Gökhan Aktuna'dan
Alarm! Yine ve yine alarm!
Gözlerimi bile açmadan, hızlıca kapattım telefonumun alarmını, Minel yan odadaydı, uyanacaktı.
"Uyanıcak şimdi tavşan."
Duyduğum sesle bir anda açtım gözlerimi, alarmımı daha da erkene almıştım ama işe yaramamıştı, yeşil gözlerini yüzüme dikmişti ve gülümsüyordu.
"Günaydın babacım!" diye cıvıldadıktan sonra doğruldu, yanağıma küçük bir öpücük kondurup başını boynuma gizledi.
"Günaydın güzeller güzelim."
Sesim yeni uyandığım için biraz kısıktı ama duymuştu, başını sallayıp bana daha çok sarıldı. Kolları kavuşmuyordu, gülüp ona sarıldım, yan döndüğümde göğsümün üzerinde yatıyordu artık.
"Neden erken uyandın?"
"Çünkü..." diye mırıldandı ü'yü uzatarak. "Başka uykum yoktu! Ben de kayktım. Buyaya geydim. Tuvayete gittim. Sandayyemi aydım, eyyeyimi yıkadım."
Odamdaki tuvalete onun için hafif ve basamaklı bir sandalye koymuştum çünkü boyu ellerini yıkamaya yetmiyordu, lavabo tezgahı daha yüksekti onun başından. Abartmıyordum, cidden öyleydi. Sandalyesi yokken musluğu bile göremiyordu parmak ucuna kalksa bile.
"Sonya..." Tekrar konuşmasıyla düşüncelerimi bir yana atıp dikkatimi ona verdim, yanağını okşadığımda gülümseyerek devam etti. "Eyken uyandın, canım sıkıymadı."
"Sıkılmayan canını yerim senin." Hafifçe yan dönüp boynumdan öptüm art arda. "Benim kızım çok mu tatlı yine?"
Cevap vermedi, boynuma daha da saklandı, tişörtümün yakasıyla oynadı, şekiller çizdi. Beş dakika kadar öyle durduk, saçlarını okşadım. "Artık kalkalım mı inci tanem?" diye sorduğumda avuç içlerini göğsüme yaslayıp kalktı. "Kaykayım."
Üzerimden indi, yatağa oturup elemanı kendine çekti. "Şimdi napıcaz dev adam?"
Ayağa kalktım, bana başını geriye doğru eğerek baktığında bu hali beni güldürdü. Saçlarından öptüm eğilip.
"Şimdi ben tuvalete gideyim, giyinelim, seninle babaannenlere gidelim."
"Gideyim. Sen işe mi gidicekşin?"
"Evet güzelim."
Yüzü düştü, dizlerimin üzerine çöküp yüzünü ellerim arasına aldım. "Gitmem lazım bebeğim benim, döneceğim zaten akşam, biliyorsun."
Bugün işten kaytaramazdım, bizi koruyacak daha fazla insan ayarlayacaktım, hepsini iyice incelemem lazımdı. Bir de evlerimizin güvenlik sistemlerini kontrol edecektim, hiçbir problem olmamalıydı.
"Biyiyoyum. Geyicekşin. Babayay kızyayını bıyakmaz."
"Bırakmaz meleğim." Burnundan ve alnından öpüp ayaklandım. "Ben tuvaletteyken sen bana kıyafet seçebilir misin?"
"Seçebiyiyim."
Tuvalete girdim, kapıyı kapatmadan önce giyinme odasından gelen sesini duyup güldüm. "Bu oymaz tavşan, bu da oymaz."
Çıktığımda yatağa oturmuş, ayaklarını sallıyordu. "Oyaya bıyaktım." dedi beni görünce. Giyinme odama girdim, dolabın üzerine atmıştı kıyafetlerimi, alt raflardan bir şeyler almış olmalıydı, boyu yetmezdi yoksa.
"Giyindin mi?"
İçeriden seslendiğinde güldüm, çıktığımda ellerini çırptı. "Yakışyıkyı oydun çok!" Yatağın üzerinde ayağa kalktığında yanına gittim hemen, aklımı çıkarıyordu şu ani hareketleriyle.
"Şimdi gidicez tavşan."
"Evet ama önce yara bantlarına bakalım." Az önce yataktan düşmesin diye ellerini tutunca fark etmiştim, yara bantları çıktı çıkacaktı.
Uysalca yatağa oturup ellerini bana uzattığında ben de yanına oturdum. "Canın acırsa söyle biriciğim, tamam mı?" Başını salladı. Desenli yara bantlarının hâlâ yapışık olan kısımlarını dikkatle çıkardım. Avuç içlerindeki izler silikleşmişti ama oradalardı yine de.
"Tekrar yara bandı yapıştıralım mı?"
Başını iki yana salladı. "Acımıyoy aytık ki..."
Küçük, hilal şeklindeki yaraları öptüm yavaşça. "Bir daha yumruğunu sıkma meleğim." dediğimde bana baktığını hissedip gözlerine çevirdim gözlerimi. "Senin canın acıyınca ben çok üzülüyorum, üzme beni babam."
"Ama, şey..." Gözlerini kaçırdı. "İşteyeyek yapmıyoyum, geyçekten. Öyye oyuyoy."
Derin bir nefes aldım, bu sabah işe gitmeden pedagogla konuşacaktım, sonra Minel'i annemlerden normalden daha erken alıp oraya götürecektim. Pedagogla konuşmadan bir şey söylemek, anlatmak istemiyordum. Sessiz kalıp saçından öptüm bu yüzden.
"Gel inci tanem, kahvaltı yapalım. Karnın acıkmış, öyle söyledi bana."
Kollarından birini boynuma sararken şaşkınca mırıldandı. "Kaynım ne kaday konuşuyoy!"
.
.
.
Gergindim, çok gergindim. Pedagogla konuşmuştum ve Ceyda'nın ölümünü Minel'e benim söylemem gerektiğini söylemişti. "Yalnızken uygun bir dille açıklamalısınız." demişti. Bunun nasıl uygun bir dili olurdu? Ne yaparsa yapsın Ceyda'yı seviyordu, anlamıyordu çünkü, annesiydi o onun. Ne diyecektim?
Çok hassastı benim bebeğim, kesin o güzel yeşilleri dolacaktı, ağlayacaktı omzumda.
Eve girip ayakkabılarımı çıkarırken bu yüzden dalgındım. Tabii, bu dalgınlığım pek uzun sürmedi. Hızlı adım sesleri duydum.
"Bitmiş çayışman!"
Hiç düşünmeden diz çöküp kollarımı açtım, tavşanı dikkatle yere bırakıp bana sarıldığında ben de ona sarıldım. "Camda mı bekliyordun beni babacığım?" diye dalga geçtiğimde ciddi ciddi başını salladı. "Evet, bekyiyoydum."
Boynundan öptüm. Ayağa kalktığımda boynuma sarıldı. Tavşanı o söylemeden aldım.
"Hoş geldin oğlum."
Babamın sesini duyunca oturma odasına ilerledim ama içeri girmedim. "Hoş buydu dede." dedi Minel benden önce davranıp.
Peder o an eridi. "Kurban olurum ben sana."
Minel gülümseyip yanağını omzuma yaslayarak baktı dedesine. "Teşekküy edeyim dede."
İkimiz de güldük teşekkürüne, anlamayıp afalladı. Başını kaldırıp gözlerini büyüterek baktı bir bana bir de babama. Elimi başının arkasına koyup başını göğsüme yasladım, saçlarının üzerinden öptüm.
"Yine mi komiktim baba?'
Merdivenlerden çıkarken "Evet meleğim." diye onayladım. "Yine komiktin."
"Hep mi komikim? Hep güyüyoyşun."
Gülümsetti beni sorusu. Odama gelince onu yatağa bıraktım, oturduğunda diz çöküp ellerini avcum içine alıp başparmağımla okşadım.
"Hep gülüyorum çünkü sen benim kızım olduğun için çok mutluyum."
Yanakları kızardı, gözlerini kaçırdı. Bu haline gülümsedim. Utancının geçmesini bekledim konuyu açmak için.
Birkaç dakika sonra bana baktığında anladım başlamam gerektiğini. "Seninle bir şey konuşmak istiyorum." dediğimde kaşlarını kaldırdı.
"Ne konuşmak iştiyoyşun?"
Derin bir nefes aldım. "Babacığım..." dedim yavaşça. "Annen gitmişti, biliyorsun. Sana da gideceğini söyledi."
Başını salladı. "Hıhı. Ama geyicem de dedi." Gözleri büyüdü, gülümseyip "Geyiyoy mu?" diye sorduğunda bu mutlu suratını bozmak istemedim ama başka çarem yoktu, başımı iki yana salladım.
Duraksadı, gülüşü yavaşça soldu. Üzgün bir sesle "Ama neden?" diye sordu. "Bekyedim ben, geyçekten."
Avuç içlerini okşadım, azıcık üzüntüsü bile mahvediyordu beni, nasıl söyleyecektim? Pedagog ne demişti, fark ettiği şeyleri söyleyecektim ve sonra ölüm haberini verecektim. Tamam, yapabilirdim. Kızım için yapacaktım.
"Annen bizi uzun süre aramadı, haberleşemedik." Bir şey demedi, gözlerime bakmaya devam etti. "Bu sabah birisi bizi aradı ve annenin ölüm haberini verdi."
"Öyüm mü?" diye sordu kaşlarını çatıp. "O ne demek baba?"
"Yani..." Dudaklarımı ıslattım. "Annen bir daha gelmeyecek güzelim."
Duraksadı. Bir süre sessizce bana baktıktan sonra "Hayıy." diye mırıldandı. "Geyicem, dedi. Ben bekyedim. Annem geyicek. Sonya, sonya..."
Gözleri doldu, omuzları çöktü. İçim yandı sanki, yutkundum. Bana baktı, titrek bir sesle "Geymicek mi geyçekten?" diye sorduğunda başımı iki yana salladım. "Gelmeyecek meleğim, öldü."
Pedagog bu ifadeyi kullanmam gerektiğini söylemişti, direkt "Öldü." demek çok acımasızca geliyordu ama ne dediyse yapacaktım, Minel için iyi olan oydu.
"Ama neden?" diye mırıldandı. "Neden geymicek? Bana mı kısdı? Ama yayamasyık yapmadım, şeni üsmedim. Niye geymicek?"
Kendini suçluyordu. Hayır, kendini suçluyordu.
"Seninle ilgili değil babacığım." dedim hemen. "Hayır biriciğim. Sadece..." Derin bir nefes aldım. "Annen hastalandı ama kötü bir şekilde hastalandı, ağır bir şekilde."
"Ağıy? Anyamadım. Nasıy?" diye sorduğunda ağlamaya hazırdı ama gözyaşlarını tutuyordu. Yataktan indi, karşıma geçti. "Baba nasıy?" Kıyafetimin kolunu tuttu.
"Bir hafif hastalıklar var, bir de ağır hastalıklar inci tanem. Hafif hastalıklar doktora gidersen iyileşir, bir şey olmaz ama ağır hastalıklar öyle değil. Annen ağır hasta oldu, bu yüzden de öldü."
Tişörtünü sıktı, gözlerini yerde dolaştırdı. "Ama..." dediğinde bir şey arıyordu sanki. "Ama geyicek, di mi? Geyince doktoya gideyiz, iyiyeşiy, oymaz mı? Ben... Ben gittim doktoya, iyi oydum, annem de oyuy."
Çok ümitli konuşuyordu, yalvarır gibi bakıyordu gözlerime. Konu başka bir şey olsaydı ne istiyorsa yapardım, gerçekten yapardım ama şu an olmazdı. Bilmesi gerekiyordu, bilmesi ve kabullenmesi.
"Güzeller güzelim..." dedim saçlarını okşarken. "Annen bir daha gelmeyecek. Ölen insanlar geri gelemezler."
"Ama neden?" Bir bir akmaya başladı yaşları. Kollarını boynuma dolayıp yüzünü bana gizlerken "Baba yütfen..." diye mırıldandı. "Öymesin annem. Onu kısdıymıcam biy daha, geyçekten. Öymeşin."
Ağlayışı mahvediyordu beni ama yapacağım bir şey de yoktu. Sadece teselli ederdim, onda da berbattı.
"Meleğim seninle ilgili değil, hiçbir şey şeyin yüzünden olmadı. Annen hastalandığı için öldü ama bak, ben buradayım. Senin yanındayım. Seninle ilgileneceğim ve seni hiç yalnız bırakmayacağım."
İç çekti, ağlamaya devam etti.
"Üzülmen normal, biriciğim. Ağlaman normal. Ben de çok üzülüyorum anneni kaybettiğimiz için. Bunları hissetmen çok normal."
"Baba..." diye mırıldandı hâlâ ağlarken. "Baba..."
"Buradayım babacığım, buradayım güzeller güzelim. Yanındayım. Seni bırakmayacağım. Buradayım."
Dakikalarca ağlamaya devam etti, ağlayışı hafifledi, yine de saçlarını okşamaya devam ettim. Gözyaşları tamamen durduğunda da bir süre konuşmadım, sarılı bir halde kaldık.
Geri çekilen o oldu. Minik elleriyle silmeye çalıştı yanaklarını, ellerini tuttum, iki avuç içini de öptükten sonra gözyaşı izlerini ben sildim nazikçe.
"Bebeğim..."
"Hı?"
Verebileceği tepki beni endişelendiriyordu ama rahatlaması için gülümsedim, bir kez daha öptüm ellerini. "Sana bir şey daha söyleyeceğim."
Kızarık gözlerini yüzüme çıkardı, zayıf bir sesle "Ne söyyücekşin?" diye sorduğunda derin bir nefes aldım.
"Ben biriyle tanıştım, adı Esra ve onu çok sevdim. Senin de seveceğine eminim. Oyuncaklarla dolu bir odası var. Şimdi onun yanına gideceğiz ve bir saat beraber oynacaksınız."
Bana baktı bir süre sessizce. "Şen de geyicek mişin?" diye sorduğunda "Geleceğim." dedim hemen. Gözlerini ovuşturdu başını sallarken. "Tamam o saman." diye mırıldandığında yorgun düştüğü belli olan bedenini kucağıma aldım.
"İstersen gitmeden önce biraz uyuyalım babacığım, yorgun gibisin."
Yanağını omzuma yaslayıp başını salladı. "Gösyeyim ağyıyoy." dediğinde saçlarından öptüm. "Kıyamam ben senin güzel gözlerine, gel, uyuyalım."
Onu yatağa bırakacağım sırada boynuma tutundu. "Böyye uyuşam?"
Benim kucağımda uyumak isterdi de ben onu geri çevirir miydim? "Uyu meleğim." dedim hemen. "Uyu güzelim."
Yatağa oturup sırtımı yatak başlığına yasladım, Minel'in başını da koluma yaslayıp onu kollarımda yatırdım. Künyemle oynadı bir iki dakika, bu sırada ben de saçlarını okşadım. Gözleri yavaş yavaş kapandı, düşecek elini tutup dikkatlice kucağına koydum.
İki saat kadar uyudu, uyandırmaya içim elvermiyordu ama gitmemiz gerekiyordu. Yanağını okşadım yavaşça. "Minel'im, inci tanem, babasının güzeli... Hadi, uyan."
Başını göğsüme yaklaştırırken bir şeyler mırıldandı, uyanmadı. Bu haline gülümseyip eğildim, yanağına minik öpücükler kondurmaya başladım.
"Uyan bebeğim benim, gitmemiz gerekiyor. Hadi, babacığım."
Gözlerini yavaşça açtı, mahmur mahmur baktı bana. Elim yanağındayken burnunu öptüm. "Günaydın güzeller güzelim."
Cevap vermedi, başını bana yasladı. Bu saatten sonra uyumayacağını biliyordum, irkilmemesi için onu sarsmamaya çalışarak ayağa kalktım, tavşanını da aldım, ayılınca isteyecekti. Odasına girdim. Terlemişti, üzerini değişmem gerekiyordu.
Yatağa bıraktığımda ürperdi, hemen alnına çıkardım elimi. Ateşi yoktu. Titreyişinin yeni uyandığı için olduğunu bilsem de kendime engel olamamıştım.
Dolabından bir tişört ve şort aldım. Arkamı döndüğümde tavşanına sarılıp abajurunun kablosuyla oynadığını görünce gülümsedim. Uyku mahmuruyken de ayrı bir şirin oluyordu.
"Güzelim, üzerini değişelim mi? Hadi, kalk bebeğim."
Bana baktı, ellerimdeki kıyafetleri görünce anladı ne dediğimi, başını sallayıp doğruldu. Terden sırtına yapışan tişörtünü çıkardım, bu sırada kollarını da öptüm. Dayanamamıştım.
Tişörtünü ve şortunu giydirdiğimde gözlerini ovuşturdu. Başını kaldırıp gülümsedi. "Günaydın baba."
"Günaydın benim güzel bebeğim." dedim alnından öpüp. Gülümsemesi keyfimi yerine getirmişti. "İyi misin inci tanem?"
Başını salladı. "Hıhı, iyiyim. Teşekküy edeyim. Şen nasıyşın?"
"Ben de iyiyim meleğim. Ben de teşekkür ederim."
Kollarını kaldırdığında kucağıma aldım. Başını omzuma yaslarken "Şimdi oyun oynucaz, tavşan." diyerek uyumadan önce söylediklerimi elemana özetlemeye başladı. "İşmi Eşya'ymış. Babam dedi ki... Dedi ki... Oyun odaşı vaymış. Benim de vay."
Araya girmedim, odadan çıkıp merdivenleri inmeye başladım, annemin pedagog işinden haberi vardı, evden bir şey demeden çıkacaktım.
Kollarımdaki kız çocuğu birkaç şey daha söyledikten sonra "Dev adam?" dediğinde belli ettim dinlediğimi. "Efendim güzelim?"
"Kameyamı da ayayım."
"Biz gidip alamayız ama Kâmil'den isteriz, gideceğimiz yere getirir, olur mu?"
"Oyuy ama teşekküy edeyim."
Çok kibardı benim kızım. Her seferinde şaşırıyordum o kadınla o adamın yanında nasıl böyle yetişebildiğine, kendini yetiştirebildiğine.
"Ederiz biriciğim."
İçi rahatlamıştı herhalde, başını omzuma yasladıktan sonra daha konuşmadı. Arabaya geldiğimizde ve onu koltuğuna oturttuğumda da bir şey söylemedi. Eğer yolculuk sırasında da soru sormazsa bir şeyleri içinde halledemediğini anlayacaktım.
Ceyda'nın ölümünü unutmuş gibi görünüyordu ama unutmadığını biliyordum, tıpkı onu terk edişini unutmadığı gibi.
Kime: Kâmil
Minel'in kamerasını pedagoğa getir.
Randevu saatine kadar orada ol.
Teşekkürler.
Kızıma teşekkür edeceğimi söylediysem ederdim, ona yalan söylemezdim. Birkaç şey hariç yalan söylemezdim. Erkeklere yakışıklı dememesi gerektiği konusundaki kuralın olduğu yalan bence çok gerekliydi, iyi ki öyle demiştim, yine olsa yine derdim.
"Babacığım, ayılamadın mı?" diye sordum dikiz aynasından korumaların peşimizde olup olmadığını kontrol ederken. Oradalardı, sorun yoktu.
"Anyamadım."
"Uyanamadın mı güzelim?" diyerek basitleştirdim sorumu. "Çok sessizsin." Başını koltuğuna yasladı, sessiz kaldı bir dakika kadar. "Konuşmak istemiyoyum." dedi sonra.
İçine mi kapanacaktı yine? Zar zor bir şeyler söylemeye, bizimle şakalaşmaya başlamışken yine eski haline mi dönecekti? Ölümüyle bile mahvediyordu kızımı o kadın.
Bir saatlik araba yolculuğunda Minel hiç konuşmadı, içimden defalarca küfrettim. Küfürlerimin sesliye dönmemesi için çenemi sıkıyordum, kaşlarımı da çatmamaya çalışıyordum ama bunların ne kadar işe yaradığından emin değildim.
"Geldik babacığım."
Başını kaldırdı, sessizce onu koltuğundan almamı bekledi. "Yürümek ister misin?" diye sorduğumda başını iki yana sallayıp bana sarıldı sıkıca. Sırtını sıvazlayıp saçlarından öptüm.
Arabalarından çıkan korumalarla göz göze geldim o sırada. "Peşimizden gelin." dediğimde başlarını salladılar. Hiç kimseye güvenim yoktu son olanlardan sonra, binanın içinde bile biri olabilirdi.
"Gökhan Bey, yetiştim. Buyrun."
Kâmil bir anda ortaya çıkıp kamerayı bana uzattığında Minel irkildi. Saçlarını okşayıp Kâmil'e ters bir şekilde baktım, gözlerini kaçırıp bir adım geri çekildi ben kamerayı alırken.
"Kameranı takmak ister misin?"
Başını iki yana salladı. "Tamam." dedim kameranın sarı ipini koluma takıp. "Ben taşırım o zaman." Ses çıkarmadı, evet olarak kabul ettim sessizliğini.
"Bak, bina ne kadar güzel."
Başını kaldırmadı ama hafifçe aşağıya kaydırdı, binayı görebilecek hale geldiğinde "Hıhı." diye onayladı. "Güzey."
"Pencerelerinin kenarı sarı."
Belki fark etmemiştir diye söylediğim detaya tepki vermedi, kolunu bana daha sıkı sarmakla yetindi sadece. Derin bir nefes aldım, daha fazla zorlamadım, alnından öptüm asansöre binerken.
Pedagoğun ofisine geldiğimizde orta yaşlarda bir kadın bizi içeri aldı. Minel'e gülümseyip "Hoş geldin." dediğinde kızım küçülebileceği kadar küçüldü, yüzünü gizledi.
"Babacığım bir şey yok, ben yanındayım." dedim bekleme koltuklarına otururken. Korumalar karşımızdaydı, başımla Minel'in sırtının dönük olduğu tarafa geçmelerini işaret ettim. Simsiyah giyiyorlardı, korkardı benim meleğim.
"Şimdi oyun oynacaksın, başka bir şey yapmayacaksın biriciğim."
Tişörtünü sıkıp bıraktı. "Şen de gey, noyuy." dediğinde elini öptüm. "İçeri geleceğim meleğim." diye kaçamak bir cevap verdim, oyun odasına onunla girip girmeyeceğimi bilmiyordum ama pedagoğun odasına kesin girecektim.
On dakikalık bir bekleyişten sonra Esra Hanım dışarı çıktı. Altmışına yakın, tonton, beyaz saçlı bir kadındı. Eğitimine ve tecrübelerine bakmıştım, alanının en iyilerinden biriydi.
"Merhaba, hoş geldiniz." deyip gülümsedi. "Buyrun, içeriye geçelim."
Minel iyice gerildi, yakamı tutan eli yumruk olurken diğer eli de tavşanının kulağını sımsıkı kavramıştı. Sırtını sıvazladım içeri girerken.
Duvarları çocuk çizimleriyle kaplı bir ofis odasıydı girdiğimiz oda. İçeride iki kapı daha vardı, biri oyun odasıydı herhalde. Kadın kapılardan birini işaret ettiğinde emin oldum, oraya girdim. Duvarlar yine çizimlerle kaplıydı. Yer halıydı. Bebek evleri, tahtalar, çizim malzemeleri filan vardı. Meleğim severdi böyle şeyleri ama şu an hiç havasında değildi.
Onu yere bırakmak istediğimde boynuma sımsıkı sarıldı. Titrek bir sesle "İstemiyoyum." diye mırıldandığında vazgeçtim, kucağımda kalmasına izin verdim. Buraya içinin rahatlaması için gelmiştim, daha beter ağlaması için değil.
Esra Hanım bize yaklaştı. "Merhaba Minelciğim." dediğinde sesi yumuşaktı. "Baban senden bahsettiğinde nasıl bir çocuk olduğunu düşündüm. Şimdi bakıyorum da çok güzel bir çocukmuşsun, seninle tanışacağım için çok şanslıyım."
Minel başını çevirdi yavaşça, kadına baktı. "Merhaba, ben Esra." dedi Esra Hanım bunu gördüğünde. "Tanıştığıma memnun oldum."
"Ben de."
Minel'in zayıf sesini duyunca tebessümü devam etti, sakince konuştu. "Burası yeni, nasıl bir şeyle karşılaşacağını bilmiyorsun, daha önce buraya gelmedin. Yeni biriyle tanışacağın için gerginsin, burada oynamayı sevmeyeceğinden endişeleniyorsun, anlayabiliyorum ama denemek istemez misin?"
"Babam..." diye mırıldandı. "Babam da oyşun. Babamı istiyoyum." Sesi titredi, rahatsızca kıpırdandığında kendimi sıktım bir tepki vermemek için, Esra Hanım'sa telaş etmedi. "Burada sen ne istersen o olur, eğer babanı istiyorsan o da yanımızda kalabilir."
İnci tanem sakinleşti, devam etti pedagog odayı gösterip. "Burası bizim özel oyun odamız. Her gelişinde burada bir saat oyun oynayacağız; burada istediğin her oyuncakla, her şekilde oynayabilirsin." Minel odayı inceledi, yakamı tutan eli de gevşemişti.
"Haftada iki kez seninle burada oyun oynayacağız. Seninle beş kez oynadıktan sonra da babanla görüşeceğim."
"Tamam."
Zayıf bir şekilde onaylamıştı Esra Hanım'ı ama Esra Hanım bundan etkilenmedi, hatta gülüşü büyüdü. "Oyuna başlamak ister misin?" diye sorduğunda Minel bana baktı, gülümsedim, yeterince rahat olduğundan emin olunca onu yavaşça yere bıraktım.
"O tavşan da bizimle burada mı olacak?"
Tavşanı göstererek sorduğu soruya cevap vermedi Minel, bunun yerine tavşanına sımsıkı sarılıp bir adım geri çekildi, bana çarptığında bu ne yapacağını bilmez hali beni üzse de ses çıkarmadım.
"Tavşanını çok seviyorsun ve bizimle kalmasını istiyorsun. Burası oyun odamız, istediğin her şey istediğin gibi olur." Bir metre uzaktaki sandalyeyi işaret etti. "Sandalyede oturmayı veya yerde oturmayı seçebilirsin, hangisini seçeceksin?"
"Sandayye." diye mırıldanıp pembe, kendi boyutlarındaki sandalyeye oturdu. Odanın köşesine geçtim yavaşça, beni görebileceği bir yerdeydim ama oyun oynaması için bırakılan boş alandan uzaktım.
İşe yarayacak mıydı? Ya ağlayıp çıkmak isterse? Burayı sevmezse ve onu getirdiğim için kızarsa? Bana kızamazdı ki benim bebeğim, içine atardı tüm öfkesini, bu daha da kötü olurdu.
Esra Hanım dizlerinin üzerine çöküp gergince tişörtünü tutan Minel'le göz hizasına geldi. "Bir saat burada olacağız." diyerek az önce söylediğini tekrar etti. "Buradaki tüm oyuncaklar senin için, istediğinle oynayabilirsin."
Minel etrafına bakındı Esra Hanım geri çekildiğinde. Birkaç masa ötedeki plastik evi gördüğünde yavaşça ayağa kalktı, eve doğru gitti ama hiçbir şeye dokunmadı. Birkaç dakika sadece baktı. Sonra bana ve Esra Hanım'a döndü.
"Tüm oyuncaklar senin için."
Plastik evin bahçesindeki küçük oyuncakları aldı. Ne olduklarını göremiyordum. "Kedi vay." dedi yavaşça. "Köpek vay."
Sessizce oyuncakları dizdi bahçeye. Bu sırada tavşanını hiç bırakmadı, sürekli bana çeviriyordu gözlerini, gidip gitmediğimi kontrol ediyordu.
"Oyuncakları diziyorsun." dedi Esra Hanım. "Kediler bir tarafa, köpekler bir tarafa."
Başını salladı. "Hıhı."
Dizmeyi bitirince elini çekti, etrafına baktı. Çekingence odada dolaştı. Küçük insan plastiklerinin olduğu yere gelince durdu. Bir süre dolaba, açık raflara baktıktan sonra küçücük bir kızı seçip aldı. Bahçeye, kedilerin yanına koydu.
"Bu kız kedileri mi seviyor?"
"Evet, kediyeyi seviyoy."
Saatime baktım belli etmeden, yarım saat çoktan geçmişti. Sakince, ses çıkarmadan ve yavaşça oynuyordu. Şaşırmamıştım bu kadar vakit geçmesine.
"Köpekler kedilerle mi kavga ediyor?"
Başını salladı. "Şey..." dedi tişörtünü sıkıp. "Şey... Köpekyey kötü, kediyey iyi." Geri kalan dakikalarda onları kavga ettirdi, pek saldırgan değildi ama belli oluyordu köpeklerin kedilere vurduğu.
"Son beş dakikamız kaldı Minel. Oynamak için son beş dakikamız kaldı."
Esra Hanım'a bakıp başını salladı. Aldığı oyuncakları eski yerlerine koydu hiçbirinin yerini şaşırmadan. En son kız bebeği rafa koydu.
Yanıma geldi. "Bitti." dedi başını kaldırıp bana bakarken. "Oynadım."
Esra Hanım yanımıza yaklaştığı için sustum, çömelip Minel'in göz hizasına geldi. "Buraya bir daha gelip benimle oynayacak mısın, merak ediyorum."
Tişörtünü sıkıp bıraktı. "Geyicem." dedi yavaşça. "Biy daha oynucam."
Gözlerimi kapattım büyük bir rahatlamayla, derin ama sessiz bir nefes aldım. Tepkisinin kötü olacağından, üzüleceğinden çok korkmuştum ama öyle bir şey olmamıştı.
Çok fena yük kalkmıştı üzerimden.
Bacağıma sarılan elleri hissettiğimde hemen aşağı baktım, kollarını kaldırdığında hemen kucağıma aldım meleğimi. Başını omzuna yaslayıp künyemle oynamaya başladı. Tamam, normale dönüyorduk.
"Üç gün sonra görüşmek üzere Minelciğim."
"Göyüşmek üseye."
Şakağından öptüm. Odadan çıktık, korumalar birkaç adım peşimizden gelmeye başladı. Asansöre aynı anda bindik, onlara daha öncesinden tembih etmiştim eğer Minel yanımdaysa her yere benimle beraber gireceklerini. Bir tek evimiz, arabamız ve pedagoğun odası istisnaydı.
"Evimise gideyim."
"Gidelim babacığım."
Onu koltuğuna oturttuğumda kamerasına uzandı. İpi kolumdan çıkarıp boynuna taktım saçlarının acımamasına dikkat ederek. Geri çekilip şoför koltuğuna geçmeden önce hem saçlarından hem alnından öptüm.
"Babaannen ve dedenin yemeklerinden evimize getirecekler, onlardan yiyeceğiz. Hem ördekli kaseni de getirecekler."
Başını kaldırdı, yorgun gözlerine rağmen gülümsedi. "Geyçekten mi? Öydekyi kaşem mi geyicek?" diye sorduğunda gülümsemesini görmemin etkisiyle güldüm. "Evet meleğim, ördekli kasen gelecek."
Başını tekrar geriye yasladığında hâlâ daha gülümsüyordu. "Gökyüsü çok deyişik oymuş." dediğinde trafiğin elverdiği kadarıyla baktım gökyüzüne. Gün batımının etkisiyle çoğu yer parlak turuncuydu.
"Turuncu olmuş gökyüzü."
"Ne? Tuyuncu mu oymuş?"
"Evet inci tanem, bu renk turuncu."
Sessiz kaldı, soracak bir şeyler düşündüğüne emindim, bu seferki sessizliği bu yüzden beni rahatsız etmedi.
"Neden işmi tuyuncu? Neden başka değiy?"
"Öyle demişler."
"Kim demiş?"
"Bu renge adını veren insanlar, rengi bulanlar."
Sorularına cevap vermekte ustalaşıyordum, sadece birkaç saniye düşünmüştüm. O kadarı da olurdu, benim kızım normal sorular sormuyordu hiçbir zaman.
"Bis de, bis de... Şey... Yenk buyayım. Biz adını veyeyim."
Dışarıda göreceğimiz her renk tonuna çoktan bir isim bulunduğuna emindim ama biriciğimin hevesini kıracağıma kafamı kırardım. "Bulalım güzelim." dedim bu yüzden. "Bulalım bebeğim, adını biz verelim."
Ellerini çırptı. "Bak, şu ayaba!" dedi bir dakika kadar sonra. "Yenginin işmi vay mı?"
Kırmızı bir arabayı işaret ediyordu. Bana kalsa "Yok." derdim ama izlediği çocuk videolarında veya çizgi filmlerde o rengin bir adının olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğramasını, ona yalan söylediğimi düşünmesini istemiyordum.
"Var babacığım, kırmızı."
"Kıymızı." diye tekrar etti. "Kıymızı bayık gibi!" Başını iki yana salladı, bir süre kendi kendine Kırmızı Balık söyledikten sonra başka bir şey gösterdi. "Şu evin yengi!"
Araba sürüyordum, işaret parmağını uzattığı yönü görsem de o yöne bakamamıştım. Dürüstçe "Göremedim." dediğimde "Ama neden?" diye mırıldandı n'yi uzatıp. Üzgün çıkmıştı sesi. "Büsbükük evdi, senin... Şey, senin çayıştın yey gibi."
Kavşağa gelip kırmızı ışıkta durduğumuzda yüzüne baktım. Ben gösterdiği rengi göremeyince tüm hevesi çekilmişti sanki. Derin bir nefes aldım, bugün onu üzecek veya yoracak çok şey olmuştu, bu tatlı renk bulma macerası da öyle bir şey olmayacaktı.
Eve gitmek için arabayı düz sürmem gerekiyordu ama kavşaktan döndüm, trafik burada daha yavaştı. "Babacığım?" dediğimde başını kaldırdı. "Hı?"
"Evlere bakıp az önceki evi bana gösterebilir misin? Hem şu an daha yakından görebilirsin."
Gözleri büyüdü, kemerlerinin izin verdiği kadar doğrulup "Geyçekten mi?" diye sorduğunda başımı salladım. "Gerçekten meleğim."
Sevimli bir şekilde güldü, tavşanına sımsıkı sarılıp ayaklarını salladı. Mutlu olmasına ben neden olmuştum ama sarıldığı kişi oydu. Arabamı bu kadar sevmesem şoför tutup arkada kızımla oturmayı düşünürdüm.
"Bak, bak, şu ev!"
Heyecanla gösterdiği binaya bu sefer bakabildim. Cam bir binaydı. Gökyüzü camlardan yansıdığı için rengarenk gözüküyordu.
"Bu ne yenk? İşmi vay mı?"
"Turuncu bebeğim, birazcık da pembe ve mor var."
"Hayıy." diye itiraz ettiğinde çok yavaş ilerlediğimiz için dikiz aynasından rahatça baktım suratına. Bana bakıyordu, ona baktığımı görünce koltuğunda gelebileceği kadar öne gelip boştaki elini benim koltuğuma koydu. "Yengi soyuyoyum baba."
"Söyledim bebeğim; turuncu, pembe ve mor."
"Hayıy." dedi bir kez daha. "Onu soymuyoyum. Yengin adını soyuyoyum."
"Anlamıyorum inci tanem, rengi söylüyorum, kabul etmiyorsun."
"Şen, şen... Şey... Üç yengi söyyüyoyşun." Üç parmağını uzattı bana, bir de görmüyormuşum gibi açıp kapattı parmaklarını. Arabada olmasaydık o parmaklarını ısırırdım da imkânlar kısıtlıydı. "Ben biy yengi soyuyoyum, biy tanecik yenk."
Duraksadı, yanakları kızarırken "Ben biy tanecikim." diye mırıldandı. "Şen de biy tanecikşin." Ona dediğim şeyi hatırlamıştı, gülümsedim. Arabayı kenara çekip yanaklarını daha da kızartana kadar öpmeme çok az kalmıştı.
Bir iki dakika sessiz kaldı utancıyla. Daha sonra "O yenk ne?" diye sordu.
Hangi rengi sorduğunu anlayamamıştım hâlâ. Derin bir nefes aldım, o rengi bulamazsak bir hafta boyunca unutmazdı, belki daha da uzun süre unutmazdı. "Sorduğun renge benzeyen bir renk bulabilir misin?"
"O evin yengi." dedi hemen. "Evin yengi öyyeydi."
"Babacığım..." dedim yavaşça. "Güzeller güzelim benim, minik bebeğim, o evin üç rengi vardı biriciğim. Hangi rengi sorduğunu böyle anlayamıyorum."
"Evin yengini soyuyoyum."
Kızımdan gelen her şeye canım fedaydı, her halini ayrı seviyordum ama çok fena da zorluyordu beni. Anlaşamıyorduk. Neyi kastettiğini anlamıyordum, sınırlı kelimeleriyle anlatamıyordu.
Meleğimin suçu yoktu tabii, Türkçe zor bir dildi. Sıfırdan bu noktaya çok da güzel gelmişti, ben üç senede böyle zor bir dili öğrenemezdim.
"Evin yenginin..." Durdum, benim de aklımı karıştırmıştı. "Evin renginin tek bir ismi yok, o evde üç tane renk vardı. Onlar da turuncu, pembe ve mor."
"Üç yenk..." diye tekrarladı. Sanki kabullendiği aşamaya geçiyorduk, derin bir nefes verirken "Evet babam." diye onayladım. Sessiz kaldı.
Kazanmıştım, merakı gitmişti, sorusunu cevaplamıştım.
"Neden üç yenk? Neden fazya değiy? Şey, neden mavi yok? Sonya... Neden yeşiy yok? Cevap veyiy mişin baba? Neden?"
Çok erken sevinmiştim.
"Çünkü meleğim, gökyüzü o zaman turuncu, pembe ve mordu. O renklere uyabilmek için ev de o renklerde oldu. Kıyafetlerini uydurdu gibi düşün."
Bu dili anlayacağından emindim. Ablamı örnek alan, bana giyeceğim kıyafetleri seçen bir kız çocuğundan bahsediyorduk. Kesinlikle anlardı.
"Tamam. Teşekküy edeyim babacım."
Şöyle "babacım" diyordu, cevap vermek için uğraştığım tüm dakikalar siliniyordu gözümden. Alıp göğsüme bastırmak istiyordum onu, hatta inince yapacaktım, kesin yapacaktım.
"Yenk buyucaz, adını koyucaz, babamya yapıcaz. Bisim yengimiz oycak."
Tavşanına anlattıkları beni gülümsetirken nihayet evin yoluna saptım, trafikten kurtulmamla derin bir nefes aldım, Minel yanımda olmasına rağmen sinirlerimi oynatıyordu trafik.
"Evimise geydik!"
"Evet, geldik."
Koltuğundan aldım onu ama yere bırakmadım, ellerim koltuk altlarındandaydı, havada duruyordu. Gözlerime meraklı meraklı bakıp ayaklarını salladığında bir anda göğsüme bastırdım onu. Kamerası biraz engel oluyordu ama umrumda değildi.
"Bugün doğru düzgün öpemedim." dedim boynundan öperken. "Şimdi bol bol öpeceğim." Şakağından öptüm, saçlarından, burnundan, alnından, yanaklarından. Bir yandan da bahçeye çıkan yokuşu tırmanmıştım, yorgundu zaten, yokuş çıkmamalıydı bir daha.
"Şimdi seninle yemek yiyeceğiz."
"Babanem yaptı."
"Evet güzelim, babaannen yaptı."
"Dedem de yaptı."
"Ondan emin değilim."
"Ne?"
Başımı iki yana salladım. "Yok bir şey biriciğim." Israr etmedi, başını göğsüme yasladı; tavşanı da kucağında, kameranın yanındaydı çünkü omzuma yaslamak yerine bir kolumu dizlerinin altından geçirip diğer kolumu sırtına sararak kucağıma almıştım onu bu sefer.
"Meyaba çiçekyey!"
Bahçedeki çiçeklere selam verdiğinde alnından öptüm, evin kapısını açtıktan sonra ayakkabılarını çıkardım. Çoraplı ayaklarını görünce dayanamayıp parmaklarını ısırdım çorabın üstünden.
"Hıı, dev adam!" dedi şaşkınca. "Ne yapıyoyşun?"
"Kızımı yiyorum tatlı niyetine, bir itirazı mı var?"
Saçlarını geriye itip "Evet, vay." dedi bilmiş bilmiş. Onu koltuğa oturttum, karnını ısıracaktım ama cümlesinin bitmesini bekliyordum.
"Tatyı yemekten sonya yeniy. Önce yenmes baba. Şen büyükşün, biymen geyek."
Bu bilgileri kimden öğrendiği hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama iyi ki öğreniyordu, verdiği bilgiye tepki vermemi hevesli hevesli beklerken çok sevimliydi.
"Doğru söylüyorsun inci tanem." diye onayladım yanına sakince otururken. "Ama bilmediğin bir şey var."
Gözlerini kocaman açtı. "Ne biymediğim?" diye sorduğunda karnına gömdüm başımı, dişlerimi kullanmadan ısırdım. "Kızını yemek isteyen bir baba yemeği beklemez!"
"Ya, baba!" deyip başımı itti, itmesine izin verdim. Gülüp ayağa kalktı. "Ben de şeni gıdıkyıcam!" deyip üzerime atladığında hemen kollarımı sardım bedenine düşmemesi için. Fark etmedi, kollarını boynumda hareket ettirdi.
"Gıdıkyıyoyum!"
Hevesinin sönmesini istemiyordum, gıdıklanmasam da gıdıklanıyormuş gibi güldüm, ellerini güya boynumdan uzaklaştırmaya çalıştım.
Keyiflendikçe keyiflendi, en sonunda avuç içlerini öpüp "gıdıklayışlarından" kurtulduğumda yanakları kızarık bir şekilde gülüyordu bana bakıp.
"Ben de şeni yedim. Yemekten önce yedim. Tatyı bekyemedim."
Cıvıl cıvıl güldü, bir şey diyemedim. Çok güzel gülüyordu benim masum bebeğim.
Koltuktan inecek gibi olduğunda hemen beline sardım kolumu, çok ani hareket ediyordu, her seferinde de telaşlandırıyordu beni ama bir şey de diyemiyordum, ne kadar akıllı olursa olsun çocuktu.
Ben bunları düşünürken "Odama çıkabiyiy miyim?" diye sordu kamerasını gösterip. "Vidyo çekicem!"
"Çıkabilirsin babacığım."
İki yana sallana sallana yukarı çıktı. Neşesi yerine gelmişti ama bu durumun ne kadar süreceğinden emin değildim, Ceyda'dan ben her şeyimle nefret ediyordum ama Minel öyle değildi, anlamıyordu, annesini gerçekten seviyordu ve şimdi onu kaybettiğini öğrenmişti.
Çok şey yaşamıştı benim meleğim üç senelik ömründe.
Minel yukarıdayken annemin Kâmil'le yolladığı yemekleri ısıttım. İkimize yetecek kadar göndermişti, yarın yarının yemeklerini gönderecekti. Valide biliyordu tabii benim mutfakta ne kadar kötü olduğumu, benimle pizza yapabileceğini söyleyen kızımın aksine.
Merdivene yaklaşıp seslendim. "Minel, güzelim, yemek hazır!"
Bir dakika kadar sonra pat pat adım sesleri duydum. "Geydim." dedi beni görünce bacaklarıma sarılıp. Saçlarını okşadım yavaşça. Sevgi yumağı yapacaktı beni, az kalmıştı.
"Gel bebeğim, sandalyene oturtayım seni."
Kollarını kaldırdı, koltuk altlarından tutup sandalyesine koyduğumda "Teşekküy edeyim!" dedi enerjik bir şekilde. Kıvırcık saçlarını geriye itip alnından öptüm. "Rica ederim babacığım."
"Çorban ve yemeğin bitecek, yatmadan önce de yoğurt yiyeceğiz."
"Bayyı süt?" diye sordu kaşlarını kaldırıp. Derin bir nefes alıp başımı salladım. "Tamam, ballı süt yaparız yoğurt yerine."
Ellerini çırptı kaşığını eline almadan önce. Başını eğdi, ördekli kasesini görünce "Baba!" dedi bir anda. "Öydekyi kasem!" Söylemiştim ona kasesini getirdiğimi ama yine de böyle tepki veriyordu, yiyecektim ben bu kızı.
Ona göre çok fazla, bana göreyse çok az olan çorbasını içerken konuşuyordu. "Esya'yı sevdim, oyun odaşı güzey. Ama şey..." Çorbasından bir kaşık içti, yuttuktan sonra devam etti. "Benim oyun odam daha güsey. Şen yaptın. Benim, benim... Kaydıyakım vay. Çadıyım vay. Sonya, sonya... Donduyma ayabam vay. Sonya... Kafem vay, Kusey abim aydı."
Aklına başka bir şey gelmedi herhalde, durdu, başını sallayıp kendisini onayladıktan sonra çorbasından içti. Sessizliği sadece birkaç kaşık sürmüştü, şikayetçi değildim tabii.
"Baba?"
"Efendim güzelim?"
"Şey..." Tişörtünü sıkıp bıraktı. "Bence, bence... Şey... Esya buyaya geyşin. Benim odam daha güzey, daha büyük. Buyda oynayayım."
Söylediği şey beni güldürdü, yanağını okşadım. "Ama çok yorulur Esra Hanım buraya gelirse." Merhametine oynuyordum, en ufak şeyde herkese üzülebilen kızımın bu numarayı yutmaması imkânsızdı. "Yorulmasını ister misin?"
Bir iki saniye düşündü, tatlı tatlı "İştemem." dediğinde işaret parmağımla burnuna vurdum. İrkildi, şaşkın şaşkın bana baktı. "İşte bu yüzden Esra Hanım'ın yanına gidiyoruz."
Dediğimi duyduğundan şüpheliydim, "Buynuma vuydun!" dedi elini burnunun üzerine kapatırken. "Neden öyye yaptın?"
"Sevdiğim için."
Gözlerini kırpıştırdı. "Güneşyey kaday seviyoyşun diye mi?" Cevap vermeme fırsat bırakmadan devam etti. "Gıdıkyıyoyşun, ısıyıyoyşun. Sonya, sonya... Meyekim diyoyşun, güzeyim diyoyşun. Babacım diyoyşun. Dedin ki, dedin ki... Biy tanecikşin. Çok sevdikin için mi?"
Gülümsedim onun cidden meraklı olan bakışlarına. Alnındaki bebek saçlarını başparmağımla okşarken cevap vermek için ağzımı açtım ama tam o anda cümlesine ekleme yaptı. "Buynuma da vuydun! Hiç yapmamıştın önce. Şimdi yaptın."
Yanımda oturuyordu, bunun rahatlığıyla eğilip boynundan öptüm. Kollarını boynuma sarıp başını saçlarıma yasladı ben bunu yaptığımda. Benim kızım böyle yaparsa ben geri çekilemezdim, kollarımı beline sararken başım omzuna yaslı bir şekilde -ağırlığımı vermiyordum, ufak tefek bir şeydi, omzu ağrırdı- durdum.
"Cevap veymedin dev adam."
"Evet biriciğim, evet güzeller güzelim. Seni çok sevdiğim için, güneşler kadar sevdiğim için yapıyorum bunların hepsini. Hep de seveceğim, bunları da yapmaya devam edeceğim."
Sessiz kaldı, saçlarımla oynadı bir kolunu boynumdan çekip. "Benim saçyayım kışa." dedi yavaşça. "Ama şeninkiyey daha kısa. Çok kışa. Neden kestin babacım?"
Bir iki saniye sonra hızla geri çekildi, başım boşluğa düştü, ben de geri çekilmek zorunda kaldım. Gözleri büyümüş bir şekilde bana bakıyordu.
"Yokşa bit mi oydu? Saçyayını mı gıdıkyadıyay? O yüsden mi kestin?"
Saçlarımı gıdıklanmasını duyunca sesli bir şekilde güldüm, neden güldüğümü anlamayıp gözlerini kırpıştırdı. "Meleğim..." dedim boynundan tekrar tekrar öperken. "Sen böyle yaparsan ben seni öperim. Sonra..."
"Sonya?"
Geri çekilip kızarık yanaklarını okşadım. "Sonra cildin tahriş olur." Eskiden pürüzsüz olan yanaklarında hafif pütürler vardı, bizim ailenin etkisiydi. "Şimdi bile oluyor." dedim bunu fark etmenin sıkıntısıyla neşem giderken, canı yanıyor muydu?
"Akşam uyumadan önce krem sürelim, hatırlat bana, tamam mı?"
"Tamam." Asla unutmazdı, bana da unutturmayacaktı, biliyordum.
"Şimdi yemeklerini bitir babam."
Tabağına baktı, yüzü asılırken "Aç değiyim." dedi yavaşça. "Geyçekten. Bak, kaynım da öyye söyyücek. Göbüşüm de oydu."
Göbeğinin üzerine koyduğu elini öptükten sonra konuştum. "Olmaz, yemeğin bitecek."
İyice düştü yüzü, ses çıkarmadan yemeğine döndüğünde saçlarını okşadım. "Yapma böyle bebeğim benim, senin iyiliğin için yemen lazım. Yemek yemezsen büyüyemezsin, sonra..."
"Haşta mı oyuyum?"
Yorgunca sorduğu soruyla birkaç saniye düşündüm. "Uzun süre yemezsen, gerekli şeyleri yemezsen evet; hasta olabilirsin."
"Öyüy müyüm o zaman?"
Duraksadım, bu soruyu Minel'den duymak beni afallatmıştı. Kalbim hızlandı, ondan bu kelimeyi duymak bile... Sakin olmam lazımdı.
"Hayır." dedim düşüncelerimi kovduktan sonra hemen. "Hayır babacığım, çok küçüksün sen daha, hayır."
Gözleri dolarken "Ama annem öydü." dedi titrek bir sesle. "Haşta oydu, öydü. Biy daha geymicek. Şen dedin."
Üzüntüsünün bir yerde patlak vereceğini biliyordum, yanımdayken olması daha iyiydi. Beline sarılıp bedenini kollarımın arasına aldığımda, küçük bir bebeği tutar gibi tuttuğumda "Neden öydü?" diye sorup ağlamaya başladı.
"Geyicem, dedi. Biy daha geymicekmiş. Niye öyye dedi? Ben onu bekyedim."
Yanaklarına akan yaşları sildim, konuşmaya devam edecekmiş gibiydi, içini tamamen dökmesi için sustum.
"Neden haşta oydu? Şen de haşta oyuysan..." Ağlayışı şiddetlendi, bana iyice yaklaşıp tişörtümü tuttu sımsıkı. "Sen de mi gidicekşin? Biy daha geymicek misin? Ben napıcam?"
Tişörtümü bırakıp kollarını kaldırdığında ne istediğini anladım, eğildim, kollarını boynuma dolayıp yakamı sımsıkı tuttu bu sefer.
"Baba noyuy gitme, haşta oyma, noyuy. Seni çok seviyoyum, geyçekten. Ya şen de öyüysen?"
Hıçkırıkları arttı, daha bir şey demeyecekti, belliydi. "Babacığım?" dedim yavaşça. "Beni duyuyor musun güzelim?" Cevap vermedi, ağlıyordu.
"Duyuyorsan başını sallar mısın?" Başını salladı.
"Ben sağlıklıyım, kendime dikkat ediyorum ve hasta olmayacağım. Seninle kalacağım, senin yanında olacağım."
Ölüp ölmeyeceğimi bir Allah bilirdi, yarınımızın bile garantisi yoktu ama bunu üç yaşında, annesinin ölümü için ağlayan bir kıza açıklayamazdım. Şu an olmazdı.
Ağlayışı hafifleyince doğru yolda olduğumu anlayıp devam ettim. "Sağlıklı şeyler yiyorum, spor yapıyorum, doktora kontrole gidiyorum. Hatta seninle de kontrole gitmiştik, hatırlıyor musun?"
Başını salladı.
"Sen de sağlıklıymışsın, öğrendik. Ben de sağlıklıyım. Hem sana anlattım inci tanem, hafif hasta olursak doktorlar ilaç verir ve bizi iyileştirir. Sen Ayaz'ı iyileştirmedin mi? Onun gibi."
"Ama..." dedi iç çeke çeke. "Oynuyoyduk, geyçek değiydi ki..."
"Doktorculuk oynuyordunuz bebeğim, doktorları taklit ediyordun, gerçek doktorlar da senin yaptığını yapıp hasta bir insanı iyileştirirdi. Annen fazla hastaydı, o yüzden öldü ama biz iyiyiz, sağlıklıyız babam."
"Sağyıkyıyız." diye tekrar etti. "Haşta oymucaz."
"Hasta olabiliriz, ağır hasta olmayacağız." Düzeltmiştim çünkü pedagog hafif ve ağır hastalık ayrımını yapmamı söylemişti. Yapmazsam bizden birisi hastalanınca çok korkardı, bunun olmasını istemiyordum.
Bir süre daha bana sarılı kaldı. "Yemeğini yiyelim mi meleğim?" diye sordum geri çekilmeye niyetinin olmadığını fark edince. Çorbasını bile tam bitirmemişti, aç olmadığını söylese de açtı, biliyordum.
"İstemiyoyum."
"Yemen lazım babacığım. Çizgi film izlerken yiyelim mi, ister misin?"
Sessiz kaldı, künyemle oynadı. "İsteyim." diye mırıldandı sonra. Yanına oturttuğu tavşanını kulağından tuttu. "Baybi oyşun."
"Sen ne istersen onu izleriz."
Kucağımda onunla ayağa kalktığımda burnunu çekip mırıldandı. "Eşya Hanım gibi şöyyedin."
Ben Esra Hanım dedikten sonra o da öyle demeye başlamıştı, bu detay çok hoşuma gitti, baba olmak değişikti, cidden değişikti. Ellilerinin sonundaki bir pedagoğa kızım hanım dedi diye mutlu oluyordum.
"Yemeklerini alıp geliyorum."
Mutfaktan peçete ve küçük, Minel için aldırttığım sarı tepsiyi aldım. Masadaki ördekli kasesini ve sebzelerinin olduğu tabağı tepsiye koyup yanına gittim, koltuğun kumaşıyla oynuyordu.
"Önce filmi seçelim, sonra yiyelim."
Başını salladı, Barbie'nin film listesine girdim. Afişleri gösterirken bir yandan da isimleri okuyordum. Esneye esneye beni dinliyordu.
"Barbie Mariposa ve Peri Prenses."
"Bu oyşun." dedi hemen. Peri ve prenses kelimelerini aynı film adında duymak yetmişti bebeğime, afişe baktığından bile emin değildim, gözleri kapanıyordu zaten.
Filmi açtım, başını omzuma yasladı, tavşanına sarılıp televizyona odaklandı. Ona uzattığım hiçbir kaşığa itiraz etmiyordu, çorbası bittiğinde ve sebze yemeğinde de hiçbir itirazı olmadığında rahatladım. Karnı doyacaktı.
Filmin yirminci dakikasına bile gelmeden bitti yemekleri. Peçeteyle ağzını sildim, koluma daha bir yerleşti. Saçlarının üzerinden öptüm.
Beş dakika içinde uyuyakaldı.
Uykusunun derinleşmesi için beş dakika daha bekledim, televizyonu kapattım. Elimi yanağına koyup başını tuttum, koltuğa yasladım. Bir şeyler mırıldandı ama uyanmadı.
Bir kolumu bacağının altından, bir kolumu da sırtından geçirip bedenini kaldırdığımda gözlerini açmadı ama merdivenler son noktaydı. "Baba..." diye mırıldandığında yüzüne baktım, kısık gözleri bendeydi, gülümsedim. "Uyu bir tanem, buradayım ben." Başını göğsüme yaslayıp tekrar kapattı gözlerini.
"Kyem..."
Uykuya tekrar dalmadan önceki mırıltısını duyunca burnumdan nefes vererek güldüm, biliyordum unutmayacağını.
Üst kata çıktığımda Minel'in odasına bakmadım bile. Bugün onun için çok ağır olmuştu, ağlamıştı, onu yalnız bırakamazdım. Kâbus görebilirdi, karanlıktan korktuğu için ağladığı gün görmüştü.
Hızlıca üzerini değiştim, pijamalarını giydirdim. Kâmil'e geçen aldırdığım çocuk kremini çekmecemden çıkarıo yavaşça yanaklarına sürdüm. Kendim de daha rahat bir şeyler giydikten sonra hızlıca aşağı indim. Soğumuş yemeklerimi bir tepsiye koydum, ısıtmakla uğraşamazdım, yalnız uyanırsa çok korkardı.
Yanına uzanıp sırtımı yatak başlığına yasladım, yemek yedikten sonra kızımla uyuyabilirdim. Tabii, o güzel bir uyku çekerse uyuyacaktım ben de. Yoksa kaderim belliydi, tüm gece korkup uyanacak diye ayakta duracaktım.
.
.
.
Minel'in kamerası
"Meyaba." dedi kamerayı yatağının üstüne koyup ayakta durarak kendini çeken, görüntünün yamuk olduğunu fark etmeyen kız çocuğu.
"Video çekicem bugün. Çünkü, çünkü, şey..."
Tişörtünü sıktı, gözlerini kaçırdı. Annesinin ölümünden bahsetmek istemiyordu, kabullenemiyordu, babasının dediği her şeye inansa bile annesinin dönmeyeceğine inanmak çok zordu.
Komodininin üzerinde gördüğü örgü buketle bir anda neşelendi. "Dün çiçekimi gösteymedim!"
Çiçeklerini aldı, kameraya gösterdi. "Bak, çok güzey çiçekyey! Babam aydı. Ayı vay, keyebeki de vay! Şey... Çok mutyu oydum."
Yanakları kızarırken çiçekleri yerlerine koydu, üzerlerini okşadı, gülümseyip yerine -kameranın karşısına- geri döndü.
"Bugün biyiyye tanıştım. Dedi ki, dedi ki... Benim adım Eşya. Sonya, sonya... Büşbüyük oyun odaşı vay. Ama benim odam daha güzey." Başını sallayarak kendisini onayladı, kıvırcık saçları sallandı bu hareketiyle.
"Gündüs de, gündüs de... Şey... Ayas'a gittim. Uyuyoydu. Uyandı." Keyifli keyifli güldü. "Ben uyan yaptım onu."
"Sonya Doyuk abime gittim. Aykadaşyayıyya konuşuyoydu. Ben de konuştum. Ama şey... Asıcık utandım. Bana dediyey ki, dediyey ki... Şey, çok şiyinşin. Heykeş öyye diyoy, anyamadım."
"Ayda abim şudoku yapıyoydu. Bana kayemyeyini veydi. Yesim yaptım. Sonya, sonya..." Ellerini çırptı. "Benim yesmimi aşacakmış! Duvayda oycak yeşmim! Çok güzey, dedi."
"Mutfaka gittim. Babanemye dedem yemek yaptı. Ben de otuydum. Bana, şey, şey... Hep yemek veydiyey. Dedem çikoyata veydi. Tadı çok güseydi. Babanem, şey... Yimonata yaptı. Benim baydakıma bus koymadı. Dedeme koydu. Soydum, soydum, dedi ki... Şey, şen küçükşün. Bus oymaz!"
Tombul işaret parmağını kaldırdı birine bir kuralı anlatırmış gibi.
"Sonya penceyeye gittim. Babamı bekyedim. Geydi, sayıydık. Canım sıkıymadı. Sevdikim gün oydu."
Yatağına yaklaştı, kamerasını kucağına aldı. "Tekyay video çeki-"
Video kapandı.