İçeriğe geç

MİNEL

Bölüm 26 · 15 dk okuma

MİNEL

Bölüm 26

🐣26🐣

Kuzey Aktuna'dan

"Kuzey abi, geyebiyiy miyim?"

Boş bir şekilde internette takıldığım telefonumu kenara bıraktım, dün gün boyu arkadaşlarımla dışarıdaydım, bugün evde kalmak istemiştim.

"Gel prensesim."

Zorlanarak kapıyı açtı. "Ben geydim!" dediğinde gülümsedim. "Hoş geldin abim."

Pıtı pıtı adımlarla bana yaklaştı; yatağıma, hemen yanıma oturdu. Tavşanını da yanına oturttu. Saçlarını geriye itip başını kaldırarak bana baktı.

"Napıyoyşun?"

"İnternetteydim abiciğim, video izliyordum."

"Vidyo mu?" Gözleri parladı, ellerini çırpıp "Benim de vidyom vay!" dedi büyük bir enerjiyle. "Hakan amcam aydı. Kameyam vay. Vidyo çektim, şey, yemek yemeden önce."

"Dün mü güzelim?"

Bir süre bana baktı, sonra yavaşça konuştu. "Uyuyup kaykmadan önce."

Gülüp saçlarından öptüm, yanaklarından öpemiyordum; Gökhan amcam bu sabah Minel'i bırakmak için geldiğinde yanaklarından bir süre öpmememizi, cildinin tahriş olduğunu söylemişti. Haklı olduğu da belli oluyordu, babaannem hemen krem sürmüştü çünkü Minel'in yanaklarına.

"Dün yani abim."

"Evet, dün."

Hem beni hem de kendisini başını sallayarak onayladıktan sonra konuşmaya devam etti. "Ben yenk öğyendim, tuyuncu. Sonya... Babamya anyaştık. Yenk buyucaz, adını biz veyicez."

"Güzel bir anlaşmaymış prensesim." dedim ellerini tutup avuç içlerini okşarken. "Turuncuyu öğrenmen de çok güzel. Bana buradan turuncu bir şey bulabilir misin?"

Turuncu bir basketbol forması duvarda asılıydı, o duvara baksa da sesini çıkarmadı. Gözleri tüm odayı dolaştı, en son bana suçlu suçlu baktı.

"Buyamadım."

"Sorun değil güzelim." dedikten sonra formayı işaret ettim. "Bak, o forma turuncu."

İki yana sallanarak formaya baktı. "Tuyuncu." diye tekrar etti. "Sayıya benziyoy."

"Zaten turuncu; sarı ve kırmızının karışımı."

"Ne?"

Şaşkın ifadesine gülüp ayağa kalktım, elimi uzattım. "Gel abim, seninle boya yapalım, o sırada da renkler hakkında konuşalım." Yataktan indi, tavşanını aldıktan sonra elini kaldırdı ama elime yetişemedi, yana eğilmek zorunda kaldım.

"Şey... Öytü ayayım, boya yapıcaz."

"Ona gidelim, çalışanlardan örtü isterim."

Ses çıkarmadı, onun küçük adımlarının ve koridordaki vazolara baka baka gitmesinin etkisiyle odasına gitmemiz iki dakika kadar sürdü.

"Boyayayımı çıkayayım."

Odasındaki bölmeli dolabın bir bölmesini açtı; içerisinden plastik, saklama kabına benzeyen bir kutu çıkardı. O sırada ben de telefonumu çıkarıp çalışanlardan birine bir örtü getirmesi hakkında mesaj attım. Ev büyüktü, insanlar sürekli dolansa bile bazen karşılaşamıyorduk, üstüne üstlük son olanlardan sonra temizlik dışında üst kata çıkmaları -Minel'e bir şey yapabilirlerdi- yasaklanmıştı. Merdivenin yanında korumalar bekliyordu, bir şey istediğimizde onlara vererek bize gönderiyorlardı.

"Örtümüz geldi." dedim bir koruma yüzüme bile bakmadan örtüyü verip hemen arkasını döndükten sonra. Garipsemiyordum; Gökhan amcam bir ara korumaların çalışırken işleri dışında bir diyalog kurmalarının yasak olduğundan, korudukları insanla bir bağ geliştirirlerse eskisi kadar mantıklı olamadıklarından bahsetmişti.

"Geydi." diye tekrar ettikten sonra kollarını bana uzattı, avuçlarını açıp kapattı. Derdini anladım, örtüyü kollarına bıraktım.

"Teşekküy edeyim abi."

Kuzey abi dememişti, direkt abi demişti. Başımı eğip sırıttım. Çok hoşuma gitmişti bu durum, sanki daha da kabullenmişti beni abisi olarak.

Örtüyü halının üzerine serdi, katlanan kısımları özenle düzeltti. Bir yandan da "Öytümüzü seyiyoyuz. Mavi öytümüz, çok güzey." diye kendi kendine konuşuyordu.

Yanaklarını öpemezdim, cildi tahriş olmuştu, mantıklı olmalıydım, duygularıma kapılmamalıydım. Şu an çok şirin olduğu bir gerçekti, evet ama yapamazdım.

"Seydim Kuzey abi, otuyabiyiyiz."

Bunu dedikten hemen sonra oturdu, tavşanını yanına koyduktan sonra ayaklarını salladı. Boya kutusunu da yanına yerleştirmişti, bana yapacak bir şey bırakmamıştı, bağdaş kurarak oturdum.

"Buyda deftey vay. Ona çizebiyiyiz. Buyda kayemyeyim vay. Sonya... Pastey boya vay. Suyu boya vay." Sulu boyayı örtünün üzerine koyarken duraksadı. "Ama..." diye mırıldandı gözlerini yüzüme çevirirken. "Suyumus yok ki... Napıcaz?"

"Su için kap var mı prensesim?"

Hafifçe doğrulup saklama kabının içine baktı. İki bölmeli, bardak benzeri bir kap çıkardı. "Bu mu?"

"Evet abim, verir misin, su doldurup geleyim."

Kabı bana uzattı, kendi odama gidip -başka birinin banyosuna giremezdim, mahremiyetlerine saygısızlık olurdu- iki bölmeye de yarısının biraz fazlası kadar su koyup odasına döndüğümde tavşanıyla konuşuyordu.

"Abimye boya yapıcaz, Kuzey abimye. Boya yapıcaz, bu yüsden mutyuyum. Hem de suyu boya!"

Utanmaması için duyduğumu belli etmeden içeri girdiğimde gülümsüyordum. Beni görünce ellerini dizlerine koyup ayaklarını salladı, gülümsediğimi görünce o da gülümsedi.

"Hoş geydin, getiydikin için teşekküy edeyim."

Saçlarını karıştırdım, başını eğip kıkırdadı.

Su kabını yere koydum, sulu boya paletini açtım. Bu sırada dikkatle beni izliyordu. Fırçalardan birini -kim aldıysa Minel ressam olacakmış gibi her boyuttan fırça almıştı- alıp suya batırdım.

"Böyle yapıyoruz abiciğim, sonra da kağıda boya yapacağız."

Merakla beni izliyordu, gözlerini kocaman açmıştı yine. Daha iyi anlaması için örtünün üzerindeki sarı kapaklı defteri açtım. "Bir renk seç, hadi." dediğimde hemen paletteki sarıyı gösterdi. Sormam hataydı.

Fırçayı sarı boyaya sürdükten sonra sayfaya değdirdiğimde "Sayı!" dedi heyecanla. "Sayı oydu abi!" İşaret parmağını sayfaya, boyanın olduğu kısma, uzattı ama değdirmedi. Cesaretlendirmek için "Dokunabilirsin abim." dediğimde heyecanla derin bir nefes aldı, boyaya dokundu.

"Ay, ışyak!"

Parmağını çektiğinde güldüm. "Islak olması normam değil mi, sulu boya yapıyoruz."

Gözlerini bana çevirip merakla konuştu. "Biymem. Noymay mi Kusey abi?"

"Normal prensesim."

"Tamam."

Sarı boyayı biraz daha sayfaya yaydıktan sonra "Şimdi hangi rengi kullanalım?" diye sorduğumda "Pembe!" dedi hiç beklemeden. Fırçayı ona uzattım. "Al, sen boya pembeyi."

"Ben mi? Naşıy yapıcam? Biymiyoyum."

"Az önce benim yaptığım gibi. Hadi, sen yapabilirsin. Yapamazsan da sıkıntı değil, ben de küçükken yapamıyordum."

Fırçayı çekine çekine alırken mırıldandı. "Yapamazşam sıkıntı değiy." Önündekilere baktı. Fırçayı su kabına batırdı, başımla onayladığımda cesaretlendi.

"Şimdi pembe boyaya..." Fırçayı boyaya sürdüğünde durdu, fırçayı çekmek yerine sulu boyanın üzerine eğildi. "Fıyçanın saçyayına bak!" dedi işaret parmağını uzatıp.

"Saçları mı?"

"Hıhı, saçyayı. Bak!"

Eğildim. Fırçayı bastırdığında boyanın üzerine dağılan telleri gösteriyordu. Gülerek "Danş ediyoy gibi!" dedi fırçayı yana oynatıp. Saçlarından öpüp geri çekildim.

"Evet güzelim, dans ediyormuş gibi duruyorlar."

Boya yapması için onu acele ettirmedim, ne ilgisine çekiyorsa ona bakmalıydı. Birkaç dakika boyunca fırçanın boyanın üzerinde dağılmasıyla oynayıp kıkırdadı, gülümseyerek bekledim.

"Şimdi napıcam?"

"Şimdi fırçayı kağıda sür, zaten boya olacak, sen de göreceksin."

"Oydu, oydu!" dedi pembe renk kağıda dağıldığında. "Yaptım! Sen göşteydin, ben de yaptım! Teşekküy edeyim abicim."

Abiciğim demişti.

Bana bakan parlak gözleri kalbimi adeta eritti. Yanağını okşadım büyük bir merhametle, çok farklıydı bu inci tanesi. İçimde farklı bir abilik duygusu uyandırıyordu, daha korumacı, şefkatli ve yumuşaktım, fark ediyordum.

"Yaptın prensesim."

Onu onaylamama mutlu oldu, sevimli bir şekilde gülümsedikten sonra fırçayı suya batırmadan sarı boyanın üzerine değdirdi. Pembe boya oraya da yayıldığında duraksadı.

Yüzü düşerken "Kusey abi..." dedi yavaşça. Fırçayı sımsıkı tuttu yumruğunda. "Yanyış oydu. Yanyış biy şey yaptım. Yanyış oydu. Özüy diyeyim."

"Tamam, tamam, sorun değil." diye müdahale ettim hemen. "Önemli değil, zaten resim yaparken renkleri karıştırmamız lazım. Sen ben sana öğretmeden önce bunu yaptın, çok akıllı bir çocuksun."

"Geyçekten mi?"

"Gerçekten." Fırçalardan başka birini alıp suya batırdım, siyah boyaya sürüp daha sonra beyaza dağıttım o siyahı. Bilerek en zıt iki rengi seçmiştim, kendini böylece daha iyi hissedecekti. "Ben de karıştırdım."

Fırçayı sıkmayı bıraktı. "Evet." dedi yine neşelenmeye başlarken. "Şen de kayıştıydın."

"Evet. Başka iki rengi de karıştıralım, seç güzelim."

İşaret parmağını dudağının kenarına koydu. "Hım... Ne seçicem?"

Palette sadece yirmi dört renk vardı ama düşündükçe düşündü. En son "Bu maviyye..." deyip açık maviyi işaret etti. "Bunu kayıştıyayım!" Beyazı gösteriyordu.

"Hangisini hangisinin üzerine koyayım?"

"Maviyi diğeyinin üştüne."

Mavi boyadan fırçamla alıp beyaz boyaya koyduğumda dikkatle izliyordu. Boyanın dağılması için karıştırdım. "Hııı!" dedi fırçayı çekip rengi tamamen gösterdiğimde. "Yine mavi oydu! Neden böyye oydu? Abicim neden? Neden sayı oymadı? Neden yeşiy oymadı? Cevap veyiy mişin, neden?"

Soru sorduğunda hiç duraksamadan konuşuyordu, sonra cevap vermedim diye "Cevap veyiy mişin?" diye ayrı bir soru soruyordu. Bu haline gülüp boynunu tuttum, başını kendime nazikçe çekip saçlarından öptüm. Şampuan kokuyordu her zamanki gibi.

"Renkleri beyazla karıştırdığında yine aynı renk oluyor hep, sadece biraz daha açık oluyor."

Sanat olarak yaptığım bu açıklama doğru muydu hiçbir fikrim yoktu ama Minel'in merakını gidermeye yeterdi.

"Açık mı? Naşıy? Anyamadım."

"Bak abim, bu koyu mavi." deyip paletteki laciverti gösterdim. "Buysa açık mavi. Bu daha da açık bir mavi."

Bir süre gösterdiğim mavi tonlarına baktıktan sonra "Açık mavi." diye tekrar etti. "Koyu mavi." Başımla onayladım, galiba soruları halletmiştim, anlamıştı.

"Neden bu açık, diğeyi kapayı? Neden?"

"Kapalı değil güzelim, koyu."

Gözlerime uzunca baktıktan sonra "Tamam." deyip hızla ekledi. "Neden bu açık, diğeyi koyu?'

Durdum. Buna ne cevap verebilirdim? Dikkatini dağıtmak en mantıklısıydı. "Bak, resimdeki sarı ve pembe birbirine karışmış."

Kağıda baktı. "Evet, kayışmış." deyip oluşan desenleri inceledi, kağıda dokundu ama tüm bunlar sadece bir dakika sürdü. Bir dakika bittiğinde yine başını kaldırdı.

"Cevap veymedin Kusey abi."

Unutacağını düşünmek bir hataydı. Bir cevap bulmaya, daha doğrusu uydurmaya çalıştım. "O daha açık, diğeri daha koyu, o yüzden abim."

Bulduğum cevabın mantıksızlığı o kadar fazlaydı ki yüzümü buruşturacaktım az daha. Minel gibi zeki bir çocuk bu cevaba kanmazdı, asla olmazdı.

"Neden?"

Etrafa baktım, o ara cebimdeki telefon kendini belli etti. "Hakan amcana soralım." dedim hızlıca. "O biliyordur, arayalım, sen de ona sorunu sor."

"Ama çayışıyoy."

Saatime baktım. "Aradalar." dediğimde ciddiydim, öğle arasıydı. Babam büyük bir ihtimalle ofisinden çıkmamıştı ama en azından çalışmaya ara vermiş olmalıydı.

"Ayadayay mı? O ne demek?"

"Yani şu an çalışmıyorlar."

"Çayışmıyoyyayşa neden oydayay? Neden eve geymiyoyyay? Babam neden geymiyoy? Çayışmaşı bitince geyiy babam."

"Çünkü tekrar çalışmaya dönecekler, baban da öyle."

"O zaman neden ayadayay?"

"Dinlenmek için abim."

Sesini çıkarmadı, telefonumu cebimden çıkarırken gülümsedim. Abisi olarak bir soru fırtınasını halletmiştim, şimdi sıra babamdaydı.

Hoparlöre aldığım telefona eğildi Minel, kıvırcık saçları görüş alanımı kapattığında hafifçe doğrulup ensesinden öptüm. Kıkırdayıp başını geriye yatırdığında kaşlarımı kaldırdım, ensesinden gıdıklandığını bilmiyordum.

"Alo?"

"Alo, baba?"

"Efendim oğlum?"

"Çalışıyor musun?"

"Aradayım. Bir şey mi oldu, bir sorun mu var?"

Olanlar yüzünden diken üstündeydi, rahatlaması için "Hayır, gayet iyiyiz." dedim çarçabuk. "Minel'le sulu boya yapıyorduk ve bana bir soru sordu, ben de senin daha iyi cevap vereceğini düşündüm, o yüzden aradık."

"Amca..." diye araya girdi Minel, telefona eğildi yine. "Şoyuma cevap veyebiyiy mişin?"

"Tabii ki veririm güzelim, sor bakalım."

Babamın az önceki ses tonuyla şimdiki ses tonu arasında dağlar kadar fark vardı. Az önce dimdik oturup kaşları çatık bir şekilde bir sorun olup olmadığını sorgularken şu an arkasına yaslanmış ve gülümsüyor olmalıydı.

"Şey, şey... Bis boyama yapıyoyduk abimye, şey, Kusey abimye. Sonya, sonya... Yenkyeyi kayıştıydık. Maviyye biy yengi kayıştıydık. Yine mavi oydu. Kuzey abim dedi ki, dedi ki... Şey, o açık mavi oymuş. Diğeyi kapayı maviymiş. Şey, hayıy, koyu mavi. Ben de soydum ki, soydum ki... Neden o açık mavi, diğeyi kapayı mavi? Neden amca?"

Babamdan birkaç saniye ses çıkmadı. Sonra "Güzelim..." dedi yavaşça. "Açık mavinin neden açık, koyu mavinin neden koyu olduğunu mu soruyorsun?"

"Evet, onu soyuyoyum."

Bir sessizlik oldu. Babamın düşündüğüne emindim, dudaklarımı kıvrılmasınlar diye birbirine bastırdım. Hakan Aktuna'ya cevap veremeyeceği bir soru sormuştu.

"Bence bunu Engin amcana soralım, eminim ki o çok güzel cevapler verir. Hem biliyorsun, Arda abin de sanattan çok iyi anlıyor. Olur mu güzelim?"

"Oyuy."

Telefonun ucundan yarım dakika süren hışırtılar geldi. "Halan da buradaymış." dedi babam bu hışırtıların sonunda. "Şimdi ben telefonu hoparlöre alayım, ikisine de sor sorunu ufaklık."

"Tamam, soyucam."

"Bebişim?"

"Amcasının balı?"

Minel gülümsedi halamla Engin amcamın sesini duyunca. Görüntülü konuşmamamıza rağmen el sallayıp "Meyaba haya, meyaba amca." dediğinde dayanamadım, ensesinden öptüm bir kez daha, kıkırdadı.

"Merhaba bal kızım benim, sesini duydum ve çok iyi oldum amcacığım."

"Ben iyi oldum asıl, tek halası olan ben. Sizden iki tane var. Mesela amca diyor ama hangi amca, öyle değil mi bebeğim?"

Minel o ara örtünün desenlerine odaklandığı için denilenleri duymamıştı, halamın sorusunu duyunca başını kaldırıp bana baktı. Engin amcamın tepkisini duymak istediğim için "Öyle de." diye fısıldadım.

"Öyye haya."

"Ne?"

"Ayıp ama ballım, öyle denir mi?"

"İşte bu ya!"

Engin amcamın tepkisini bekliyordum ama arkadan babamın sesinin de gelmesi beni güldürdü. "Sizi dinlemiyordu, ben öyle cevap vermesini istedim." diye açıkladığımda halam söylendi, Engin amcam güldü.

"Güzelim, istersen sorunu sor."

Babamın sesini duyunca gözleri büyüdü, heyecanlanıp telefona eğildi yine. "Amca, haya, bis şimdi..." diye anlatmaya başladı. Aynı şeyleri anlatmaya hiç üşenmiyordu, Doruk olsa "Gerçek hayatta neden kopyala yapıştır yapamıyoruz?" deyip beş saat söylenirdi.

"Abimye boya yaptık. Yenkyey kayıştı. Biz öyye yaptık. Sonya... Maviyye biy tane yenk vay, onu kayıştıydık... Şey... Şenin giydikin eybişenin yengi haya."

"Yeşil mi?"

"Hayıy, ondan önce. Şey, şey... Biy tanecik koyu vaydı. Diğey koyu yoktu."

"Beyaz mı?"

"Biymiyoyum ki yengin işmini..."

Minel'in halamın iki gün önce giydiği ve sadece beş dakika, Gökhan amcam onu bırakıp halamlarla iş için çıkmadan önce gördüğü elbiseyi hatırlamasının şaşkınlığı üzerimdeyken araya girdim. "Evet, beyaz."

"Şey, şey, beyas yengiyye kayıştıydık ama noydu?"

Şaşkınlık ve heyecanla sorduğu "Noydu?" sorusuna halam ve amcam, hatta olayı bilmesine rağmen babam aynı anda karşılık verdi. "Ne oldu?"

"Yine mavi oydu. Geyçekten!.. Çok şaşıydım!"

Hepimiz güldük dayanamayıp, dünyanın en inanılmaz şeyini keşfetmiş gibi davranıyordu ama bahsettiği şey sadece daha koyu bir maviden açık mavi yapmaktı.

"Neden güydünüz? Komikim diye mi?"

"Evet, komiksin diye bebişim."

"Tamam."

Onaylayışı bir kez daha güldürdü bizi. İnternette dolaşan, Doruk'un bana gösterdiği ve dışarı çıkıp ona haber vermeyi unuttuğumda attığı trip mesajları gibiydi ama bunu fark etmiyordu.

"Şey, şey, sonya abim dedi ki... Kusey abim... Şey, o açık mavi oymuş. Diğeyi kapayı maviymiş. Hayıy, koyu. Koyu maviymiş. Neden o açık mavi, diğeyi koyu mavi oydu? Neden?"

Babamda oluşan sessizlik yine oldu. "Biz buna cevap veremeyiz." diye mırıldandığını duydum amcamın. Başımı eğip güldüm. Minel anlamadı, kafası karışmış halde bir bana bir telefona baktı.

"Gökhan'ı çağıralım."

"Çok mantıklı."

"Halacığım, babanı çağıralım, o cevap versin, olur mu?"

Minel anında gülümsedi, derin bir nefes alıp heyecanla "Babamya mı konuşucam?" diye sorduğunda şaşkın gülüşler duydum telefondan.

"Neden babanı hiç görmemişsin gibi davranıyorsun ballım? Her gün berabersiniz."

"Ama, ama..." Yerinde duramıyordu, ellerini salladı. "Babamya konuşucam!" dedi bir kez daha. "Babam, benim babam!"

"Tamam, senin baban." dedi babam gülerek. "Sen ne ara bu kadar babacı oldun ufaklık?"

"Babacı? O ne demek?"

"Yani... Çok seviyorsun babanı demek amcasının gülü, hep onunla olmak istiyorsun."

"Evet!" diye onayladı Minel anında. Çok enerjikti cevabı, gülüp boynundan öptüğümde bana bakıp gülümsedikten sonra tekrar telefona döndü ve devam etti.

"Babamı çok seviyoyum! O çok iyi biyisi. Şey, şey... Beni güneşyey kaday seviyoymuş!" Bunu dedikten sonra sustu çünkü kızarmıştı, gözlerini kaçırıp örtünün üzerine uzattığı ayaklarını salladı. Utandığı için cümlelerini sessizce "Ben de onu denizyey kaday seviyoyum." diye tamamladı.

Bu sefer oluşan sessizliğin nedeni Minel'in sorusu değildi, Gökhan amcama olan büyük sevgisiydi. Daha birkaç saat önce görmüş olmasına rağmen telefonda konuşacakları için bu kadar heyecanlanmasıydı.

Bir kapı sesi duyduk telefonun ucundan. "Niye çağırdınız beni…”

Halam küfretmek üzere olan Gökhan amcamın sözünü kesti hemen. "Minel telefonda!"

Bir iki saniyelik bir duraksamadan sonra "Babacığım?" dedi amcam. Hafifçe güldüm. Az önce küfredecekken bir anda bu hale geçmesi çok tatlıydı.

Bir gün Gökhan amcam gibi iki metreye yakın, kalıplı, kavgalardan çıkmayan ve doğru düzgün gülmeyen bir adama "tatlı" diyeceğim hiç aklıma gelmezdi.

"Babacım meyaba!" Elini salladı amcamın görmeyeceğini bilse bile. Amcam onun bu hareketini görmüş gibi güldü. "Merhaba güzelim."

"Nasıyşın?"

"Bize hiç sormamıştın bal kızım."

"Kızımla arama girme. İyiyim inci tanem, sen nasılsın?"

"Ben de iyiyim, teşekkür edeyim. Şey için ayadık, şey, soyu soyucam."

Amcam derin bir nefes aldı. "Renklerle mi ilgili yine?" diye sorduğunda anladım daha önce de benzer sorularla kuşatıldığını.

"Evet, yenkyey!"

"Sor meleğim, sor biriciğim. Dinliyorum."

Minel babama ve halamlara anlattıklarını amcama da anlattı; en son sorusunu sorup konuşmasını bitirdiğinde ben amcamın da duraksayacağını düşünüyordum ama öyle bir şey olmadı, bir saniye bile düşünmedi belki.

"Pencereyi açtığında içeri ışık girer bebeğim, beyazla o rengi karıştırman da bunun gibi. Bu yüzden açık mavi demişler. Diğeriyse ışığı kapatman gibi, daha koyu, bu yüzden koyu mavi."

Minel bir iki saniye düşündükten sonra "Tamam." dedi yavaşça. "Teşekküy edeyim babacım! Şeni çok seviyoyum."

Sorudan sonra oluşmayan sessizlik şimdi oldu, biri iç çekti, büyük ihtimal Gökhan amcamdı. "Ben de seni çok seviyorum güzeller güzelim."

Minel kızardı, tavşanını alıp başını ona yasladı, ayaklarını salladı. Telefonu hoparlörden çıkarıp kulağıma yaslarken güldüm. "Utandı, tavşanına sarıldı."

"O tavşanın ben..."

"Küfretme."

Gökhan amcam babamın uyarısıyla durup telefondan anlayamadığım bir şeyler homurdandı. "Kuzey?" dedi homurdanışı birkaç saniye sonra bitince. "Keyfi yerinde, değil mi?"

Ayağa kalkıp Minel'den uzaklaştım ama odadan çıkmadım. "Evet amca; gayet iyi, neşeli. Neden sordun?"

Derin bir nefes aldı. "Ceyda'nın ölümünü öğrendi dün, ben söyledim. Gece fazla uyuyamadı."

Bunu duyunca daha dikkatle baktım Minel'e, tavşanıyla konuşuyordu yine, resmini gösteriyordu. Her şey normal gibiydi.

"Sorun yok amca, aklın kalmasın."

"Sağ ol aslanım."

Birkaç şey daha söyledikten sonra telefonu kapattık. Minel'e baktım. Ayaz hariç tüm torunlar gibi o da annesiz kalmıştı.

Annem bizi -beni ve Doruk'u- terk ettiğinde ben yedi yaşındaydım; yine de onun bir daha bizimle olmayacağını kabullenmek çok zor olmuştu. Bir de sürekli reklamlarda, dergilerde yüzünü görüyorduk; daha da üzülüyorduk, unutamıyorduk sırf kariyeri ve hırsı için bizden esirgediği varlığını.

"Ben sürekli seyahat ediyorum, ayak bağı olurlar bana. Zaten gençken doğum yapmam da hataydı, vücudum çok bozuldu ondan sonra."

Babamla konuşurken bunları dediğini duymuştum, kaç sene geçmesine rağmen kelimesi kelimesine aklımdaydı. O gün odama gidip saatlerce ağladığımı, en son Doruk'un gelmesiyle ona bir şey belli etmemek için sustuğumu da hatırlıyordum.

Doruk benden de zor kabullenmişti, benden de zor unutmuştu. Anneme çok bağlıydı, ona hayrandı. Annem makyaj yaparken onu izlerdi; sürekli annemim çok güzel olduğunu, bir meleğe benzediğini söylerdi. Bunları annem babamla araları bozulduğundan beri bize ilgi göstermediği halde yapmıştı hem de.

Haftalarca ağlamıştı, sürekli babama annemin ne zaman geleceğini sormuştu. Onunla konuşmak istemişti. O zaman anlamamıştım ama şu an anlıyordum babamın elinin kolunun ne kadar bağlandığını. Annem bizimle konuşmak istemiyordu, her gün zengin bir ailenin tek çocuğu olarak partilerdeydi, gençliğinden beri modellik yapan biri olarak moda haftalarının başrolüydü; babamsa ağlayan oğlunu annesini kötülemeden sakinleştirmeye çalışıyordu.

Babama borcumuzu ödeyemezdik. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım olmazdı.

"Kuzey, iyi misin canımın içi?"

Babaannemin sesiyle irkildim, derin düşüncelerim benden uzaklaştı. Minel bize baktı, daha sonra resmine döndü. Ben de bakışlarımı babaanneme çevirdim. Bana bakıyordu, biraz da endişeli gibiydi. Gülümsedim.

"İyiyim, dalmışım."

Gülümsedi, elinde bir tepsi olan dedemin arkasından gelmesiyle yumuşak bir sesle konuştu. "Minel'e meyveli yoğurt yaptık, getirecektik, baktık sen de buradasın, sana da yaptık."

"Yirmi yaşında çocuğa da meyveli yoğurt yaptık. Sana dedim ki kola koyalım bardağa, bir de buz, tama-"

"Raif, kola çok sağlıksız!"

Dedem gözlerini devirip homurdandığında babaannem eşinin bu hallerine alışık olduğu için devam etti. "Birkaç kez daha geldim, çok tatlı oynuyordunuz, sonra da telefonda konuşuyordunuz, bölmek istemedim."

"Bölseydin de sıkıntı olmazdı."

Yanağımı okşadı şefkatle, daha sonra tepsiyi dedemden alıp Minel'e ilerledi. "Canımın içi..." derken sesi kısıktı, inci tanesinin korkmaması için hepimiz konuşmalara böyle başlamaya alışmıştık.

"Efendim babane?"

"Sana meyveli yoğurt yaptım."

Elleri sulu boya olduğu için kollarıyla saçlarını geriye itti. "Ne vay içinde?" diye sordu merakla. Aç olmadığını söylememişti, kaşlarımızı kaldırıp birbirimize baktık dedemle.

"Şeftali, nektari, muz."

"Çok değişikmiş!" dedi kaseyi alırken. "Babam yapınca, şey, şey... Çiyek koyuyoy." Kaseyi dizlerine koydu. Ürperince "Soğukmuş." deyip güldü. Dedem bunu duyunca birkaç hızlı adamda yanına gidip saçlarından öptü.

"Seversin, değil mi bir tanem? İstersen çilekli de hazırlarız."

"Seveyim dede. Şeftayi de seviyoyum, sonya... Şey nektayi de." Ellerini çırptı. "Muz sayı!" Otomatik olarak seviyordu.

Derin bir nefes aldım. Sarı diye sulu boyanın sarısını yememişti umarım.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Kuzey,Doruk, Minel..Bir anne şefkatine ihtiyaçları var..O eve bir anne şefkatiyle bir gelin gelse hepsini sarsa şefkat gösterse ..Çok güzel bir bölümdü yine