Gece çökmüştü.
Meydanın ortasında zincirlere vurulmuş Tahir, başını öne eğmiş, taş zeminin üzerinde oturuyordu. Bileklerindeki demirler her hareketinde birbirine çarpıyor, çıkan ses gecenin sessizliğinde yankılanıyordu.
Sabah olduğunda ölecekti.
Bunu artık biliyordu.
Ne kendisini dinleyecek bir yargıç vardı ne de masumiyetine inanacak biri. İnsanlar çoktan kararlarını vermişti. Onların gözünde o, yanında çalıştığı ailenin kızına el uzatmaya kalkışmış aşağılık bir adamdı.
Tahir başını kaldırdı. Meydanın çevresindeki karanlık evlere baktı. Bir zamanlar önünden geçerken selam verdiği insanlar şimdi perdelerinin arkasından onu seyrediyordu.
Kimse aşağıya inmiyordu.
Kimse gerçeği sormuyordu.
Dudakları titredi. Gözlerinden süzülen yaşları silmedi.
“Ben ne yaptım size?” diye fısıldadı.
Cevap gelmedi.
Bir süre sonra yumruklarını sıktı. Bileklerindeki zincirler gerildi.
“Gül…”
İsmi ağzından çıktığında yüzü değişti. Acının yerini öfke aldı.
“Bunu bana neden yaptın?”
Onu düşündükçe göğsü daralıyordu. Birlikte konuştukları günler, kendisine uzanan eli, gözlerinin içine bakarak söylediği sözler… Hepsi şimdi zihninde birer bıçak gibi dönüyordu.
Tahir dişlerini sıktı.
“Ne olursa olsun hesap vereceksin. Ölsem bile geri gelip senden bu yaptıklarının hesabını soracağım. Hepinizden soracağım.”
Sesi meydanın taş duvarlarına çarpıp karanlığa karıştı.
Ardından sessizlik çöktü.
Ama bu kez sessizlik uzun sürmedi.
Meydanın öteki ucunda bir gölge belirdi.
Tahir önce bunun bir muhafız olduğunu düşündü. Başını kaldırıp dikkatle baktığında ise gölgenin bir insana benzemediğini fark etti.
Uzun, karanlık bir siluet… Yüzünün seçilemediği bir karanlık… Ve karanlığın içinden ona bakan iki çift değil, tek bir çift kırmızı göz.
Tahir’in nefesi kesildi.
Yaratık ağır adımlarla yaklaştı. Muhafızların bulunduğu kulübenin önünden geçtiğinde hiçbirinin kıpırdamaması dikkatini çekti. Sanki onlar için orada kimse yoktu.
Gölge, Tahir’in birkaç adım önünde durdu.
“Zavallı insan…”
Ses, gecenin içinden değil de Tahir’in zihninin derinliklerinden geliyordu.
“Şu hâline bak. Birkaç insan senin hakkında hüküm verdi. Diğerleri de sorgulamadan onlara inandı. Şimdi de güneşin doğmasını bekliyorsun.”
Tahir zincirlerini çekerek geriye doğru süründü.
“Sen de kimsin?”
Kırmızı gözler hafifçe kısıldı.
“Aceleci olma insan”
“Beni öldürmeye mi geldin?”
Yaratık başını yana eğdi. Dudaklarının arasında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Hayır. Seni öldürmek isteyen yeterince insan var zaten.”
Tahir sustu.
Karşısındaki şeyin insan olmadığı açıktı. Fakat korkusunun altında, uzun zamandır hissetmediği bir duygu kıpırdanıyordu.
Merak.
“Benden ne istiyorsun?”
“Ben mi?” Yaratık, zincirlere vurulmuş adama biraz daha yaklaştı. “Senden hiçbir şey istemiyorum. İnsanların birbirlerine yaptıklarını izlemek bana yeter.”
“Öyleyse neden buradasın?”
“Çünkü yarın sabah öleceksin. Üstelik seni buraya getirenlerin hiçbiri yaptıklarından şüphe duymuyor. Onlara göre adalet yerini buldu.”
Yaratık eğilerek Tahir’in yüzüne baktı.
“Peki, sana güç verilseydi ne yapardın?”
Tahir kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Şu zincirleri kırabilecek kadar güç. Sana hüküm verenlerin karşısında durabilecek kadar güç. Bir zamanlar yüzüne bile bakmayan insanların gözlerine korkuyla bakmasını sağlayacak kadar güç…”
Tahir’in kalbi hızlandı.
“Böyle bir güç gerçekten var mı?”
Kırmızı gözler karanlıkta parladı.
“Karşında duruyorum.”
Tahir yaratığın yüzünü seçmeye çalıştı. Gördüğü şey, insan biçimine bürünmüş bir karanlıktan ibaretti.
“Bana yardım mı edeceksin?”
Yaratık kahkaha attı.
Bu kahkaha meydanın üzerinde yankılandı. Pencerelerin ardındaki insanlar uykularında kıpırdandı ama hiçbiri uyanmadı.
“Yardım mı? Hayır, Tahir. Sana merhamet etmiyorum. Seni kurtarmak gibi bir niyetim de yok.”
“Öyleyse neden?”
“İnsanların güce kavuşunca neye dönüştüğünü görmek istiyorum.”
Yaratık doğruldu.
“Kendinizi dünyanın efendisi sanıyorsunuz. Biraz para, biraz makam, birkaç insanın saygısı… Bunları elde edince her şeye hükmedebileceğinizi düşünüyorsunuz. Ama elinizden bunları aldıklarında geriye ne kalıyor?”
Tahir cevap vermedi.
“İşte senin cevabını merak ediyorum. Sana güç verirsem ne olacaksın? Seni aşağılayanlardan farklı mı davranacaksın? Yoksa onların yaptıklarını çok daha büyük bir ölçekte mi tekrarlayacaksın?”
Tahir’in gözleri öfkeyle doldu.
“Ben onlar gibi değilim.”
“Bunu henüz bilmiyorsun.”
Yaratık elini uzattı. Parmaklarının ucunda koyu, neredeyse siyah bir sıvı belirdi. Sıvının içinde ince kırmızı çizgiler hareket ediyordu.
“Bu güç sana ait olmayacak. Ama onu nasıl kullanacağına sen karar vereceksin.”
Tahir uzatılan ele baktı.
“Bedeli ne?”
Kırmızı gözlerin ardında bir anlık sessizlik oldu.
“Bunu kabul ettiğinde eski hayatına geri dönemeyeceksin.”
Tahir acı acı güldü.
“Eski hayatım mı?”
Başını kaldırıp karanlık evlere baktı.
“Benim eski hayatımı zaten elimden aldılar.”
Yaratık elini biraz daha yaklaştırdı.
“Öyleyse seçimini yap.”
Tahir uzun süre hareketsiz kaldı. Aklına babası geldi. Ardından yoksul evi, yıllarca çalıştığı malikâne, Gül’ün gülümsemesi ve meydanda yüzüne tüküren insanlar…
Sonunda başını kaldırdı.
“Ver.”
Yaratığın gülümsemesi genişledi.
“İşte şimdi ilginçleşmeye başladı.”
Siyah sıvı Tahir’in dudaklarına değdi.
Bir anda meydanın üzerindeki hava ağırlaştı.
Tahir’in sırtı gerildi. Bileklerindeki zincirler şiddetle sarsıldı. Önce boğazından boğuk bir ses çıktı, ardından çığlığı gecenin sessizliğini parçaladı.
Damarlarının altında siyah çizgiler ilerliyordu. Derisi sanki görünmeyen bir ateşle yanıyor, kemiklerinin içinden yükselen acı bütün bedenini ele geçiriyordu.
Tahir yere kapandı.
“NE YAPIYORSUN BANA?!”
Yaratık geri çekildi.
“Hiçbir şey. Yalnızca kapıyı açıyorum.”
Tahir’in gözleri büyüdü. Kalbi göğsünde son bir kez güçlü biçimde attı.
Sonra durdu.
Bir anlığına her şey sessizleşti.
Ardından Tahir’in göğsünden koyu bir dalga yayıldı. Taş zemindeki çatlaklar genişledi. Zincirler birer birer koptu ve meydanın dört bir yanına savruldu.
Tahir yavaşça ayağa kalktı.
Başını öne eğmişti. Nefes almıyordu. Ama buna ihtiyacı da yokmuş gibi görünüyordu.
Yüzünü kaldırdığında gözleri artık kırmızıydı.
Yaratık onu dikkatle süzdü.
“Demek böyle…”
Tahir kendi ellerine baktı. Parmaklarını açıp kapattı. İçinde daha önce hiç hissetmediği bir kuvvet dolaşıyordu. Dünyanın sesleri değişmişti. Uzakta uyuyan insanların nefeslerini, duvarların ardındaki kalp atışlarını duyabiliyordu.
Sonra meydanın öteki ucundaki muhafızları gördü.
Yüzüne baktılar.
Bu kez gözlerini kaçıran Tahir değildi.
Muhafızlardan biri kılıcına davrandı.
“Sen… sen nesin?”
Tahir başını hafifçe yana eğdi.
“Dün bana ne olduğumu söylemiştiniz.”
Bir adım attı.
“Hatırlamıyor musunuz?”
Muhafız kılıcını çekti ve üzerine yürüdü. Tahir hareket etmedi bile. Kılıç ona ulaşmadan önce adam yere yığıldı. Diğer muhafızlar bağırarak geri çekildiler.
Tahir’in yüzünde hiçbir ifade yoktu.
İlk kez korkmuyordu.
İlk kez kendisini savunmak zorunda hissetmiyordu.
Ve ilk kez, karşısındaki insanların hayatlarının kendi ellerinde olduğunu biliyordu.
O gece meydandaki çığlıklar uzun süre dinmedi.
Ardından sokaklara yayıldı.
Tahir, kendisine hüküm verenlerin evlerine gitti. Onu aşağılayanların kapılarını kırdı. Gerçeği öğrenmeden taş atanların, yüzüne tükürenlerin, masumiyetini sormadan ölümünü isteyenlerin karşısına çıktı.
Fakat bir süre sonra kimin suçlu, kimin yalnızca seyirci olduğunu ayırt etmeyi bıraktı.
Bir zamanlar kendisini görmezden gelen insanların şimdi ondan kaçışını izledi.
Bir zamanlar kapılarının önünde beklediği evler karanlığa gömüldü.
Tahir durmuyordu.
Her çığlık, içinde biriken öfkenin üzerine yeni bir katman ekliyordu. Her düşen insan, ona yaşadığı aşağılanmayı yeniden hatırlatıyordu.
O gece bir adamın intikamı, bir kasabanın felaketine dönüştü.
Ve uzaktan bütün bunları izleyen kırmızı gözlü yaratık, sonunda sessizce güldü.
“İnsan…”
Sesi rüzgârın içinde kayboldu.
“Güç eline geçince ne kadar da çabuk unutuyor.”
Şafak yaklaşırken Tahir durdu.
Kasabanın üzerinde ağır bir sessizlik vardı. Kırmızı gözleri, uzaktaki malikâneye çevrildi.
Gül oradaydı.
Onu bekleyen son kişi.
Tahir yürümeye başladı.
---
Malikânenin içindeki büyük salon aydınlıktı. Düğün hazırlıkları için getirilen çiçekler masaların üzerine yerleştirilmiş, hizmetçiler son işleri tamamlıyordu.
Gül aynanın karşısında oturuyordu. Üzerindeki elbise henüz tamamlanmamıştı. Saçları özenle taranıyor, boynuna takacağı mücevherler hazırlanıyordu.
Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
Ta ki dışarıdan gelen sesleri duyana kadar.
Önce bir kapının çarpıldığını sandı. Ardından koridordan telaşlı ayak sesleri yükseldi. Bir hizmetçi kapıya koştu, fakat içeri girmesine fırsat kalmadan salondaki büyük kapı açıldı.
Tahir eşikte duruyordu.
Gül’ün yüzündeki renk çekildi.
“Tahir…?”
Tahir cevap vermedi.
Üzerindeki giysiler parçalanmış, yüzü karanlık bir gölgeyle kaplanmıştı. Gözleri kıpkırmızıydı. Etrafında belli belirsiz bir karanlık dalgalanıyordu.
Gül ayağa kalktı.
“Buraya nasıl geldin? Seni…”
Sözünü tamamlayamadı.
Tahir bir adım attı.
Gül geriye çekildi.
“Yaklaşma!”
Tahir durdu. Bir zamanlar bu sesin içindeki en küçük değişimi bile önemserdi. Şimdi aynı ses, kulağına uzaktan gelen anlamsız bir gürültü gibi ulaşıyordu.
“Bana bir mektup gönderdin.”
Gül yutkundu.
“Ne mektubu?”
“Beni çağırdın. Beni sevdiğini söyledin. Seninle kaçabileceğimi söyledin.”
“Ben sana hiçbir mektup göndermedim!”
Tahir’in dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.
“Biliyorum.”
Gül’ün gözleri büyüdü.
“Ne…?”
“Artık biliyorum.”
Tahir salona doğru yürüdü. Gül’ün arkasındaki ayna, onun kırmızı gözlerini yansıtıyordu.
“Beni neden seçtin, Gül? Neden bana umut verdin?”
Gül’ün korkusu yavaş yavaş öfkeye dönüştü.
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Buraya gelip benden hesap sorabileceğini mi sanıyorsun?”
Tahir başını eğdi.
Bir zamanlar duymaktan korktuğu sözlerdi bunlar. Şimdi ise yalnızca gerçeği doğruluyorlardı.
Gül devam etti:
“Sen bir hizmetçiydin, Tahir. Sana iş veren ailenin kızına el uzatacak kadar alçalmışsın! Sana kim olduğumu unutturan neydi?”
Tahir gözlerini ona dikti.
“Sen.”
Gül sustu.
“Bana baktın. Benimle konuştun. Beni dinledin. Sonra da herkesin önünde beni bir canavar gibi gösterdin.”
“Ben kendimi korudum!”
Bu söz salonda yankılandı.
Gül, söylediği şeyin farkına varınca dudaklarını birbirine bastırdı.
Tahir’in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Demek sonunda doğruyu söyledin.”
Gül geriye doğru bir adım attı.
“Senin yüzünden hayatımı mahvedemezdim! Benim bir geleceğim var. Bir ailem var. Senin gibi biriyle kaçıp yoksulluk içinde mi yaşayacaktım?”
Tahir uzun süre ona baktı.
“Ben senden hiçbir zaman zenginlik istemedim.”
“Öyleyse ne istiyordun?”
“Gerçeği.”
Gül cevap veremedi.
Tahir’in gözlerinde bir anlığına eski adamdan bir şey belirdi. Keder, öfkenin arasından yükseldi; bir zamanlar sevdiği kadına son kez bakan bir insanın kederi.
“Bana yalan söylemeseydin… Bana hiç umut vermeseydin… Belki seni yine de severdim. Ama bugün burada olmazdım.”
Gül’ün gözleri doldu. Bunun pişmanlık mı yoksa korku mu olduğu anlaşılmıyordu.
“Tahir, lütfen…”
Tahir gözlerini kapattı.
Bir anlığına her şey eski hâline döndü. Bahçedeki küçük masa, elindeki kitap, Gül’ün gülümsemesi… Kendisine ilk kez bir insan gibi davranıldığını sandığı o günler…
Sonra meydanı hatırladı.
Zincirleri.
Taşları.
İnsanların yüzlerini.
Ve güneş doğarken ölmeyi bekleyen adamı.
Gözlerini açtığında o adam artık yoktu.
“Bana bir zamanlar seninle bir hayat kurabileceğimi düşündürdün,” dedi. “Şimdi geriye dönüp baktığımda, o hayatın hiç var olmadığını görüyorum.”
Gül ağlamaya başladı.
“Ben seni sevmedim, Tahir.”
Sözler havada asılı kaldı.
Belki bunu daha önce söylemiş olsaydı, Tahir yalnızca kalbi kırılmış bir adam olarak uzaklaşacaktı.
Ama artık çok geçti.
Tahir ona yaklaştı. Gül çığlık atarak geri çekildi.
“Benden korkma,” dedi Tahir, sesi neredeyse fısıltıydı. “Beni tanıdığın günlerde korkmuyordun.”
Gül başını iki yana salladı.
“Sen… sen artık insan değilsin.”
Tahir’in yüzü karardı.
“Bunu bana sen mi söylüyorsun?”
Bir an sonra salonu koyu bir gölge kapladı.
Gül’ün çığlığı duyuldu.
Ardından her şey sustu.
Tahir, salonun ortasında tek başına kaldı. Bir zamanlar uğruna her şeyi göze aldığı kadının karşısında duruyordu; fakat içinde ne zafer ne de huzur vardı.
Yalnızca boşluk.
Yavaşça başını kaldırıp aynaya baktı.
Kırmızı gözler ona bakıyordu.
“İntikamımı aldım,” diye fısıldadı.
Ama sözleri bile kendisine yabancı geliyordu.
Dışarıda güneş doğmaya başlamıştı.
Tahir pencereye yaklaştı. İlk ışıklar yüzüne vurduğunda hiçbir acı hissetmedi. Güneş onu yakmıyordu. Artık dünyanın kuralları onun için eskisi gibi değildi.
Bir zamanlar sabahları çalışmak için uyanırdı.
Şimdi ise sabah, geride bıraktığı insanlığın üzerine doğuyordu.
Tahir arkasını döndü ve malikâneden çıktı.
Kasabanın dışındaki tepede, kırmızı gözlü yaratık onu bekliyordu.
“Peki, Tahir?” dedi yaratık. “Şimdi ne hissediyorsun?”
Tahir uzun süre cevap vermedi.
Sonunda gözlerini uzaklara çevirdi.
“Hiçbir şey.”
Yaratık memnuniyetle gülümsedi.
“İşte bunu merak ediyordum.”
Tahir’in yüzünde de yavaşça bir gülümseme belirdi. Fakat bu, bir zamanlar Gül’e bakarken yüzüne yerleşen gülümseme değildi.
Bu gülümsemede sevgi yoktu.
Umut yoktu.
Yalnızca karanlık vardı.
Ve o sabah, Tahir’in içinde yeniden doğan şeyin artık bir insan olmadığını dünya henüz bilmiyordu.