O geceden sonra Kuzey’le aramızda görünmez, ince ama sımsıkı bir ip gerilmiş gibiydi. Ne zaman merdivenlerden çıksa, ne zaman aşağı sokağa adım atsa içimdeki o ip hızla çekiliyor, canımı acıtıyordu.
Ertesi gün sabah erkenden kursa gitmek için evden çıktığımda, gözlerim gayriihtiyari onun merdiven basamağında oturduğu o noktaya kaymıştı. Orada hiçbir şey yoktu ama kokusu ahşabın gözeneklerine sinmiş gibi hâlâ burnumu sızlatıyordu.
Hafta sonu yaklaşırken İstanbul’un üzerine kapkara, ağır bulutlar çöktü. Cumartesi günü annemle babam, babamın vefat eden eski bir dostunun mevlüdü için Büyükada’ya gitmek zorunda kalmışlardı. Normalde ben de giderdim ama yaklaşan sınavlarımı bahane edip evde kalmıştım.
Aslında tek istediğim, odamda sessizce oturup penceremdeki menekşelerle baş başa kalmaktı. Tabii bir de üst kattan gelebilecek en ufak bir yaşam belirtisini dinlemek...
Hava kararmaya başladığında, gökyüzü adeta delindi. İstanbul’u o meşhur, göz gözü görmeyen şiddetli sağanak yağmurlarından biri esir almıştı. Şimşekler çaktıkça odam saniyeler içinde aydınlanıyor, ardından gelen gök gürültüsü eski ahşap evimizin temelini sarsıyordu.
Cama vuran iri yağmur damlalarının sesi arasında ders çalışmaya çalışıyordum ama nafileydi. Birden, kulakları sağır eden bir patlama sesiyle birlikte evdeki tüm ışıklar söndü. Televizyonun çıtırtısı kesildi, odam zifiri karanlığa gömüldü.
Mahalledeki trafolardan biri patlamış olmalıydı.
“Harika,” diye mırıldandım kendi kendime.
Telefonumun ışığını açıp yatağımdan kalktım. El yordamıyla mutfaktaki çekmecelerden bir mum ve kibrit aramaya başladım. Tam kibriti çakıp mumu aydınlatmıştım ki dış kapıdan gelen sert ve aceleci bir vurulma sesiyle irkildim.
Tak! Tak! Tak!
Yüreğim ağzıma geldi. Annemler bu havada Ada’dan dönemezlerdi, vapur seferleri kesin iptal olmuştur diye düşünüyordum.
Telefonun ışığını kapıya doğru tutarak antreye yürüdüm.
“Kim o?” diye seslendim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak.
“Benim, Kuzey... Aç mısın kapıyı?”
Sesi duvarların arkasından bile o kadar pürüzlü ve net geliyordu ki kalbimin ritmi aniden değişti. Kilidi hızla çevirip kapıyı araladım.
Karşımda sırılsıklam olmuş bir Kuzey duruyordu. Siyah saçları alnına yapışmış, deri ceketinden halıya doğru yağmur damlaları süzülüyordu. Sağ elinde büyük, profesyonel bir el feneri vardı.
Gözleri karanlığın içinde her zamankinden daha parlak, adeta denizdeki o yakamozlar gibi canlıydı.
“Elektrikler gitti,” dedi, nefes nefeseydi. “Aşağıda yalnız olduğunu biliyordum. Süleyman Amca çıkarken söylemişti. Korkmuşsundur diye düşündüm. Kontrol etmek istedim.”
O an, ilk defa gözlerinde o kadınları ağına düşüren çapkın, alaycı ifadeden eser yoktu. Tam aksine, yüzünde gerçek, katıksız bir endişe vardı.
Bu hâli beni öyle bir silahsızlandırdı ki mesafeli durma çabalarım bir anda buharlaştı.
“Korkmadım ama... Işıklar tamamen gitti. İçeri girmek ister misin? Kurulanırsın en azından,” dedim, bunu neden söylediğimi kendime bile açıklayamayarak.
Kuzey hafifçe gülümsedi. O ukala tebessüm yine yüzündeydi ama bu sefer sıcaktı.
“Ev sahibinin davetini geri çevirmek olmaz,” diyerek içeri adım attı.
Ceketini vestiyere astı. Salonun ortasındaki sehpanın üzerine mumu yerleştirdik. İki eski koltuğa karşılıklı oturduğumuzda, odadaki tek ses dışarıdaki fırtına ve mum alevinin çıtırtısıydı.
“Aksaray’da fırtınalar böyle olmazdı,” diye söze başladı Kuzey, ellerini dizlerine vurarak. “Oraya yağmur yağdığında toprak kokardı. Huzur kokardı. Burada ise sadece ıslak beton ve karmaşa kokuyor.”
“Neden geldin o zaman o huzurlu yerden?” diye sordum, gözlerimi mum alevinden ayırıp doğrudan ona bakarak.
Kuzey derin bir nefes aldı. Gözlerini bana dikti. O an aramızdaki o görünmez duvarların erimeye başladığını hissettim.
“Kaçtım, Menekşe,” dedi dürüstçe. “Babamdan, onun benim için çizdiği o sıkıcı, dayatılmış hayattan kaçtım. ‘Adam ol, dükkânın başına geç, laf dinle,’ dedikçe boğuluyordum. İstanbul bana özgürlük gibi göründü. Ama buraya gelince anladım ki insan en çok kendi içindeki yalnızlıktan kaçamıyormuş.”
“Ama yalnız değilsin gibi görünüyor,” dedim, içimdeki o kıskanç kırgınlığı tutamayarak. “Kapından eksik olmayan o misafirler... Geçen gün kapıdaki o sarışın kadın mesela? Onlar yalnızlığını almıyor mu?”
Kuzey şaşkınlıkla bana baktı, ardından dudaklarında geniş, muzip bir gülüş belirdi. Koltuğunda öne doğru eğildi, aramıza sadece mum ışığının titrek mesafesi kalmıştı.
“Sen beni mi takip ediyorsun, ev sahibinin güzel kızı? Kıskandın mı yoksa?”
Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Mum ışığı bile bu kızarıklığı gizleyemezdi.
“Ne münasebet!” dedim hızla arkama yaslanarak. “Sadece... Babamın evinde böyle şeylere alışkın değiliz. Mahalleli laf eder, babamın kulağına giderse çok kötü olur. Onun için söylüyorum.”
Kuzey’in yüzündeki o muzip ifade aniden kayboldu. Yerini derin, ağır bir ciddiyet aldı. Koltuğundan kalktı ve benim oturduğum koltuğun hemen yanına, halının üzerine diz çöktü. Tam karşımdaydı.
Kokusu, yağmurla karışmış o odunsu parfümü odadaki mum kokusunu bastırmıştı.
“O gördüklerin...” dedi, sesi fısıltıya dönüşerek. “Hepsi birer gürültü, Menekşe. Kafamın içindeki o sessizliği bastırmak için yarattığım yalan rüzgârları. Hiçbiri gerçek değil. Hiçbiri beni ilgilendirmiyor.”
Elini yavaşça, sanki ürkütmekten korktuğu bir kuşa dokunur gibi yüzüme doğru uzattı. Parmak uçları, saçımın bir tutamına dokundu ve onu yavaşça kulağımın arkasına itti.
Dokunduğu yer adeta alev aldı. Nefesimi tuttum.
“Ama sen...” dedi gözlerimin tam içine, ruhuma bakarak. “Ben hayatımda çok çiçek gördüm, Menekşe. Bahçeler dolusu, süslü, gösterişli çiçekler... Ama hiçbirinin karşısında böyle dilim tutulmadı. Hiçbiri bu fırtınalı ahşap evde, bu kadar dik ve saf duramamıştı.
Senin gözlerin, İstanbul’un boğazına vuran o en parlak yakamozdan bile daha güzel. Seni gördüğümden beri, kafamın içindeki o gürültüler susuyor.”
Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine vuruyordu. Gözlerimi ondan kaçıramıyordum. O çapkın, daldan dala konan Kuzey gitmiş, yerine kalbimin anahtarını zorlayan bir adam gelmişti.
Dudakları dudaklarıma doğru milim milim yaklaşırken, içimden bir ses, “Dur, yapma, sonun felaket olacak,” diye haykırıyordu ama bedenim ona doğru çekilmekten başka bir şey yapamıyordu.
Tam o sırada, sokağın başından gelen gürültülü bir araba kornası ve ardından mahallenin lambalarının aniden yanmasıyla salon aydınlandı.
Elektrikler gelmişti.
Kuzey aniden geri çekildi, yüzüne sanki suçüstü yakalanmış gibi bir ifade oturdu. Ben ise hızla ayağa kalktım, ellerim titriyordu.
Aramızdaki o büyü, floresan lambanın çiğ ışığı altında bir anda darmadağın olmuştu.
“Ben... Benim gitmem iyi olacak,” dedi Kuzey, sesindeki o çaresiz tonu gizlemeye çalışarak.
Ayağa kalktı, vestiyerden ceketini aldı. Kapıyı açıp çıkmadan önce son bir kez arkasına döndü.
“Teşekkür ederim, Menekşe. Beni fırtınadan kurtardığın için.”
Kapı kapandı.
Yukarı kattaki adımlarını dinledim. Odamın tavanı yeniden onun ağırlığıyla sarsıldı.
Ama bu sefer farklıydı.
Artık sadece üst katımda oturan bir kiracı değildi o. Kalbimin tam ortasına yerleşmiş, köklerimi sarsan bir fırtınaydı.
Ve ben, o fırtınaya çoktan teslim olmuştum.