Buraya koymuştum…” diye söylenirken alt çekmeceyi de açtı. Onu karıştırdı. Orada da bulamayınca komodini çekti, altına baktı.
“Ben… Buraya koymuştum…”
“Ama yok.”
“Yok.” diyerek onayladı beni.
“Baek-hyun!” aklıma gelen şeyle resmen beynime kan sıçradı.
“Bir saniye Hyun-Joo, işim var.” dedi aramaya odada devam ederken.
“Notu çaldılar.”
“Ne? Neden çalsınlar ki?”
“O notlar… Bir şekilde değerlilerdi.”
“Hyun-Joo…”
“O kadını bulmamız gerekiyor Baek-hyun, tehlikede olabiliriz.”
“Hyun-Joo, bu sadece bir rüyaydı. Unut tamam mı?”
“Sence bu bir tesadüf mü, yani senin notu yırtmaman ve benim notu yok etmemizle ilgili bir rüya görmem, uyandığımızda da notun yerinde olmaması? Baek-hyun, bu mümkün değil. Not çalındı.”
“Belki de annem ya da görevliler atmıştır.”
“Annemin o çekmeceleri karıştıracağını sanmam. Görevliler de herhalde biz uyurken girmezler. Sahi, annem nerede?”
“Bilmiyorum. Bir daha arayayım. Sen uyuduktan sonra birkaç defa aradım ama ulaşılamıyordu.”
Telefonu kulağına götürdü. Bir yandan yatağıma oturdu. Telefon çaldı, fakat açan olmadı.
“Açmıyor, açmıyor…”
“Saat kaç?” Bunu sormamın sebebi havanın kararmak üzere olmasıydı.
“Yedi buçuk. Neden sordun?”
“Sen ne zaman uyudun peki?”
“Senden iki saat sonra falan. Hyun-Joo, bir şey olduysa benimle paylaşabilirsin.”
“Hava kararmış da. Ben bu kadar uyumazdım, hem de gündüz vaktinde. Ama son birkaç gündür uyku düzenim bozuldu. Gündüzleri neredeyse gece uyuduğum kadar uyuyorum.”
“Sıkıntıdandır diye düşünüyorum. Yapacak bir şey olmayınca mecburen. Onu bunu bırak da annem nerede?”
“Hiçbir fikrim yok. Danışmaya gitmeli miyiz?”
“Hadi üstünü giy.”
“Niye, danışmaya gidip geleceğiz.”
“Ne olacağı belli olmaz. Buralar bizim için güvenli değil artık.”
Onun dediğine katıldığım için valizimden bir tişört, bir kapüşonlu ve geniş paça bir kot pantolon çıkardım. Üstümü giymek için banyoya geçtim. Üstümü hızlıca giydikten sonra banyo dolabındaki tarağımı çıkarıp saçlarımı taramaya koyuldum. Şekillendirmeyecektim, sadece düzgün dursalar yeterdi. Banyonun kapısını açtığımda Baek-hyun’u yatağına oturmuş telefonuyla ilgilenirken gördüm. Ben de komodinimin üzerinden telefonumu alıp kapüşonlumun cebine attım.
Beni görünce “Hazır mısın?” diye sordu.
“Çoktan.” diyerek yanıtladım onu.
“Hadi çıkalım,” diyerek kapıyı açtı. “Önden hanımlar.”
Geçerken “Vay, Bay Park, şaşırtıyorsunuz beni.” dedim ortamı yumuşatmak amacıyla.
Dediğime gülerek arkamdan geldi. Yanıma geçti. Birlikte danışmaya doğru yürüdük. Danışmaya varınca kendisinin açıklama yapması gerektiğini düşünmüş olacak ki konuşmaya başladı.
“Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim çocuklar?”
“Merhaba hanımefendi. Biz annemizden haber alamıyoruz. Bize yardımcı olabilir misiniz?”
“Sizin ve annenizin adını alabilir miyim lütfen?”
“Benim adım Park Baek-hyun, kardeşim Park Hyun-Joo. Annemin adı ise Park Mun-Jo.”
“Hemen ilgileniyorum. Sizi biraz bekleteceğim.”
Görevli bir yere gitti, birine seslendi ve geri geldi.
“Annenizin telefonu kapalı görünüyor. Ulaşmaya çalıştınız mı?”
“Evet, ama kapalıydı.”
“Ne zamandan beri haber alamıyorsunuz?”
“Öğleden sonra on iki-birden beri.”
“Anladım. Peki, size gitmeden önce nereye gideceğiyle ya da bu konuyla alakalı bir şey söyledi mi?”
“Hayır. Birden gitti. Bir daha da görmedik.”
“Annenizi biraz tarif eder misiniz?”
“Kahverengi, dalgalı saçları; ela rengi gözleri var. Normal kiloda.”
“Giderken üzerinde ne vardı?”
“Beyaz bir tişört ve siyah kot pantolon. Bir de kot ceket.”
“Babanız nerede?”
“İş gezisinde. Ama burada olduğumuzdan haberi yok. Endişelenmesini istemiyoruz.”
“Başka bir yerdeyse yardım edebileceği bir konu olduğunu da düşünmüyorum, ona haber vermemize gerek yok. Pekâlâ, telefon numaralarınızı alabilir miyim?”
“Benimki ********, Hyun-Joo’nunki de ********.”
“Tamam. Haber alabilir, ya da yerini tespit edersek güvenlik ekipleri sizi odanızdan alacak. Hazırlıklı olun. Eğer siz haber alabilirseniz ya da anneniz dönerse buraya gelip bana bildirin.”
“Tamam. Teşekkür ederiz.”
“İyi akşamlar.”
Böylece danışmadan ayrılıp 2451 numaralı odamıza yürüdük. Aklıma buluşma geldi.
“Baek-hyun?”
“Efendim?”
“Çocuklarla buluşacaktık.”
“Hallettim ben. Merak etme.”
“Annemden haberleri var mı?”
“Var.”
Odamızın kapısını açıp içeri girdik. Önce yatakları topladık, sonra kıyafetlerimizi düzenleyip valizimize yerleştirdik. Küçük eşyalarımızı da çantalarımıza koyduk. Terliklerimiz ile ayakkabılarımızı da değiştirip terliklerimizi valize yerleştirdik. Böylece toplanmış sayılırdık.
Saatler sonra telefonumu çıkardım, kapanmıştı. Açtım.
“1 cevapsız arama”
Bilinmeyen bir numaradandı.
“Beni bir numara aramış. Sence geri dönüş yapmalı mıyım?”
“Ne zaman aramış?”
Aradığı saate baktım.
“3 dakika önce.”
“Tekrar arasana. Belki annemdir.”
Onun dediğiyle aradım. Birkaç çalıştan sonra açıldı. Duyabilmesi için hoparlörü de aktifleştirdim.
“Beni aramışsınız.” Karşı taraftan kalın bir erkek sesi geldi.
“Merhaba Park Hyun-Joo.”
“Merhaba, buyurun?”
“Ben Mitolojiklerden Bay Han.”
“Mitolojiklerden mi?”
“Evet. Umarım notu rüyanızda gördüğünüz gibi yok etmişsinizdir.”
“Ben… Siz rüyayı nereden biliyorsunuz?”
Hafifçe güldü. “Öğreneceğiniz daha çok şey var küçük hanım. Şu an beni duyan ikizinizin de olduğu gibi.”
“Kapat Hyun-Joo.” diyen Baek-hyun’a aldırmadan konuşmaya devam edecektim ki nefeslerimin düzensizleştiğini, kalbimin atış hızının arttığını, yanaklarımdaki ıslaklığı, beynimin olduğu o boşluğu hissettim. Bir de kalbimdeki kararsızlığı.
“Kısa sürede karşılaşacağımızı umuyorum.” Ve arama karşı taraftan sonlandırıldı.
“Annemin yerini biliyorlar Baek-hyun!” diye haykırdım. “Ve bize ne olduğunu da! Olanların sorumlusu bunlar!”
“Tekrar ara Hyun-Joo! Hadi!” O demeden çoktan aramaya girmiştim bile. Numarayı aradım. Ama o robotik ses geldi.
“Böyle bir numara bulunmamaktadır. Lütfen numarayı kontrol edin ve tek-”
“Kahretsin.”
“Ne yapacağız? Danışmaya mı gitsek?”
“Ne diyeceğiz? ‘Bize mitolojik canlılar olduğumuzu söyleyen notlar gönderildi ve şimdi o notları gönderenler arayıp ‘anneniz dönmeyecek’ dedi biz de inandık’ mı? Acayip bi’ olay ya…”
“Babamı aramalıyız.”
“Evet. Ben arıyorum.”
O babamı aradı, ben de öylece oturduğum yatağın bembeyaz yorganına baktım. Hani böyle endişe veren bir şeyler yaşanır ve çok az durduğunuzda bir noktaya dalarsınız ya. Umarım beni anlamışsınızdır.
Telefon sonuna kadar çaldı, ama açmadı.
“Şimdi ne yapacağız?”
“Birkaç oda uzakta Young-nam var. Eşyalarımızı da alıp yanına gidelim.”
“Olur. Burada böylece oturmaktan daha iyidir.”
“Hem notlar hakkında da konuşuruz.”
Birkaç dakika sonra Young-nam’ın kapısının önündeydik. Baek-hyun kapıya birkaç defa tıklattı.
“Young-nam? Müsait misin?”
“Evet, evet, gelebilirsiniz.”
“İçeri girdiğimizde sadece Young-nam’ı beklerken Suk-chul ve Chung-Cha’yı da bulmuştuk.
“Merhaba.”
“Merhaba çocuklar.”
“Ne yaptınız? Gittiniz mi danışmaya?”
“Evet. Beklemede kalmamızı söylediler.
“Umarım kısa sürede çözülür.”
“Evet. Eminim sadece kafa dinlemek istemiştir.”
“Güzel dilekleriniz için teşekkür ederiz.” dedim gülümsemeye çalışarak. Baek-hyun ve ben bunu sesli olarak dile getirmesek de biliyorduk, kendi sorunlarımız için onların keyfini kaçırmaya hakkımız yoktu. Onlar da böyle düşünüyor olmalıydılar ki hiçbirimiz ciddi bir şey, diğerleriyle ilgili olmadıkça sorunlarımız hakkında konuşmuyorduk.
“Babanızı aradınız mı?” diye sordu Suk-chul.
“Evet, ama açmadı.”
“Bu gece korkarsanız yanımızda kalabilirsiniz.”
“Teşekkür ederiz. Ama biz sizinle başka bir konu konuşmak için geldik.”
“Sizi dinliyoruz.” dedi Chung-Cha.
“Baek-hyun notu saklamıştı ya,” dedim. “Ben bir rüya gördüm. Ama öyle gerçekçiydi ki. Cüppeli bir kadın geldi, ama yüzünü göremedim. Böyle birden odaya girdi. Simsiyah, uzun saçları vardı. Kırmızı cüppesinin önü açıktı ve siyah alt-üst kıyafetleri vardı. Zayıftı. Baek-hyun’u gösterdi ve notunu atmamızı söyledi ama Baek-hyun onu ne görüyor, ne de duyuyordu. Neden yapmamız gerektiğini sordum. Tehlikede olduğumuzu söyledi. Ben de biz kimiz dedim. ‘Mitolojikleriz’ dedi ve odadan kaçar gibi çıktı.”
“Değişikmiş. Sonra ne oldu?
“Uyandım. Baek-hyun’a anlattım ve notu aramaya başladık. Odanın her bir köşesine baktık fakat bulamadık.”
“Yani…”
“Yani not çalındı.”
“Ama… Neden çalınsın ki?”
“O notlar değerliydi.”
“Ama kâğıt parçası değil mi? Nesi değerli olsun ki?”
“Bilemiyorum. Ama o mektupların bir sihri vardı.”
“Peki, şimdi ne yapacağız?”
“Bekliyoruz.”
“İşte bundan nefret ediyorum.”
Dakikalar saniyeleri, saatler dakikaları kovaladı. Saat kaça kadar sohbet ettik hatırlamıyorum ama Baek-hyun’la yan yana oturduğumuz sofada, Baek-hyun’un omzuna yaslanıp uyuyakaldığımı biliyorum.
Uyandığımda odamızdaydım. Yine hastanede. Annem etrafta görünmüyordu. Saat daha erken olmalıydı ki Baek-hyun uyanmamıştı. Yataktan kalkıp terliklerimi giydim, gözlerimi ovuşturarak banyoya gittim.
Elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Gece tepemden topladığım saçlarımı açtım ve tarağı elime aldım. Yine şekillendirmek gibi bir amacım yoktu. Eskiden olsa her sabah kalktığımda ilk işim banyoda saçlarımı en az kırk dakika yapmak ve Baek-hyun’un her sabah yaptığı saçlarıma bu kadar uzun süre harcamamam ile ilgili, özlü sözlerle dolu olan konuşmasını dinlerdim.
“Günaydın.”
Arkamdan gelen Baek-hyun’un yeni uyanmış yumuşacık sesiyle yerimden sıçradım.
“Korkuttun. Günaydın.”
“Saçını şekillendirdiğini söyleme.”
“Yok, tarıyorum. Yoksa karışıyor.”
Bana doğru yürüdü ve yanımda durdu. Aynada yüzünü biraz inceledi. Beni hafifçe ittirip lavabonun tam karşısına geçti ve yüzünü yıkamaya başladı.
“Üstüme su sıçrıyor!”
Kafasını kaldırmadan çevirip bana baktı.
“İki dakika dur ya!”
Sonra kafasını kaldırdı ve dolaptan bir havlu çıkarıp yüzünü kuruladı. Yüzünün yanındaki yüzüne su damlatan kıvırcık bukleleri kurutmak için saçının önlerine de biraz sürdüğü havluyu astı.
“Tarağı bir versene.”
Bir yandan perçemlerimi düzeltirken diğer elimle tarağı ona uzattım. Saçlarını taramaya başladı.
“Bence biraz kısaltmalısın.”
“Yok ya bu sefer iyice uzatayım diyorum. Sonra aylarca uzamıyor. Sen ne diyorsun?”
“Sana yakışır bak.”
“Ayıp ama. İnsan bi sana her şey yakışıyor falan der.”
“Annem bana yalan söylememeyi öğretti.”
“Hey!”
“Tamam, dünyanın en yakışıklı lordu.”
“O ‘lord’ umarım kullanıcı adıma bir gönderme değildir.”
Ağzımı açmadan imalıca güldüm. Gülmemin sebebi hem dediği, hem de kullanıcı adının “kıvırcık lord” olmasıydı.
“Hadi ama sana temiz bir iltifat ettirmenin bir yolu yok mu?”
“Sanmıyorum.”
Sonra banyodan çıktım. Komodinimin üstündeki telefonu elime alıp şarjdan çıkardım. Ekranını açtım ve bildirimleri kontrol ettim. Birkaç kişi sosyal medyaya attığım bir gönderiyi beğenmişti. Baek-hyun’la birlikte çekindiğimiz sevimli bir fotoğraf atmıştım. Bir tane de yorum vardı.
“Gülüşünüzü yüzünüzde ne kadar uzun süre tutabileceksiniz acaba, dünyanız siz farkında bile olmadan başınıza yıkılırken?”
“Baek-hyun, şuna bir bak.”
BÖLÜM SONU
Aa ben bölüm attım (WoW)