İçeriğe geç

Menekşedeki Yakamoz

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Menekşedeki Yakamoz

Bölüm 1

1.Bölüm:İstanbul'un Yorgun Ahşabı ve Yabancı Adımları

“İnsan doğduğu eve benzer,” derler. Eğer bu doğruysa, ben kesinlikle doğduğum bu iki katlı, dış cephesinin boyaları yer yer dökülmüş, cumbalı ahşap İstanbul evinin ta kendisiydim.

Üsküdar’ın o eski, birbirinin içine geçen dar sokaklarından birinde, zamanın teğet geçtiği bir köşede yaşlanıyordu bu ev. Alt katı bize aitti; bana, anneme ve o eski İstanbul esnaflarının o son kalan gururlu temsilcisi olan babama. Üst katımız ise bizim hiçbir zaman tam olarak sahiplenemediğimiz, babamın tabiriyle “yuvamıza destek olan küçük bir rızık kapısı”, yani kiracılarımızın mekânıydı.

Hayatım, adımı taşıyan mor menekşelerle süslü odamın penceresinde geçerdi. Annem bana hamileyken babamın ona aldığı ilk çiçek mor bir menekşeymiş.

“Bu kızın gözleri de ruhu da bu çiçek gibi naif olsun,” diyerek koymuşlar adımı.

Gerçekten de öyleydim. Sakin, fırtınalardan uzak, kendi saksısında mutlu yaşayan bir kız.

Ta ki o pazar sabahına kadar...

“Menekşe! Kızım, hadi uyanamadın mı hâlâ? Eylül geldi, seni bekliyor!”

Annemin mutfaktan gelen sesine, burnuma çalınan taze pişmiş poğaça kokusu eşlik ediyordu.

Gözlerimi aralayıp hemen yatağımın başucundaki aynaya baktım. Saçlarım dağılmıştı ama gözlerim erkenden uyanmış gibi canlıydı. Yataktan fırlayıp üzerime rahat bir hırka geçirdim ve kapıyı açtım.

Eylül, her zamanki gibi enerjik ve sabırsız adımlarla merdivenleri tırmanmış, doğrudan odama dalmıştı bile.

“Sonunda hanımefendi! İstanbul uyandı, kuşlar uçtu, üst kata kamyon yanaştı ama bizim mor menekşe hâlâ uykuda!” dedi Eylül, kendini yatağıma fırlatarak.

Eylül benim çocukluğum, sırdaşım, bu hayatta beni babamdan sonra en çok koruyup kollayan insandı. Benim aksime o çok daha dışa dönük, fırlama ve insan sarrafı bir kızdı.

“Ne kamyonu?” dedim gözlerimi ovuşturarak.

“Kızım ya, unutmuş gibi yapma. Babanın günlerdir bahsettiği o çocuk taşınıyor bugün işte. Aksaray’dan gelen hani... Lojistik firmasında mı ne çalışacakmış.”

Doğru ya...

Babam geçen hafta akşam yemeğinde, “Aksaray’da bir dostumun ricasıyla bir gence üst katı kiraladım. Efendi, işinde gücünde bir çocukmuş. Tek başına yaşayacak. Aman, bir saygısızlığını görmeyeyim,” diyerek bizi tembihlemişti.

Anadolu’nun bağrından, sessiz sedasız, kendi hâlinde, muhtemelen takım elbiseli ya da çok efendi bir memur tipi canlanmıştı kafamda.

Tam o sırada sokaktan büyük bir gürültü yükseldi.

Büyük bir kamyonetin fren sesi dar sokağımızda yankılandı. Ardından ahşap merdivenlerden yukarı doğru taşınan ağır adımların, kalın seslerin ve homurtuların sesi duyuldu.

Eylül aniden yerinden sıçradı. Gözleri parlayarak penceremin önündeki mor menekşe saksılarının arasına sokuldu. Tülü hafifçe aralayıp dışarıya, sokağa doğru baktı.

Birkaç saniye içinde yüzündeki o meraklı ifade yerini büyük bir şaşkınlığa ve donakalmış bir hayranlığa bıraktı.

“Menekşe...” dedi, sesi aniden kısılarak. “Çabuk buraya gel. Ama çabuk.”

“Ne var, Eylül? Alt tarafı eşya taşıyorlar...”

“Kızım, gel diyorum sana! Bu çocuk Aksaray’dan gelmiş olamaz. Eğer Aksaray buysa, ben hemen yarın oraya taşınıyorum!”

Eylül’ün bu abartılı tepkisine gülerek yanına gittim. Pencerenin kenarına ilişip başımı tülün arkasından sokağa doğru uzattım.

Kamyonetin arkasından ağır bir koli indiren genci gördüğüm o ilk an, göğüs kafesimin ortasında garip, daha önce hiç hissetmediğim sert bir sızı duydum.

Kalbim, sanki ritmini şaşırmış bir davul gibi aniden hızlandı.

Uzun boyluydu. Geniş omuzlarını saran siyah, hafif eskimiş deri ceketi, ona bu mahalledeki hiç kimsede olmayan yabancı ve asi bir hava katıyordu. Saçları koyu renkliydi. Rüzgârdan ve taşınma telaşından darmadağın olmuştu ama bu dağınıklık bile sanki üzerine özenle çalışılmış gibiydi.

Kamyonun arkasındaki adamlarla konuşurken gür bir kahkaha attı. Sesi o kadar derinden ve pürüzlü geliyordu ki ahşap evin duvarlarından sızıp doğrudan odamın içine doldu sanki.

Adının Kuzey olduğunu, babamın sokağa çıkıp, “Hoş geldin Kuzey oğlum, zahmet etme, bırak adamlar taşısın,” demesiyle öğrendim.

Kuzey, babamın sesini duyunca arkasını döndü. Yüzünde o kadar kendinden emin, o kadar rahat ve ukala bir tebessüm vardı ki...

Babamın elini sıkarken bir anlığına başını yukarı, bizim pencereye doğru kaldırdı.

Zaman o saniyede durdu sanki.

Gözleri doğrudan tülün arkasındaki beni buldu.

Kaçamadım.

Saklanamadım.

O gözlerde, denizlerin derinliklerindeki o tekinsiz, karanlık ama bir o kadar da göz alıcı parıltıyı gördüm.

Bir yakamoz gibiydi.

Karanlığın içinde parlayan ama yaklaşanı yutacak kadar derin bir deniz...

Gözlerini benden kaçırmadı. Aksine, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Benim şaşkınlığımı, yakalanmışlığımı fark etmiş, bundan keyif almış gibiydi.

Eylül hemen tülü kapattı ve sırtını duvara yaslayıp derin bir nefes aldı.

“Aman Allah’ım,” diye fısıldadı Eylül, gözleri fal taşı gibi açılarak. “Menekşe, tehlike çanları çalıyor, farkında mısın? Bu çocuk çapkının, fırlamanın önde gideni! Bakışlarını gördün mü? Resmen ‘Ben bu dünyaya can yakmaya geldim,’ diyor.”

“Abartma, Eylül,” dedim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak yatağıma doğru yürürken.

Ama ellerim üşümüştü.

“Alt tarafı yeni kiracımız. Hem babam burada, mahalleli burada. Kimin canını yakacakmış?”

“Senin canını, Menekşe...” dedi Eylül aniden ciddileşerek.

Gözlerimin içine baktı.

“Sen hiç böyle adam görmedin. Senin etrafındaki erkeklerin hepsi efendi, çekingen çocuklar. Bu çocuk fırtına gibi. Gelir, ortalığı dağıtır, sonra da hiçbir şey olmamış gibi çeker gider. Dedi demedi deme, ondan uzak duracaksın.”

Eylül’ün sözleri içimde bir yerlere ağırlık gibi oturdu.

Üst kattan gelen ayak sesleri artık daha net duyuluyordu.

Bizim tavanımız, onun tabanıydı.

Attığı her adım odamda yankılanıyordu.

O pazar günü anlamıştım; sakin saksı hayatım bitmişti.

Kuzey, o karanlık ve ışıltılı deniziyle tam üzerimize yerleşmişti.

Ve ben, o denizde boğulmaktan deli gibi korkuyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.