Freaks- Surf Curse
Cevap ilk defa bende ya da evrenimde değildi. Cevap ilk defa dışarıdaydı ve ben artık ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Sabah gözlerimi araladığımda alarmım henüz çalmamıştı. Fakat Baek-hyun’a baktığımda kahvaltısını yapıyor olduğunu gördüm. Alarmımı kurmayı unutmuş olmalıydım. Esnedim ve yatağımda doğruldum.
“Günaydın.”
“Günaydın. Gece iyi uyuyamadın sanırım?”
Neden bahsettiğini anlamamıştım.
“Hayır, uyudum. Neden sordun ki?”
“Gece sesler duydum da, banyoya falan gittin diye düşünüp tekrar uyumaya çalıştım fakat sandığımdan fazla uyanık kaldın.”
“Hayır, gece hiç uyanmadım.”
“Uyandın Hyun-Joo, Gerçekten hatırlamıyor musun?”
“Hayır.”
“Neyse, kahvaltın komodininin üstünde.”
Kahvaltımı kucağına alırken bir yandan da konuşmayı uzatmamasının sebebinin kendinden emin olamaması mı yoksa kafamı karıştırmak istememesi mi olduğunu düşünüyordum.
Kahvaltı dünküyle aynıydı. Büyük ihtimalle artık hep böyle olacaktı. Çünkü bilirsiniz, hastaneler işte.
Ben telefonumdan takip ettiğim bir diziyi izlerken bir yandan da yaptığım reçelli ekmeği yemeye çalışıyordum. O sırada annem içeri elinde büyük bir poşetle girdi.
“Vay! Anne, o poşetin içinde ne var?”
Annem kapıyı kapattıktan sonra bize doğru geldi ve ikimizin yatağının arasındaki boşluğa, yere poşeti koydu, açtı. Poşetin içerisinde görebildiğim kadarıyla birkaç çikolata, bir litrelik paketlerde ananas ve mango suyu, birkaç paket de ramen vardı.
“Anne! Hastaneye bunları nasıl soktun? Hem yasak değil mi?”
Annem bunu diyen Baek-hyun’a döndü.
“İçeri yiyecek sokmak değil, içeri yiyecek sokarken yakalanmak yasak. Ben bu kadar şeyi hazırlamak için ne kadar uğraştım biliyor musunuz? Kaç gündür neden sürekli dışarıdayım sanıyorsunuz?”
“Eh, doğru.”
“Bunları şimdilik giysi dolabına koyuyorum. Eğer bir görevli açmak isterse onu durdurun.”
“Tamam.”
“Ve almadan önce bana sorun.”
“Peki.”
Annem poşetin ağzını bağlayıp giysi dolabına yerleştirirken Baek-hyun’la birbirimize bakıp annemin yaptığına sessizce güldük. Annem dolapların küçük olduğu konusunda söylenirken Baek-hyun gülüşünü annemin duymaması için ağzını eliyle kapatmış, kızaran yanaklarını şişirmişti. Umarım bir an önce nefes almaya devam eder, yoksa biraz daha böyle durursa patlayacak birazdan.
Onu sakinleştirmek istercesine -çünkü birazdan gerçekten boğulup ölecek- işaret parmaklarımı büzdüğüm dudaklarıma götürüp sus işareti yaptım. Ama ben de gülmemi tam olarak toparlayamamıştım.
Oysa Baek-hyun böyle çok tatlı görünüyordu. Küçükken onu ne zaman bu haliyle görsem küçük bir tavşana benzetirdim. Hala benzemediğini söylemek ise yalan olur.
Sonunda gülmesini durdurabildiğinde kucağındaki tabldotu oturduğu yerden komodininin üstüne bıraktı ve kumandayı eline aldı. Anime izlemek için kullandığı siteyi açtı ve arama kısmına “Death Note” yazdı.
“O kadar izledin, yetmez mi? Artık başka bir anime mi izlesen?”
“Death Note fanatikliğim bitsin, Sailor Moon izleyeceğim bugün.”
“Onu izlemedin, değil mi?”
“Yok, bir tek o kaldı herhalde.”
“Ben istesem sana ne filmler, diziler, animeler bulurum da.”
“İstesene.”
“Tamam da internetim bitecek, eve gidince bakarım söz. Hatta birlikte izleriz.”
“Seninle anime izlemek çok eğlenceli oluyor ya.”
Önüme döndüm ve komodinimin üzerinden ilaçlarımı alırken onu da uyardım.
“İlaçlarını al.”
“Ah, ilaçlar.”
Tüm ilaçları ambalajlarından çıkardıktan sonra avucumdaki beş tablete baktım. Biri küçük, diğer dördü ise büyüktü. Bir süre içerken boğulup boğulmayacağımı kestirmeye çalıştım. En sonunda hepsini sırayla içmeye karar verdim. Baek-hyun’un avucundaki ilaçlara baktım. İki küçük ilaca.
“Şanslısın.” dedim avucumdakileri göstererek. “Sanırım.” diye cevapladı. Komodinimin üzerindeki sürahiden bardağa biraz su doldurdum. Ağzıma attığım her ilaçtan sonra bir yudum içtim. İyi ki tek tek içmişim, yoksa boğulurdum kesin. Ayağa kalkıp terliklerimi giydim ve kapının yanındaki çantama gittim. Günler sonra çantamdan bir kitap çıkardım. Kitap okumayı normalde hiç sevmezdim ama yapacak hiçbir şey yoktu, film ve dizi izlemekten kendimi aktris sanıyordum.
Ne yazık ki sadece 10 dakika dayanabildim.
“Anne, babamın haberi var mı? Birkaç güne geleceğini söylemişti.”
“Hayır. Bir süre teyzenizde kalacağınızı söyledim.”
“Dört gün sonra tekrar gideceğine göre biz babamı hiç göremeyeceğiz?”
“Evet, maalesef.”
“Eminim bizi görmek için can atıyordur.”
“Öyle deme Hyun-Joo, baban da sizi görmek isterdi.”
“Ah, tabi, ünlü iş adamı Park Sa-Hun’un çocuklarına ayıracak zamanı yok.”
“Kızım, biliyorsun baban çok yoğun.”
“Anne, yazın ücretli izni vardı ve o bunu bile kullanmadı. Ya da kullandı, ama buraya gelmedi. Yoğunluktan kastın tek başına tatil yapmaksa; evet anne, babam çok yoğun. ”
“Bence Hyun-Joo haklı,” dedi Baek-hyun. “Eğer bizi gerçekten görmek isteseydi ne yapar ne eder görürdü.”
Babamı yılda ancak yirmi gün falan görebiliyorduk. O yirmi günde de sürekli annemle tartışıyorlardı zaten. Tartışma nedenleri ise annem babama sürekli iş değiştirmesini, en azından başka bir şirkete geçmesini, böylelikle en azından geceleri eve gelebileceğini söylüyor, babam ise şu anda çalıştığı şirketin son derece gelişmiş olduğunu ve eğer başka bir şirkete geçerse şu anda buradan aldığı maaşın yarısını bile alamayacağını söylüyordu. Fakat yine de ayrılırken küs oluyorlar, sonra annem babamı telefonla arayıp haklı olduğunu, konuyu kapatmalarının daha iyi olacağını söyleyip özür diliyordu. Ama konu asla kapanmıyordu. Annemin tatlı dille verdiği tavsiye illaki tartışmaya dönüşüyordu. Büyük ihtimalle yine öyle olacak, annemin çabaları sonuç vermeyecekti.
Annem sıkılmış olacak ki odadan dışarı çıktı ve sağa döndü, yani merdivenlere. Terasa çıkmak istediğini düşündüm.
Biraz televizyon izleyip telefonumdan müzik dinlediğim uygulamayı açtım ve kulaklıklarımı da çantamdan çıkarıp taktım. Sadece K-Pop şarkıları olan oynatma listemi açtım. İlk olarak Rosé’nin Gone şarkısı çalmaya başladı. O bir yandan çalarken ben de yeni bir oynatma listesi hazırladım.
“Oynatma Listesi Adı: En Sevdiklerim
Şarkı ekle: ‘ En Sevdiklerim’ adlı oynatma listenize eklemek istediğiniz şarkıları seçin.
SYML - Where’s My Love
Tom Odell - Another Love
James Arthur - Train Wreck
Sia - Chandelier
Sufjan Stevens – Fourth of July
James Arthur – Empty Space
Blackbear – IDFC
The Beatles – Eleanor Rigby
Beach House – Space Song”
Şimdilik bu kadar şarkı yeterdi. Daha sonra aklıma gelirse eklerim diye düşünerek bitirdim.
Bir süre daha şarkı dinledim. Saate baktığımda 12’yi çoktan geçmişti. Birkaç mesaj bildirimi gelmişti. Daha rahat kontrol etmek için mesaj uygulamasını açtım.
“Ölümüne Kankalar m>” yazısının yanında “13” sayısı vardı.
Gruba girdim.
Young-nam: “Ne habersiniz?”
Chung-Cha: “İdare etmeye çalışıyoruz. Sen?”
Young-nam: “Aynı işte. Çok sıkıldım ya. Gece uyuyamadım da. Sanki karnımda onlarca kelebek vardı. Hepsi aynı anda çıkmaya çalışıyormuş gibi hissettim.”
Chung-Cha: “Yaa, ben de gece pek iyi değildim. Midem bulanıyordu.”
Suk-chul: “Ooo, muhabbet dönüyor.”
Chung-Cha: “Aynen. Günaydın.”
Suk-Chul: “Günaydın kankalarım.”
Young-nam: “Günaydın canım.”
Suk-chul: “Canın mıyım gerçekten *Gözleri dolmuş emoji*”
Young-nam: “Canımsın gerçekten *Etrafında kalpler olan emoji*”
Chung-Cha: “Canımlarım.”
Suk-chul: “Canımlarım ne be.”
Chung-Cha: “Ne bileyim mantık mı bıraktınız? Düşünme ve mantık devre dışı. Acilen birinin açması gerekiyor Canımcımlar.”
O kafalarının içinde saman olduğundan şüpheleniyorum arada.
Siz: “YETMEZ Mİ SAÇMALADIĞINIZ?”
Suk-chul: “Sana da günaydın Hyun-Joo. Bakıyorum da yine pozitif, güler yüzlü, komik ve anlayışlısın. Keyfin HER ZAMANKİ GİBİ yerinde.”
Dalga geçmesine mi güleyim, “her zamanki gibi”yi büyük yazmasına mı kızayım?
Siz: “Tabi, ne sandın? Günaydın”
Chung-Cha: “Günaydın canımsu.”
Young-nam: “Chung-Cha’nın beyninin kullanma tarihi geçmiş.
Siz: “Biz aldığımızda geçmişti zaten. *İade talebi oluşturuluyor…*”
Chung-Cha: “Aşk olsun. *Göz deviren emoji*”
Siz: “Aşk oldu *Kalp emojisi*”
Chung-Cha: “Yaaa Chung-Cha *Ok batmış kalp emojisi” Hyun-Joo”
Young-nam: “Hadi boş yapmayın da buluşalım. 20 dakikaya odama gelin.”
Suk-chul: “Tamam gerçekten canım.”
Siz: “Geliriz biz de.”
Chung-Cha: “Emriniz olur Bay Lim.”
“Baek-hyun,” dedim. “Young-nam bizi odasına davet ediyor. Geliriz dedim.”
“Doktor gelecek birazdan.”
“Sonra gider miyiz?
“Neden olmasın.”
Bunun üzerine grubu tekrar açtım.
Siz: “Birazdan doktor gelecekmiş. Biz gecikeceğiz.”
Chung-Cha: “Aa, evet. Kontrol var, değil mi? Buluşmayı bir buçuk saat sonraya alsak olmaz mı?
Young-nam: “Aynen, öyle yapalım. İşi biten daha önce de gelebilir. Suk-chul’u da arayayım da hazırlanmasın, mesajlara bakmıyor.”
“Tamam, hallettim.”
Tekrar şarkı uygulamasını açtım. Yeni şarkılar ekleyecektim.
“Oynatma Listesi Adı: En Sevdiklerim
Şarkı ekle: ‘En Sevdiklerim’ adlı oynatma listenize eklemek istediğiniz şarkıları seçin.
Billie Eilish – Happier Than Ever
Conan Gray – Heather
Olivia Rodrigo – jealously, jealously
Arctic Monkeys – 505
The Neigbourhood – Sweater Weather
Alec Benjamin – Let Me Down Slowly
Ashe – Moral of The Story
Billie Eilish – Bored
Bruno Mars – Talking to The Moon
Clean Bandit – Symphony
Duncan Laurence – Arcade
Ember Island – Umbrella
Glass Animals – Heat Waves”
Ben şarkı eklerken doktor içeri girdi.
“Günaydın çocuklar. Anneniz nerede?”
“Terasa çıktı sanırım. Arayayım,” dedi Baek-hyun, telefonuyla ilgilenirken. Telefonu kulağına götürdü, fakat konuşmadı. Telefon çaldı, açan olmadı. “Telefonu kapalı.”
“Bir de ben arayayım,” dedim. “Belki senin telefonun çekmiyordur.” Müzik uygulamasından çıkıp arama uygulamasına girdim.
Ama durum farklı olmadı.
“Hmm, o zaman şöyle yapalım çocuklar, Hyun-Joo’ya bir tane daha kan testi yapmak istiyorum. Belki test yanlış yapılmıştır diye. Bu ihtimal çok düşük ama yine de… Hemşire gelip kanını alacak Hyun-Joo. Ben size numaramı vereyim, siz de beni anneniz gelince arayın.”
Doktor cebinden çıkardığı kâğıda numarası olduğunu düşündüğüm bir şeyler yazdı ve bana verdi.
“İlaçlarınızı aksatmayın. Görüşürüz.”
“Tamam. Görüşürüz efendim.”
Doktor gülümseyip odadan çıktı. Ardından tıpkı onun gibi orta yaşlı, güler yüzlü bir hemşire girdi odaya.
“Merhaba.”
“Merhaba efendim.”
Hemşire iğneyi batırırken Baek-hyun’a birkaç saniye baktığımda kafasını çevirmiş olduğunu gördüm. Küçüklüğünden beri benim canımın yanmasına dayanamazdı. Canım ikizim benim. Canım mı gerçekten? İçime Chung-Cha kaçtı herhalde.
Hemşire iki tüp kan alıp odadan çıktı. Baek-hyun televizyonu tekrar açtı, fakat bu sefer anime uygulamasını açmak yerine kanallarda gezinmeye başladı. Ben de tekrar müzik uygulamasına girdim.
“Oynatma Listesi Adı: En Sevdiklerim
Şarkı ekle: ‘En Sevdiklerim’ adlı oynatma listenize eklemek istediğiniz şarkıları seçin.
Olivia Rodrigo – good 4u
James Arthur – Impossible
Lukas Graham – 7 Years
Alan Walker – Faded
Maneskin – CORALİNE
Mark Ronson – Nothing Breaks Like A Heart (feat. Miley Cyrus)
Olivia Rodrigo – happier
Selena Gomez, Marshmello – Wolves
AURORA – Runaway
Halsey – Sorry
The Neighbourhood – Softcore
Billie Eilish – NDA
twenty one pilots – Stressed Out”
Tamam, bunlar beni bir süre idare eder. Bu gece dinlerim uyurken.
Birden içeri bir kadın girdi, fakat doktora benzemiyordu. Yüzünü saçları ve cüppesinin şapkasıyla kapattığından yüzünü de seçemiyordum. Siyah, uzun saçları, kırmızı bir cüppesi vardı. Önü açık olan cüppesinden içinde sade siyah üst-alt olan kıyafetlerinden zayıf olduğu belli oluyordu. Sesinden yaşının çok da büyük olmadığını anlayabiliyordunuz. Panikledim.
“Heh, biz de seni arıyorduk, not nerede?”
“Siz kimsiniz, ne notu?”
“Ondaki not,” diyerek Baek-hyun’u gösterdi kadın. Fakat Baek-hyun onu görmüyor olacak ki tepki vermiyordu.“Yok etmeniz gerekiyordu!”
“Ne, kırmızı not mu?”
“Mektup! Kırmızı mektup!”
“Ne önemi var ki?”
“Dediğimi yap,” dedi “Yok olamamamız gerekiyor.”
“Kimin yok olmaması, benim mi?”
“Senin, benim, onun, hepimizin.”
“Peki, biz kimiz?”
Kadın sadece şunları söyledi “Biz, lanetlenenleriz, biz seçilenleriz, biz şanssızlarız, biz… Biz Mitolojikleriz.” ve odadan koşar adım çıktı.
-BÖLÜM SONU
Mesajlaşma favorimm "hadi boş yapmayın" nvcjndjvndvlks