Sweater Weather- The Neighbourhood
Artık hayatımın ve bedenimin kontrolü bende değil, içimdekindeydi.
Sabah kalktığımda Baek-hyun hala uyuyordu. Bugün keyfi yeterse uyanacak beyefendi! Annem de daha gelmemişti. Yanımdaki telefonumdan saate baktım.
"06:13"
Biraz daha uyuyabilirdim sanırım. İnternetten hastanenin sitesine girip kahvaltı saatine baktım. 8'deydi. Alarmımı kurup telefonu kapatarak aldığım yere bıraktım. Normalde okul yokken bu kadar erken uyanmazdım. Ama çok süre geçmeden tekrar uyudum.
BTS'in DYNAMITE şarkısıyla uyandığımda, yani alarmım çaldığında saat 7:45'ti. Annem yanımdaki koltukta kitap okuyordu. Baek-hyun da televizyondan bir şey izliyordu. Japonca dublajından bir anime olduğunu anlayabiliyordum.
Tamamen uyanıp gözlerimi ovuşturdum ve ikisine de günaydın dedim. Televizyona baktığımda gerçekten de Death Note izlediğini gördüm. Artık bu kaçıncı izleyişiyse Ryuk ile Light'ın arasındaki repliği Japonca tekrarlayabiliyordu. Büyük ihtimalle 950 bölümlük Naruto'yu bile 2 defa izlemişti. O kadar anime izliyordu ki bir defasında 2 gün odasından hiç çıkmadı. Çıktığında ise açlık, susuzluk ve uykusuzluktan ölmek üzereydi! Tamam, birazcık, çok azıcık abartmış olabilirim ama cidden bağımlı. Bir ara yemeyi, içmeyi bıraktı. Ryuk'un yediği elmalarla besleniyor sanki!
Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım ve yumuşacık bir havluyla kuruladım. Üstüme günlük kıyafetlerimi giydim. Odaya döndüğümde annem yerine yoktu.
"Baek-hyun?"
"Hı?"
"Annem nerede?"
"Bir işi varmış."
O yatağında tembellik yaparken ben de yatağımı toplayıp annemin biraz önce oturduğu koltuğa oturdum. Telefonumdan sosyal medya hesaplarımı kontrol ederken kapı çaldı.
"Buyurun?"
Kapı açıldı ve beyaz önlüklü bir kadın elinde iki tane tek kullanımlık tabldotla içeri girdi.
"Günaydın," diye güler yüzle selam verdi.
"Günaydın," diyerek gülümsemesine karşılık verdim.
Kadın kahvaltılarımızı komodinlerimizin üzerine bıraktıktan sonra çıktı. Ben de bir süre telefonumla uğraştıktan sonra kahvaltımı etmeye karar verdim.
"Kalkmışken bana da şu sehpa gibi şeyi versene."
Dediği şey yatak masası gibi bir şeydi. Tam adı varsa bile bilmiyorum. Gözümü devirerek önüne ittim.
"Teşekkürler canım."
Canım ne be? Canın mıyım ben senin!
Kahvaltıya bir göz attığımda porsiyonluk paketlerde peynir, tereyağı, bal, kaymak, reçel, kahvaltılık çikolata ve küçük bir kutu süt vardı. Yanında da biraz ekmek. En son yediğim şeylerin dünküler olduğunu o zaman fark ettim. Reçeli açıp tek kullanımlık çatalımla ekmeğe sürerken bir yandan da Death Note izliyordum. Baek-hyun ile hem yorumluyor hem izliyorduk ama yorumlama kısmı kesinlikle daha eğlenceli. Yorumlarına bayılıyorum, kesinlikle yaratıcı. Her ne kadar gıcık olsam da onu övmekten çekinmem. Onun kılına zarar gelse şu an her neredeyseniz dünyayı oraya kadar yakarım.
Reçelden sonra krem peyniri açtım. Ekmeğin üstüne sürdüm. Yedikten sonra doymuş sayılırdım. Yine de tabldotta kalan açılmamış paketleri annemin hazırladığı çantanın küçük bölmesine attım. Ben sonra kesin acıkırım.
Tabldot boşaldıktan sonra açığa kırmızı, küçük, katlanmış bir kâğıt çıktı.
Kâğıdı elime alıp inceledim. Düz bir kâğıttı. Kat yerlerinden dikkatlice açtım. Kısa bir not vardı. Okumaya başladım.
"Sevgili Park Hyun-Joo,
Öncelikle, bu mektubun okunduktan sonra saklanmamasını rica ederiz. Yakın veya su ile okunamayacak hale getirin. Hassasiyetiniz için teşekkür ederiz.
Biraz sevinç, biraz üzüntü ve endişeyle birlikte bildirmek isteriz ki artık bir vampirsiniz.
Şimdi duyduğunuzda şaka gibi gelebilir, ama değildir. Ciddiye alınız.
Ayrıca vampirlerin başkanısınız da, tebrik ederiz.
Bunun, yani vampire dönüşmenizin sebebi okulda olduğunuz aşıdır. Mitolojik varlıkların sayısının azalması sonucu belirlediğimiz yöntemlerle onları artırmak için bir projeye başladık.
Lütfen beklemede kalın. Mektubu yok etmenizi tekrar hatırlatmak isteriz. İyi günler dileriz.
MİTOLOJİKLER"
Şoka girmiştim. Yani tabldotumdan çıkan bir not gelmiş bana vampirsin diyor! Baek-hyun'un yanına gittim. Tabldotundaki paketleri kenara ittim.
"Ne yapıyorsun Hyun-Joo!"
Bense kırmızı kâğıdı onun üstüne fırlattım.
"Oku şunu!"
"Prens kahvaltımı mahvediyorsun!"
O söylenirken ben de elimdeki notu yırtıp okunamayacak hale getirdikten sonra banyodaki çöp kutusuna attım.
Odaya geldiğimde Baek-hyun ona verdiğim kâğıdı okuyordu. Sonra bana uzattı.
"Bunu da atsana."
"Ben senin hizmetçin miyim?"
"Kahvaltımı sen mahvettin!"
Onun dediklerine aldırmadan yatağıma oturdum.
"Sence şaka mı?"
"Bilmem."
"Nasıl bu kadar aldırmaz olabiliyordu? Acaba rüyasında mı gördü. Baek-hyun'un öyle bir özelliği de var. Olacakları rüyasında görebiliyor! Keşke bende de olsa.
"Aldırmasak mı?"
"I-ıh, bu filmi sevmedim, komedyen çok kötü.
"Şaka değil diyorlar!"
"Ne diyeceklerdi, 'Pardon, biz size hastalanmanızla ilgili iğrenç bir şaka yapıyoruz da gülün tamam mı?' mı?"
Aldırmıyoruz yani? Bana uyar.
Televizyona doğru döndüm. Ryuk yine elma yiyor ya! Bir de iştahlı iştahlı yiyor ki görmeniz lazım. Death Note çok güzel ama izlemediysen izle mutlaka. İzlediysen de bir daha izle övdüm yani o kadar.
BTS’i daha çok seviyorum ama. İnsanlar nasıl seçiyorlar anlamıyorum. Ben üyelerin hepsini eşit seviyorum. Ne demiş Kim Namjoon? "Kardeşlerimden birini sevmiyorsan hiçbirimizi sevme."
Biz animeyi izlerken annem de elinde bir tepsi ve üstünde üç karton bardak ile geldi. Tepsiyi önce bana uzattı.
"Kahvelerden birini al Hyun-Joo."
Tepside benim kahvemden başka bir kahve daha ve sütlü çay vardı. Onun Baek-hyun'un olduğu kanısına vardım.
Baek-hyun çayını alınca annem de kahvesini aldı ve tepsiyi Baek-hyun'un komodininin üstüne bıraktı. Pek anime sevmezdi ama biz izlerken izlerdi.
Saat 10'u bulmuş olmalıydı. Saate bakarak bunu doğruladım. Arkadaş grubumuza girdim ve yazmaya başladım.
"Kahvaltı nasıldı?"
Baek-hyun'un telefonuna bildirim geldi fakat bakmadı. Televizyona dalmıştı. Tekrar önüme dönüp Instagram'a girdim. Mesajlarımı kontrol ederken gruba Young-nam'dan mesaj geldi.
"Kırmızı notlar dışında iyi."
Demek notlardan onlara da gelmişti! Toplu şaka demek...
"Kötü bir şakaydı değil mi?"
"Herkese geldi mi o notlardan?"
"Bana geldi," yazdı Chung-Cha.
"Bana da?" yazdı Suk-chul.
"Baek-hyun?"
Young-nam'dan gelen mesajla yeniden Baek-hyun'a baktım. Hala tüm dikkati televizyondaydı. Onun adına cevap yazmaya karar verdim.
"Ona da geldi. Şu an kendisi anime krizinde olduğu için cevap veremiyor."
"Ya, bana gerçek gibi geldi. Biliyorum saçma ama klasik, gereksiz endişeli ben işte."
"Young-nam, bu gerçek değil," yazdım. "Sence bunun olma ihtimali yüzde kaç?" diye başka bir mesaj daha gönderdim.
"Bakmayın siz bana. Dedim ya, gereksiz endişelenen ben."
Evet, Young-nam her olasılık için ayrı ayrı endişelenirdi. Buna alışkındık ama artık bir saçmalığa dönüşüyordu.
"Buluşalım mı?" yazdım.
Young-nam "Nerede?" yazdı.
"Bilmem. Burada buluşabileceğimiz bir yer var mı?"
"Aşağıda, zemin katta bir kafeterya var. 10 dakikaya herkes orada olsun." yazdı Chung-Cha.
Gruptan çıkıp telefonumu kapattım. Anneme döndüm.
"Anne, çocuklar bizi kafeteryaya çağırıyor, gidebilir miyiz?"
"Kendinizi iyi hissediyor musunuz?"
"Ben iyi hissediyorum."
"Ben de," diyerek konuşmaya katıldı Baek-hyun.
"O zaman olur. 1 buçuk saate doktor gelecek ama."
"Tamam. Sen de o zamana kadar biraz dışarı çık istersen anne."
"Başınızın çaresine bakabilir misiniz?"
"Evet. Bunu zaten her gün okulda yaparız."
"Peki."
Baek-hyun da üstünü değiştirince üçümüz bu sefer asansörü tercih ederek giriş katına indik. Kafeteryaya gittik. Diğerleri gelmişti. Onları gördüğümüzde anneme veda ederek ayrıldık. Büyük ihtimalle bir alışveriş merkezine gidecek, biraz alışveriş yapacaktı.
Annem gözden kaybolunca Young-nam oturduğumuz masaya doğru eğildi ve kısık bir sesle sordu:
"Notları ne yaptınız?"
"Ben attım," dedim.
"Ben de." dedi Suk-chul. Chung-Cha'nın cevabı da aynıydı. Baek-hyun, "Benimki cebimde, atamadım bir türlü." dedi.
"Benimkinde vampir olduğum yazıyordu. Bir de başkan mı ne..." dedim. Young-nam bana tereddütle baktı.
"Benimkinde elf olduğum yazıyordu. Ama ben de attım." dedi.
"Ben kurt adammışım güya." dedi Baek-hyun.
Chung-Cha, "Cadı." dedi. Suk-chul'un mektubunda ise zombi olduğu yazıyordu.
"Demek ki herkeste farklı şeyler yazıyor. Acaba bu beş gruptan başka grup var mı?" diye sesli düşündü Young-nam.
Telefonumu çıkarıp arama motoruna "Mitolojikler" yazdım ve arama tuşuna bastım. Fakat bizi ilgilendiren hiçbir şey çıkmadı.
Telefonumu sıkıntıyla kapatıp tekrar onlara döndüm. "Sizce ailelerimize anlatmalı mıyız?" diye sordum.
"Bence anlatmayalım," dedi Suk-chul. "Mektupta kâğıdı yok etmemiz söylenmiş. Yani gizli tutulmalı."
"Ama şaka yapıyorlar," diye uzun süre sonra konuştu Baek-hyun. "Ya bu zorbalığa dönüşürse?"
"O zaman söyleriz. Ama mecbur kalmadıkça... Bilmiyorum. Ben söyleme taraftarı değilim."
Konuşmamızın geri kalanında kırmızı notlardan neredeyse hiç bahsetmedik.
Saat 11:10'da odamıza çıktığımızda annemin henüz gelmediğini gördüm. 10 dakika sonra onu aradım. Üçüncü çalışta telefon açıldı.
"Anne?"
"Efendim tatlım?" arkadan gelen seslerden kalabalık bir yerde olduğunu anlayabiliyordunuz.
"Gelmiyor musun? Doktor 10 dakika sonra gelir."
"Geliyorum kızım."
"Tamam. Görüşürüz anne."
"Görüşürüz."
Telefonu kulağımdan çektim ve kan tahlilimin nasıl çıkacağını düşünmeye başladım. Belki D vitamini biraz düşük çıkabilirdi.
Annem doktordan birkaç dakika önce geldi. Doktor odaya elinde birkaç dosya ile girdi. Kaşları çatıktı.
"Tünaydın." diye selam verdi bir süre sonra. Aynı şekilde karşılık verdik.
"Önce Hyun-Joo'dan başlayalım isterseniz. Hyun-Joo'nun neredeyse tüm değerleri düşük. Demir, B12, C ve D vitaminleri kanda o kadar az ki..." Biz şaşkınlıkla doktoru dinlerken o devam etti. "Daha önce hiç bu konuda sorun yaşamadın mı?"
"Hayır, hem... Bu imkânsız! Bundan önceki son kan tahlilim yaklaşık 15 gün önceydi ve doktor tüm değerlerimin gayet normal ve gayet sağlıklı olduğumu söylemişti."
"İlginç. Ani ve büyük bir beslenme ya da rutin değişikliği yaptın mı?"
"Hayır, her zaman yediğim, içtiğim ve yaptığım şeyler."
"Anladım. Şimdi Baek-hyun'unkine bakalım. Baek-hyun'un demir miktarı normalin çok üstünde fakat diğer değerleri normal. Hyun-Joo'ya 5 farklı ilaç yazıyorum." Bunu söylerken bir yandan da önlüğünün cebinden çıkardığı bir not kâğıdına tükenmez kalem ile reçete olduğunu tahmin ettiğim bir şeyler yazıyordu. "Baek-hyun'a da 2 tane. 10 dakika kadar sonra her hangi bir eczaneden alabilirsiniz. Giriş katta da bir tane var. İlaçlarınızı aksatmayın."
"Peki, ne zaman taburcu olacağız?" diye sordum.
"Yarın ya da daha sonra. Çok öğrencinin senin gibi değerleri düşük ama seninki çok daha düşük. Kardeşin taburcu olsa da seni biraz daha gözetim altında tutmak istiyoruz. Geçmiş olsun."
"Teşekkür ederiz."
Doktor elindeki belgeleri ayakucumuzdaki dosyalara yerleştirdi ve reçetelerimizi anneme verip odadan çıktı. Birkaç dakika konuştuktan sonra annem:
"Ben eczaneden ilaçlarınızı alayım ve eve uğrayıp size de yiyecek bir şeyler getireyim. Siz de dinlenin. Tamam mı?"
"Tamam."
"Dışarı çıkmayın," dedi ve ekledi, "Görüşürüz çocuklar."
"Görüşürüz."
Bu sefer uykuya dalmam biraz uzun sürmüştü. Artık pek rahat uyuyabileceğimi sanmıyordum. Sadece bu işin içinden sıyrılmak ve eve dönmek istiyordum.
Kırmızı notları ise aklımdan ancak uykuya dalmadan saniyeler önce aklımdan çıkarabilmiştim. Son hatırladığım şey ise çoktan uykuya dalmış gibi görünen Baek-hyun'du.
"İyi uykular, Baek-hyun."
"İyi uykular, Hyun-Joo."
Gözlerimi tekrar araladığımda hava çoktan kararmıştı. Annem hâlâ gelmemiş belki de gelip misafir odasına geçmişti, Baek-hyun da hâlâ uyuyordu. Uykumun arasında sadece saniyelerce uyanmıştım ve Baek-hyun yemek yiyordu. Yani o bir ara uyanmıştı. Ben ise bir daha gözümü açmamıştım. Nasıl bu kadar uyuyabilmiştim, aklım almıyordu. Komodinimin üstüne baktığımda akşam yemeğimi ve telefonumu gördüm. Telefonumu es geçip yemeğime uzandım. Fakat soğuk oluşu iştahımı kapatınca telefonuma uzandım. Ekranını açıp saate baktım.
"21:06"
Yatağımdan kalktığımda dişlerimin dünkünden daha fazla ağrıdığını fark ettim. Karanlıkta annemin dün evden getirdiği terliklerimi ayağımla buldum ve giydim. Terliklerimi sürüye sürüye banyoya gittim. Işığı yaktım fakat gözlerim ışığa alışmadığı için göremiyordum. Yine de aynaya gittim.
Gözlerimi ovuşturup aynaya baktığımda bembeyaz kesildiğimi gördüm. Alacakaranlık'tan fırlamış gibi görünüyordum. Ağrıyan dişlerimi kontrol etmek için ağzımı açtım. Şaşkınlıkla sivrilmiş olan dişlerime bakakaldım.
Neden böyle oluyordu? Ben cevabı hep kendi gözlerimde ararım. Bu beni kendi kendime yettiğime inandırırdı. Hep de bulurdum. Cevap hep bendeydi. Evrenin tüm kapıları bana açılıyordu. Ya da benim evrenimin mi demeliydim?
Yine her zamanki arayışımla gözlerimin aynadaki yansımasına baktım, fakat bu bir şok daha eklemekten başka hiçbir işe yaramadı çünkü gözlerim garip bir şekilde kızıllaşmıştı.
Bunlara aldırmayarak düşündüğüm tek bir şey vardı: Dışarı çıkmalıydım.
Artık hayatımın ve bedenimin kontrolü bende değil, içimdekindeydi.
-BÖLÜM SONU
UwU 1700 kelime ile şu ana kadarki en uzun bölümü yükledim