Kuzey'in üst kata taşınmasının üzerinden tam bir hafta geçmişti. Ancak o bir hafta, bana bir yıl gibi uzun, yorucu ve kafa karıştırıcı gelmişti. Ahşap evin doğası gereği, yukarıda atılan her adım, her tıkırtı doğrudan benim odamın tavanında yankılanıyordu. Eskiden üst kat boşken sessizliğine sığındığım o oda, artık Kuzey'in hayatının ritmiyle sallanıyordu. Lojistik firmasında gece vardiyaları mı vardı, yoksa İstanbul'un geceleri mi onu erkenden yutmuştu bilmiyordum ama eve geliş saatleri hep sabaha karşıydı. Gecenin üçünde, dördünde alt kattaki sokak kapısının gıcırtıyla açıldığını duyuyordum. Ardından ağır, ritmik ve hafif yalpalayan adımlar merdivenleri tırmanıyordu. Ben o saatlerde yatağımda dikiliyor, nefesimi tutup tavanı izliyordum. Garip bir şekilde, o eve girene kadar içim rahat etmiyordu. Kendime kızıyordum, "Sana ne Menekşe, elin adamından sana ne?" diyordum ama kalbime söz geçiremiyordum.
Hafta içi bir salı günü, Eylül'le üniversite sınavına hazırlık kursundan dönmüştük. Hava İstanbul'un o klasik, kasvetli ve nemli sonbahar akşamlarından biriydi. Bizim sokağa girdiğimizde Eylül kolumu dürttü. "Bak bak, senin şu üst kat komşun yine sahnede," diye fısıldadı. Başımı kaldırdığımda evimizin önünde lüks, siyah bir araba gördüm. Arabanın kapısına yaslanmış, elinde sigarasıyla duran Kuzey'i fark etmemek imkânsızdı. Üzerinde yine o deri ceketi vardı ama bu sefer saçları geriye doğru taranmıştı. Yanında ise mahalleden ya da bizim çevreden olmadığı her halinden belli olan, aşırı süslü, sarışın bir kadın duruyordu. Kadın, Kuzey'in göğsüne elini koymuş, kıkırdayarak bir şeyler anlatıyordu. Kuzey ise o umursamaz, ukala gülüşüyle kadının saçlarıyla oynuyordu. İçimde aniden yükselen o sıcak, yakıcı hissin adını koyamadım. Kıskançlık mıydı bu? Hayatımda ilk defa gördüğüm, doğru düzgün iki kelime etmediğim bir adamı kıskanıyor olabilir miydim?
"Gördün mü?" dedi Eylül, sesinde haklı çıkmanın verdiği o sinir bozucu tonla. "Ben sana ne dedim? Bu adam daldan dala konar. Aksaray'dan gelmiş ama İstanbul'un kurdu olmuş bile. Her gün başka biriyle görürsek şaşırmam."
"Beni ilgilendirmez Eylül," dedim sesimi sertleştirmeye çalışarak. "Kiminle ne yaparsa yapsın. Hadi, eve girelim."
Başımızı öne eğip hızlı adımlarla binanın kapısına yöneldik. Tam yanlarından geçecekken Kuzey'in o pürüzlü, derin sesini duydum: "İyi akşamlar ev sahibinin güzel kızı."
Adımlarım benden bağımsız olarak durdu. Başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Yanındaki kadın bana yukarıdan bakan, küçümseyici bir tavırla süzüyordu. Kuzey ise sigarasından derin bir nefes alıp dumanını gökyüzüne doğru üflerken doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. O gözlerdeki yakamoz ışıltısı, akşamın karanlığında daha da belirgindi.
"İyi akşamlar," dedim buz gibi bir sesle. Eylül'ün kolundan tutup onu apartmanın içine doğru çektim. Ahşap kapıyı arkamızdan kapattığımızda kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine çarptığını hissediyordum. Merdiven boşluğu, Kuzey'in o ağır, odunsu ve tütünle karışık parfüm kokusuyla doluydu. O koku sanki ciğerlerime işliyordu. Eylül beni merdiven sahanlığında durdurdu ve yüzümü ellerinin arasına aldı.
"Menekşe, sen titriyorsun. Yapma gözünü seveyim. Bu çocuk seni paramparça eder. Bak, baban çok katı bir adam. Eğer yukarısı hakkında mahallede bir dedikodu çıkarsa, babanın yüzündeki o gururlu ifade solar. Bunu en çok sen biliyorsun."
"Biliyorum Eylül, biliyorum," dedim gözlerimi kaçırarak. "Sadece... Garip bir enerjisi var. Ondan kaçamıyorum sanki."
"Kaçacaksın," dedi Eylül kesin bir dille. "Gerekirse ben seni ondan kaçıracağım."
O akşam yemeğinde babam, masada yine Kuzey'den bahsetti. "Kuzey oğlum bugün kirayı erkenden getirdi dükkâna," dedi babam çorbasından bir kaşık alırken. "Çok saygılı çocuk. 'Süleyman Amca bir emrin, bir ihtiyacın olursa buradayım' dedi. Aksaray'daki babasını da tanırım, dürüst esnaftır. Oğlunu da iyi yetiştirmiş."
Annemle göz göze geldik. Annem de sokaktaki o hareketliliği, gelen giden kadınları fark etmiş olmalıydı ki huzursuzca kıpırdandı ama babama bir şey çaktırmadı. Ben ise tabağımdaki yemekle oynarken içimden acı acı güldüm. Babamın "iyi yetiştirilmiş, efendi" dediği adam, geceleri başka, gündüzleri başka bir maske takıyordu.
Yemekten sonra odama çekildim. Ders çalışmaya çalışıyordum ama kafam bir türlü kitaplara odaklanmıyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Tam ışığı kapatıp yatağa gireceğim sırada, üst kattan bir gürültü koptu. Bir şeyin yere düşüp kırılma sesiydi bu. Ardından sert bir ayak sesi ve bir erkeğin öfkeli soluması... Hemen ardından benim kapımın önünde, dış kapıda bir tıkırtı belirdi. Birisi bizim dairenin değil, apartmanın ortak merdivenlerinde oturmuş gibiydi. İçimdeki korkuya ve meraka engel olamadım. Odasının kapısını sessizce açtım. Annemle babamın uyuduğundan emin olduktan sonra, koridoru parmak uçlarımda geçtim. Dairemizin tahta kapısını milim milim araladım.
Merdiven basamağında, karanlığın içinde oturan biri vardı. Başını ellerinin arasına almıştı. Siyah deri ceketi yanına atılmıştı, üzerinde sadece beyaz bir tişört vardı. Kuzey'di bu. Hafifçe öksürdüm. Başını aniden kaldırdı. Gözleri çakmak çakmaktı, yanakları hafifçe kızarmıştı. Alkollü olduğu her halinden belliydi ama bakışları hâlâ o kadar keskindi ki, beni olduğum yere çiviledi.
"Uykunu mu kaçırdım, menekşe gözlü?" diye fısıldadı. Sesi her zamankinden daha boğuk ve çaresiz geliyordu. "Kusura bakma, yukarıda bardağı düşürdüm."
"Önemli değil," dedim kapının arkasına yarı yarıya saklanarak. "Neden burada oturuyorsun? Evine çıksana."
Acı bir tebessüm belirdi dudaklarında. "Yukarıdaki ev bana çok büyük geliyor. İstanbul bana çok büyük geliyor, Menekşe. Aksaray'da gökyüzüne baktığımda yıldızları görürdüm. Burada sadece binalar ve yalanlar var."
İlk defa onun o ukala, çapkın maskesinin ardında başka bir adam görmüştüm. Yaralı, yalnız ve kaçan bir adam.
"O zaman neden geldin?" diye sordum, içimdeki korumacı hisse yenik düşerek.
Ayağa kalktı. Yavaş adımlarla bana doğru yaklaştı. Merdivenlerden aşağı indi ve aramıza sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. Kokusu yine etrafımı sardı. Gözlerini gözlerime dikti, o yakamozlar şimdi çok yakındaydı.
"Bir şeyden kaçıyordum," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Ama buraya geldiğimde, kaçamayacağım bir şeye yakalandım."
Elini yavaşça kapının kenarına koydu. Tam bana doğru biraz daha eğilecekti ki, yukarı kattan bir telefon sesi acı acı yankılandı. Kuzey duraksadı, yüzündeki o büyü bozuldu, gözleri aniden karardı.
"Gitmeliyim," dedi hızla arkasını dönerek. Deri ceketini yerden aldı ve merdivenleri ikişer ikişer tırmanarak yukarı çıktı.
Kapıyı sessizce kapattım ve sırtımı ahşaba yasladım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, sesini annemlerin duymasından korktum. Kuzey bir bilmeceydi ve ben o bilmeceyi çözmek isterken kendimi kaybetmek üzereydim.