Sabah tekrar alarm sesiyle kalktım. Günlerimin hepsi aynıydı hiç bir değişiklik yoktu. Rüyamda sadece onu görüyordum ve aynı sahneyi yaşayıp duruyorduk. Ve ben her seferinde bu lanet olası alarm yüzünden uyanıyordum. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Üstüme siyah bir gömlek altınada siyah kumaş pantolon giyip çıktım. Bugün kendim gidecektim. Bugün sonunda ortağımın o adam olup olmadığını anlayacaktım. Arabama bindim. Şirketin önünde durdum. Bir an hiç inmek istemedim. Hiç o adamı görmek istemedim. Sanki bana bir şey yapmış gibi yüzüne kan kusmak istiyordum. Camın çalınmasıyla kendime geldim arabadan indim. Çalışana bıraktım. Park etmesi için. Şirkete girip asansöre bindim. Odama çıktım. Çünkü toplantı orada yapılacaktı. Hem ben öyle istediğim için hemde toplantı odası yenilendiği için. İçeri girdim. Oturdum. Bilgisayarı açıp ortaklık yapacağım şirketin geçmişine baktım. Çok iyi yatırımlar vardı. Ve bağışlar. Neredeyse hepsi kimsesiz çocuklar yurdunaydı. Demeki adam iyi biri. Telefonu alıp sekreterimi aradım. Kahve için. Telefonu kapattım. Tam geri işime dönecektim ki kapı çaldı. İşte beklediğim o an. “Gel.” Kapı açılınca içeri gene yardımcı girdi. Sanırım gene toplantı ertelenecekti. “Tekrar toplantı mı erteliyoruz?” Dememle içeri biri daha girdi. Kızıl saçlı, ela gözlü. “Hayır ertelemiyoruz.” Sesi aynı onunki gibiydi. Yüzü onunki gibiydi. Ve ben gene olduğum yere çivilenmiştim. Nasıl bir deltayla ruh eşi olabilirdim. Gene olduğum yerdeydim. O olduğu yerdeydi. Gözleri yüne kırmızının en koyu tonundaydı. Ve ben gene o kırmızılıkta yanıyordum. “Bay Lee hariç herkes çıksın odadan.” Sesimin titrememesine özen göstererek konuştuğumda başarmıştım. Sesim titrememişti ve herkes çıkmıştı. Odada sadece o ve ben vardık. Bu olmasını beklediğim bir şeydi ve normalde hazırdım ama şu an sanki hiç beklemediğim bir şey olmuş gibi hissediyordum. Bana doğru adımlamaya başladığında kendime gelmiştim. İçimdeki kurt deliriyordu karşımdaki adam için. Ama ben sanki içimde fırtınalar kopmuyormuş gibi dümdüz duruyordum. Düşüncelerimden uzaklaşmama sebep olan şey omzumdaki eliydi. Gene aynı his gene aynı pozisyon. Sanki bunları biliyormuş gibi davranıyordu. “Han Jisung’du dimi?” Adım… adım ağzından ne kadarda güzel çıkmıştı. “Evet.” Gözleri o kadar mükemmeldi ki anlatamam. Sadece o gözlere bakarak yaşabilirdim. Ve bu mükemmel adamla ruh eşi olmak mükemmel bir şeydi. Aynı onun gibi. “Biz, biz nasıl?” “Bende bilmiyorum. Senin türün beta ben ise bir deltayım ama nasıl ruh eşiyiz bende bilmiyorum.” Sesi o kadar güzeldi ki sanki duran kalbimi tekrar canlandırmıştı. Önür elinide omzuma koydu. Şu an iki omuzum hariç her yerim yanıyordu. “Canım acıyor. Dokunmadığın her yerim yanıyor.” Bunu dediğimde sanki mümkünmüş gibi daha fazla yanmaya başladım. Beni kendine doğru çektiğinde göğsüm göğsüne yüzümse omzuna yaslanmıştı. Kolları sırtımdaydı. Ve şu an tüm acım yok olmuştu. “Biraz böyle durursan geçer.” Dediğini yapacak durumdaydım. Çünkü başka çarem yoktu bana dokunduğunda acım yok oluyordu. Ve ben bu acıdan kurtulmak için her şeyimi verebilirdim. Ama her şeyimi vermeme gerek bile kalmamıştı. Biraz böyle durduktan sonra ondan uzaklaştım. Vücudum gene yanıyordu ama az önce ki kadar değildi. İlaç dolabına doğru ilerleyip hem bastırıcıyı hem de ağrı kesiciyi alıp içtim. Bu kurdumun canını yakıyordu biliyorum ama yapmak zorundayım. İlaçları içtiğimde kurdumun acı dolu çığlığını duymuştum. Onunla birlikte sessizce bağıran bir ses daha duydum. Arkamı döndüğümde onunda acı çektiğini gördüm. Kurtlarımızın birbirine bağlı olduğunu unutmuşum. “Ben özür dilerim bir an unutmuşum.” Ellerini gelişi güzel salladı. Bu sanırım önemli değil demek ama bence önemli. Kolundan tutup sandalyeye oturttum. Bir bardak su verdim. Benim kurdumun acısı dinene kadar onunkide dinmeyecekti. Bardağı elinden aldım. İlaç almaya giderken kolumda elini hissettim. Kurdumun acısı dinmişti. Beni daha çok sıkı tutup kendine çekti böylece kucağına oturdum. “Bence böyle ikimizinde acısı geçiyor.” Haklıydı. Zaten ruh eşiydik kucağına dahada rahat otursam ne olurdu ki? “Ama benim böyle canım hala acıyor.” Minho anlamaz bakışlarla bana baktığında anlamadığını anladım. “Rahat değilim.” Sırıtarak gülünce anladım hoşuna gittiğini. Rahatça kucağına oturunca tüm ağrım sızım yok olmuştu. Kafamı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım. Saçlarımda parmaklarını hissedince dahada rahatladım. 02:48 Gece kalktığımda evindeydim. Nasıl gelmiştim hiç bilmiyorum. Büyük ihtimal minho bırakmıştı. Olduğum yerden kalktım tam telefonumu alacaktım ki bir not gördüm. “Beni hiç tanımıyorsun ve hiç görmedin tamam mı? Tekrar bir hata yapamam. Zaten ruh eşi olmamız imkansız.” Ne? Nasıl? Gitti mi yani? Beni burada böyle bırakıp. Olmaz olmaz. Bu işin peşini bırakmayacağım Lee Minho. En büyük rakibin ben olacağım. Beni ezmek için ölmen gerekecek. Tekrardan şirkete gittim. Ve Lee şirketini komple tüm hataları tüm başarısızlıkları tüm borçları ne varsa not aldım. Onu batırmak için elimden geleni yapacağım. Ben Lee Şirketinin geçmişini araştırırken kapı çaldı. “Gel.” İçimde o kapıda hiç görmek istemediğim birisi olduğunu söylüyordu. Ve açıldı. Bu kim? “Merhaba efendim. Ben Lee Minho.” İşte o an tüm ışıklar benim için söndü.
Bölüm 2
2.
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.