Bölüm 9: Karanlığın Mirası
Güneş, kasabanın üzerine doğmuştu.
Fakat ışıklar, gece yaşananların izlerini silemiyordu.
Sokaklar sessizdi. Evlerin kapıları kapalı, pencereler örtülüydü. Bir zamanlar insanların birbirlerine seslendiği meydanda şimdi yalnızca rüzgâr dolaşıyordu.
Tahir kasabanın dışındaki tepede duruyordu.
Arkasında bıraktığı yere son kez baktı. Burada çalışmış, burada yaşamış, burada bir hayat kurabileceğine inanmıştı. Bir zamanlar kendisine ait olmasını istediği her şey şimdi anlamsız görünüyordu.
Elini göğsüne götürdü.
Kalbi atmıyordu.
Ama yaşıyordu.
Daha doğrusu, artık ölümün ne anlama geldiğinden emin değildi.
“Pişman mısın?”
Ses arkasından geldi.
Tahir dönmedi. Kırmızı gözlü yaratığın orada olduğunu zaten biliyordu.
“Neden pişman olayım?”
“Çünkü intikamını aldın. Seni aşağılayanları cezalandırdın. Seni ölüme gönderenlerden geriye kalanları da korkuya boğdun. Peki, şimdi ne değişti?”
Tahir bir süre sustu.
“Artık kimse bana dokunamaz.”
Yaratık güldü.
“İşte insanın en büyük yanılgısı. Gücü, özgürlük sanıyorsunuz.”
Tahir başını çevirdi.
“Bana bu gücü sen verdin.”
“Ben yalnızca sana bir kapı açtım. İçeri girmeyi sen seçtin.”
Tahir’in yüzü sertleşti.
“Beni kandırdın mı?”
“Hayır. Sana ne olacağını söylemedim. Çünkü bunu ben de bilmiyordum.”
Yaratık birkaç adım yaklaştı.
“Şimdi biliyorum.”
Tahir ona baktı. Bir an için yaratığın gözlerinde, kendisininkine benzeyen bir şey gördü. Fakat o bakışta öfke ya da acı yoktu.
Yalnızca merak vardı.
“Benden ne istiyorsun?” diye sordu Tahir.
“Hiçbir şey. Artık kendi yolunu yürüyebilirsin.”
“Bunca şeyden sonra beni bırakıp gidecek misin?”
“Ben hiçbir zaman seninle gelmedim, Tahir. Yalnızca seni izledim.”
Yaratığın yüzündeki gülümseme derinleşti.
“Ve daha yeni başladığını düşünüyorum.”
Tahir cevap vermedi.
Kırmızı gözlü yaratık gökyüzüne baktı.
Gülümsemesi bir anda silindi.
“Demek sonunda geldiniz.”
Gökyüzünde iki parlak ışık belirdi.
Önce uzak yıldızlar gibi göründüler. Ardından hızla alçalarak tepelerin üzerinde durdular. Işıkların içinden iki melek çıktı. Kanatları güneşin altında parlıyor, taşıdıkları kutsal silahlar çevrelerine keskin bir ışık yayıyordu.
Tahir geri çekildi.
Melekler ona bakmadı bile.
Gözleri doğrudan kırmızı gözlü yaratığa çevrilmişti.
“Buraya kadar kaçabildin,” dedi içlerinden biri. “Artık sona erdi.”
Yaratık başını eğerek selam verdi.
“Beni özlemiş olmalısınız.”
İkinci melek silahını kaldırdı.
“Seninle konuşmaya gelmedik.”
“Biliyorum. Beni geri götürmeye geldiniz.”
“Bu kez kaçamayacaksın.”
Yaratık güldü.
“Her seferinde aynı sözler. Bin yıl geçse de hiçbir şey öğrenmiyorsunuz.”
İlk melek ileri çıktı.
“Yaptıklarının hesabını vereceksin.”
“Ben mi?” Yaratık başını yana eğdi. “İnsanların yaptıklarını da bana mı yükleyeceksiniz?”
Meleğin yüzü sertleşti.
“İnsanları kendi karanlığına sürükledin.”
“Ben yalnızca onlara istediklerini verdim.”
Yaratık, birkaç adım ötede duran Tahir’e baktı.
“Öyle değil mi?”
Tahir cevap vermedi.
Melekler aynı anda hareket etti.
Bir anda gökyüzü ışıkla doldu. Kutsal zincirler karanlığın çevresinde belirdi ve yaratığın kollarına, gövdesine dolandı. Yaratık kurtulmak için çırpındı. Etrafındaki karanlık dalgalar tepelerin üzerinden geçti, toprağı parçaladı.
Fakat zincirler gevşemedi.
“Bırakın beni!”
Bu kez sesindeki alay kaybolmuştu.
Meleklerden biri silahını yaratığın göğsüne doğrulttu.
“Cehenneme geri döneceksin.”
Yaratık dişlerini göstererek güldü.
“Öyleyse alın beni. Götürün beni ait olduğum yere.”
Başını kaldırdı. Kırmızı gözleri önce meleklere, sonra Tahir’e çevrildi.
“Fakat bir şeyi unutuyorsunuz.”
Melekler duraksadı.
“Ben artık bu dünyada olmasam bile gücümü miras bıraktım.”
Yaratığın bakışları Tahir’in üzerinde sabitlendi.
“Benden geriye kalan şey, sizin zincirlerinizle bağlayabileceğiniz bir beden değil.”
Meleklerden biri Tahir’e döndü. Onun kırmızı gözlerini görünce yüzündeki ifade değişti.
“Ne yaptın sen?”
Tahir cevap vermedi.
“İnsan bedenine şeytanın kanı karışmış…”
Diğer melek, yaratığı daha sıkı bağladı.
“Onu da durdurmalıyız.”
“Hayır,” dedi ilk melek. “Bunu yapamayız.”
Yaratık kahkaha attı.
“İşte! Sonunda hatırladınız!”
Meleklerin yüzleri karardı.
“Bizim irademizle aşamayacağımız sınırlar var,” dedi ilk melek. “Onun seçimi artık bizim doğrudan müdahale edebileceğimiz bir şey değil.”
“Ve siz hâlâ kendinizi bu dünyanın koruyucuları sanıyorsunuz.”
Yaratık son kez güldü.
Kutsal ışık giderek güçlendi. Tepelerin üzerinde bir kapı açıldı; ötesinde ışığın ulaşamadığı, dipsiz bir karanlık uzanıyordu.
Melekler yaratığı o kapıya doğru sürükledi.
Tam geçerken yaratık başını çevirdi.
“Tahir!”
Tahir ilk kez ona doğru bir adım attı.
Yaratığın kırmızı gözleri parladı.
“Beni unutma. Sana verdiğim gücü değil… onu neden kabul ettiğini unutma.”
Ardından karanlık kapı kapandı.
Gökyüzü yeniden sessizleşti.
Melekler bir süre oldukları yerde kaldılar. Sonra içlerinden biri Tahir’e döndü.
“Artık ne olduğunu biliyor musun?”
Tahir başını kaldırdı.
“Bildiğim tek şey, artık kimsenin bana hükmedemeyeceği.”
Melek, onun gözlerine baktı.
“Yanılıyorsun. Gücün seni özgür kılmadı. Yalnızca seni başka bir yolun başlangıcına getirdi.”
Tahir’in yüzü değişmedi.
“Öyleyse yolumu kendim çizerim.”
Melekler birbirlerine baktılar. Söyleyecek başka sözleri vardı belki, ama hiçbiri konuşmadı.
Bir ışık yükseldi.
İki melek gökyüzüne doğru uzaklaştı.
Tahir tepede tek başına kaldı.
Bir zamanlar hayalini kurduğu hayat artık yoktu. Sevdiğini sandığı kadın yoktu. Ona iş veren aile, eski evi, kasabadaki sıradan günleri geride kalmıştı.
İnsanlar onu bir canavar olarak hatırlayacaktı.
Belki de haklıydılar.
Tahir yavaşça yürümeye başladı.
Arkasına bakmadı.
Çünkü geçmişinde bırakabileceği hiçbir şey kalmadığına inanıyordu.