İçeriğe geç

Menekşedeki Yakamoz

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Menekşedeki Yakamoz

Bölüm 5

5. Bölüm: Sahildeki Yakamoz ve Kırık Saksı

Penceremi Kuzey’in yüzüne kapattığım o an, sadece ahşap bir çerçeveyi değil, içimde ona karşı filizlenen tüm o toy umutları da ezmiştim.

Günlerce odamdan çıkmadım. Ders kitaplarının sayfaları arasında kaybolmaya çalıştım, mor menekşelerimin kuruyan yapraklarını ayıkladım ama kulağım hep yukarıdaydı. Üst kattan çıt çıkmıyordu.

Kuzey, babasının o fırtınalı gelişinden sonra adeta bir hayalete dönüşmüştü. Ne sabaha karşı gelen o sarhoş adımları duyuluyordu artık ne de kapısının önünde yankılanan o yabancı kadın kahkahaları.

Bu derin sessizlik, beni onun o çapkın gürültülerinden çok daha fazla ürkütüyordu.

“Kendine işkence etmeyi bırak artık, Menekşe,” dedi Eylül, odama elinde bir tabak meyveyle girerken. Günlerdir beni bir an bile yalnız bırakmamıştı. “Bak, çocuk sessiz sedasız oturuyor işte. Belki de babasının dediğini yapıp Aksaray’a dönme planları kuruyordur. En doğrusu da bu. O kendi lüks dünyasına döner, sen de buralarda ait olduğun huzura...”

“Huzur mu?” dedim acı bir tebessümle. “Eylül, içimde bir yerler sürekli sızlıyor. Ondan nefret etmem gerekiyor, biliyorum. O nişanlı bir kaçak, bir çapkın... Ama o penceremden kapkara gözleriyle bana her baktığında, sanki tüm o doğrular anlamını yitiriyor.”

Eylül yanıma oturdu, tabağı masaya bırakıp saçlarımı okşadı.

“Biliyorum, canım. İlk aşk zordur. Ama bu aşk değil, fırtına. Ve fırtınalar sadece arkalarında enkaz bırakır.”

Tam o sırada, evin alt katındaki dükkândan babamın sesi yükseldi. Anneme sesleniyordu.

“Hanım! Ben yukarıya, Kuzey’in yanına çıkıyorum. Birkaç gündür dükkâna da uğramadı, kirayı da bırakmadı. Bir baksam iyi olacak.”

Yüreğim ağzıma geldi. Eylül’le göz göze geldik.

Babam yukarı çıkıyordu.

Eğer Kuzey orada bunalımdaysa ya da babam onun o karmaşık hayatına dair en ufak bir ipucu yakalarsa her şey mahvolurdu.

Merdivenlerden yukarı çıkan babamın ağır adımlarını dinledim. Üst katın kapısı çalındı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve boğuk konuşma sesleri geldi.

Yaklaşık on dakika süren o konuşma bana on yıl gibi geldi.

Nihayet babam aşağı indiğinde hemen salona koştum. Babamın yüzünde her zamanki o sert ama babacan ifade vardı.

“Çocuk biraz rahatsızmış,” dedi anneme. “Grip olmuş herhâlde, yüzü gözü çökmüş. ‘Süleyman Amca, hakkını helal et, bu ara işler yoğun, gelemedim,’ dedi. Parayı verdi. Efendi çocuk vesselam.”

İçimden, “Ah baba,” dedim. “O çocuğun hastalığı grip değil, geçmişinin yükü.”

Ama sustum.

Aynı günün akşamı, hava iyice karardığında telefonuma bir mesaj düştü. Bilinmeyen bir numaraydı ama kalbim onun kim olduğunu saniyeler içinde hissetti.

“Menekşe... Yalvarırım, bu gece saat on birde sahildeki o eski iskelenin orada ol. ‘Git,’ dersen gideceğim. ‘Aksaray’a dön,’ dersen döneceğim. Ama önce beni dinle. Sadece bir kere.”

Mesajı Eylül’e gösterdiğimde hemen karşı çıktı.

“Gitme! Seni yine o tatlı diliyle kandıracak. Bak, nişanlısı var diyoruz, babası var diyoruz!”

“Gitmek zorundayım, Eylül,” dedim gözlerimden süzülen yaşları silerek. “Ona karşı içimde hiçbir şey kalmadığını kendi gözlerimle göstermek için gitmeliyim. Yoksa bu sessizlik beni delirtecek.”

Eylül derin bir iç çekti, o sarsılmaz dostluğuyla yine arkamda durdu.

“Tamam,” dedi. “Ama yalnız gitmeyeceksin. Ben biraz arkandan geleceğim, seni uzaktan izleyeceğim. Ters bir şey olursa hemen müdahale ederim.”

Saat tam on birde, üzerime kalın bir hırka alıp evden gizlice çıktım.

Üsküdar sahili, o saatte sonbaharın serin rüzgârıyla bomboştu. Deniz dalgalıydı ve gökyüzündeki ayın şavkı, suyun üzerinde kesik kesik parlıyordu.

Yakamozlar, adeta siyah bir kumaşın üzerine saçılmış elmaslar gibiydi.

Eski ahşap iskelenin ucunda, sırtı bana dönük, elleri deri ceketinin cebinde denizi izleyen o uzun boylu silüeti gördüm.

Adımlarımın sesini duyunca hızla arkasını döndü. Günlerdir görmediğim yüzü gerçekten de babamın dediği gibi solgundu. Gözlerinin altı morarmıştı ama beni gördüğü an o gözlerdeki yakamoz ışıltısı yeniden canlandı.

“Geldin,” dedi, sesi rüzgârda neredeyse kaybolacaktı.

“Geldim,” dedim, aramızda birkaç adımlık mesafe bırakarak. “Çünkü bana borçlu olduğun bir açıklama var. Yukarıda nişanlın ve baban bağırırken, ben penceremin arkasındaydım, Kuzey. Her şeyi duydum.”

Kuzey acıyla gülümsedi, iskelenin demirlerine yaslandı.

“Biliyorum. Zaten o yüzden buradasın. Menekşe... Ben sana yalan söylemedim. Aksaray’daki o kız, ben daha çocukken ailelerimizin kendi arasında yaptığı bir anlaşmaydı. Ben o kızı hiç sevmedim, hiç istemedim. Benim o nişandan da, babamın o zengin esnaf dünyasından da kaçma sebebim buydu. İstanbul’a geldim çünkü kendi hayatımı kurmak istedim.”

“Ya o kadınlar?” diye sordum, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. “O her gece kapına gelenler? Cumartesi gecesi beni öpecek gibi bakıp, pazar akşamı sarıldığın o sarışın kız?”

Kuzey bana doğru iki adım attı. Bu sefer kaçmadım, gözlerinin içine dik dik baktım.

“Onlar...” dedi, ellerini saçlarından geçirerek. “Seni tanımadan önceki hayatımın artıklarıydı, Menekşe. Ben İstanbul’a geldiğimde kendimi kaybetmiştim. Yalnızlığımı, öfkemi o sahte kalabalıklarla bastırmaya çalışıyordum. Ama yemin ederim, o fırtınalı gece senin evine indiğimden beri, senin o saf kokunu içime çektiğimden beri hayatımdaki tüm o gürültüleri kestim.

O sarışın kız... Pazar günü buraya tamamen bağları koparmak, bir daha beni aramamasını söylemek için gelmişti.

Ben daldan dala konan bir çapkındım, kabul ediyorum. Ama sen beni saksımdaki o ilk çiçeğe, gerçek bir hayata inandırdın.”

Gözlerimden yaşlar sicim gibi akıyordu. Denizin dalgaları iskeleye vurup yüzümüze hafif su damlaları fırlatıyordu.

“Biz olamayız, Kuzey,” dedim, kalbimin sızısını bastırmaya çalışarak. “Sen fırtınalı bir denizsin, etrafında yakamozlar var. Bense babamın evinde, saksıda büyüyen bir menekşeyim.

Babam seni efendi biri sanıyor. Benim seninle, hele ki arkanda böyle bir geçmiş varken bir bağ kurmam, babamın bu mahalledeki tüm saygınlığını, o gururlu başını yere eğer. Ben babamı çiğneyemem. Kendimi senin o belirsiz geleceğine bırakamam.”

Kuzey birden ellerimi tuttu. Elleri sıcacıktı, titriyordu.

“Bana inanmıyor musun?” diye sordu gözlerimin içine bakarak.

“İnanmak, her şeyi çözmüyor, Kuzey. Engellerimiz çok büyük. Sen nişanlı bir kaçaksın, bense bu mahallenin namus kuralıyım. Aramızdaki duvarları yıkmaya ne senin geçmişin izin verir ne de benim geleceğim.”

Ellerimi yavaşça onun sıcak avuçlarından çektim. Arkamı dönüp yürürken arkamdan o pürüzlü, derinden gelen sesiyle bağırdı:

“Söz veriyorum, Menekşe! O nişanı da tamamen bitireceğim, babama da kafa tutacağım! Gerekirse o denizi kurutacağım ama o menekşeyi kalbime dikeceğim. Benden vazgeçme!”

Birkaç metre ötede bizi bekleyen Eylül’ün yanına gittiğimde, Eylül bana sarıldı.

“Çok iyi yaptın,” diye fısıldadı.

Ama ben biliyordum; arkamı dönüp gitmiştim ama kalbimin yarısını o iskelenin ucunda, yakamozların arasında bırakmıştım.

Eve döndüğümde odamın penceresine yaklaştım. Yukarı kattan gelen ilk ayak sesini duydum.

Kuzey dönmüştü.

Aramızdaki savaş şimdi resmen başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.