Fırtınalı gecenin üzerinden iki gün geçmişti. İki uzun, uykusuz ve soluksuz gün... Kuzey’in parmak uçlarının saçlarımda bıraktığı o sıcaklık sanki hâlâ oradaydı.
Ne zaman aynaya baksam, yüzümün o gece mum ışığında nasıl alev alev yandığını hatırlıyor, kendimden utanıyordum. Ben, Süleyman Efendi’nin korunaklı saksısında büyüttüğü, mahallelinin parmakla gösterdiği o uslu Menekşe’ydim. Üst kattaki o fırtınalı denize ait olamazdım. Ama kalbimin o gece attığı ritmi, hayatım boyunca çözdüğüm hiçbir matematik formülüyle açıklayamıyordum.
Pazartesi sabahı, içimdeki bu karmaşayı daha fazla taşıyamayacağımı anlayıp Eylül’ü erkenden bizim eve çağırdım. Annem pazar alışverişi için çoktan çıkmıştı, babam ise dükkândaydı. Ev bize kalmıştı.
Eylül odama adım atar atmaz, yatağın üzerine bağdaş kurup oturdu ve gözlerini bana dikti.
“Dökül bakalım, mor menekşe,” dedi, elindeki kahve fincanından bir yudum alırken. “İki gündür yüzün kireç gibi. Kursta da hayalet gibiydin. Cumartesi gecesi o fırtınada ne oldu bu evde?”
Daha fazla saklayamadım. Hıçkırıklarla karışık, o gece elektrikler kesildiğinde Kuzey’in aşağı gelişini, mum ışığındaki o konuşmalarımızı, bana “Gözlerin yakamozlardan daha güzel,” deyişini ve en önemlisi... Neredeyse beni öpecek kadar yakınlaşmasını bir çırpıda anlattım.
Eylül dinledikçe elindeki fincanı yavaşça masaya bıraktı. Yüzündeki o her zamanki neşeli, fırlama ifade gitmiş, yerini derin bir endişe ve korku almıştı.
Ayağa kalktı, odamın içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı.
“Menekşe... Sen ne yaptığının farkında mısın?” dedi, sesi titreyerek. “Sana bin kere dedim, bu adam tehlikeli diye! Çapkının teki o. Cumartesi gecesi sana o süslü lafları eden adam, dün akşam kapının önünde kiminleydi biliyor muydun?”
İçime aniden buz gibi bir su serpildi.
“Kiminleydi?” diye sordum, sesimin çıkmasına gayret ederek.
Eylül pencereye yaklaştı, tülü araladı.
“Dün akşam kurstan dönerken gördüm. Kapının önünde yine o siyah lüks araba vardı. Hani şu geçen haftaki sarışın kız var ya... Kuzey onunla sarmaş dolaş arabaya biniyordu. Çocuk daldan dala konmaya alışmış, Menekşe! Sana söylediği o laflar, onun avlanma taktiği. Her kadına aynı yakamoz muhabbetini yapmadığı ne malum?”
Göğsüme sert bir yumruk yemiş gibi hissettim. Gözlerim aniden doldu.
Demek ki her şey bir yalandı.
O yaralı çocuk maskesi, Aksaray’dan kaçış hikâyeleri, yalnızlık itirafları... Hepsi beni, ev sahibinin o saf kızını etkilemek için oynanmış küçük bir tiyatroydu.
“Ben sana demedim mi?” diye devam etti Eylül, yanıma oturup ellerimi tutarak. Sesi bu sefer şefkatliydi. “Seni korumak için söylüyorum. Baban bunu duyarsa ne yapar? Adam seni canından çok seviyor. Bu mahallede adın kiracınızla çıkarsa, baban kahrolur. Hem Kuzey gibi bir adam için değer mi? Bugün senin saçına dokunur, yarın bir başkasının dudaklarına koşar. O bağlılıktan korkan, çapkın bir serseri.”
“Haklısın,” dedim, gözümden süzülen bir damla yaşı hızla silerek. “Çok haklısın, Eylül. Ben bir anlık karanlığa, o mum ışığının yalancı sıcaklığına kandım. Ama bitti. Bir daha onun yüzüne bile bakmayacağım.”
Tam o sırada, sokağın aşağısından büyük bir gürültü koptu. Bir araba korna sesi mahallenin o sessiz havasını bıçak gibi kesti.
Ardından sert fren sesleri ve kapıların hızla çarpılma sesi duyuldu. Eylül’le birlikte hemen pencereye koştuk.
Sokağın ortasında, Aksaray plakalı, oldukça lüks ve ağır bir makam aracı duruyordu. Arabanın arka kapısından üzerinde gri takım elbisesi olan, tespih sallayan, ellili yaşlarında, sert bakışlı bir adam indi.
Yan kapıdan ise üzerinde aşırı iddialı, pahalı kıyafetler olan, ağır makyajlı, buralara hiç ait olmadığı belli olan esmer bir genç kız çıktı.
“Bunlar kim ya?” diye fısıldadı Eylül.
Çok geçmeden sorumuzun cevabı ayağımıza geldi.
Üst katın kapısı hızla açıldı ve Kuzey, üzerinde sadece siyah bir tişörtle sokağa fırladı. Yüzü bembeyaz olmuştu. O her zamanki rahat, ukala tavrından eser yoktu.
Gözlerinde ilk defa saf bir korku ve öfke gördüm.
“Baba? Sizin ne işiniz var burada?” diye bağırdı Kuzey, merdivenlerden aşağı inerken.
O sert bakışlı adam, yani Kuzey’in babası, elindeki tespihi sıkarak oğluna doğru yürüdü.
“Ne işimiz olacak, ulan!” diye gürledi adam. Sesi tüm sokakta yankılanıyordu. Komşular pencerelere çıkmaya başlamıştı bile.
“Aksaray’ı bırakıp İstanbul’un bu köhne mahallesine kaçmak ne demek? Arkanda bıraktığın nişanlının, bu kızın yüzüne nasıl bakacaksın? Topla eşyalarını, memlekete dönüyoruz!”
Yanındaki esmer kız, Kuzey’in koluna yapışmaya çalışarak, “Kuzey, lütfen yapma böyle. Bak, baban da geldi, dönelim artık,” diye ağlamaklı bir sesle konuştu.
Kuzey kolunu hızla çekti.
“Ben dönmüyorum! Ben o nişanı da istemiyorum, o dükkânı da! Beni rahat bırakın artık!” diye haykırdı.
Pencerenin arkasından izlerken nefesimi tutmuştum.
Demek büyük engel sadece Kuzey’in çapkınlığı ya da babamın katı kuralları değildi. Kuzey’in Aksaray’da geride bıraktığı, kaçtığı koca bir geçmişi vardı.
O bir nişanlıydı. Bir başkasına ait olan ya da ait olması dayatılan bir adamdı.
Eylül dönüp bana baktı. Gözlerinde “Ben sana demiştim,” ifadesinin en acı hâli vardı.
“Gördün mü, Menekşe?” diye fısıldadı Eylül. “Adam sadece çapkın değil, aynı zamanda nişanlı bir kaçakmış. Aramızdaki duvarlar sandığımızdan da yüksekmiş.”
Kuzey’in babası oğluna doğru bir adım daha attı ve parmağını onun göğsüne bastırarak son sözünü söyledi:
“Şimdilik gidiyorum. Ama o eşyalar toplanacak, Kuzey. Sen o Aksaray’a tıpış tıpış döneceksin. Bizim şanımızı, şerefimizi burada iki günlük hevesler için harcatmam sana!”
Araba büyük bir gürültüyle sokaktan uzaklaşırken, Kuzey sokağın ortasında, yağmurdan sonra kurumuş o betonun üzerinde tek başına kaldı.
Başını yavaşça yukarı kaldırdı. Gözleri yine bizim pencereyi buldu.
O gözlerdeki yakamozlar bu sefer sönmüştü; yerini karanlık, fırtınalı bir çaresizlik almıştı.
Ama ben bu sefer tülü beklemeden, gözlerinin içine baka baka penceremi yüzüne kapattım.
İçimdeki menekşe, o an ilk defa köklerinden kırılmıştı.