İçeriğe geç

Melek ve Şeytanlar

Bölüm 7 · 6 dk okuma

Melek ve Şeytanlar

Bölüm 7

Her Şeyi Değiştiren Mektup

Bölüm 7: Son Bir Umut

Kıtlık Çağı — 920. Yıl

Sabah, malikânenin üzerinde her zamankinden daha hareketli bir telaşla doğmuştu.

Hizmetçiler bir o yana bir bu yana koşuyor, avluda arabalar hazırlanıyor, bahçeye yeni çiçekler yerleştiriliyordu. Evin pencerelerinden sarkan kumaşlar rüzgârda dalgalanıyor, içeriden gelen emirler sessizliği sürekli bölüyordu.

Bugün Gül’ün düğünüydü.

Tahir, bütün bunlardan habersiz değildi. Günlerdir bu gerçeği kabullenmeye çalışıyordu. Her ne kadar kendisine verdiği sözleri hatırlatsa da Gül’ü düşünmeden geçirdiği tek bir gün bile olmamıştı.

Onunla son konuşmalarını hatırlıyordu.

Bahçedeki o küçük masayı…

Tepeden köyü izledikleri akşamı…

Ve Gül’ün elini tuttuğu anı.

Belki de bütün bunlar onun için yalnızca birkaç güzel andan ibaretti. Tahir ise o anların içinde bir hayat görmüştü.

İnsan bazen gerçeği göremediği için değil, gördüğü gerçeği kabul etmek istemediği için yanılırdı.

Tahir de hâlâ küçük bir ihtimale tutunuyordu.

Öğleye doğru, kaldığı mütevazı odasına döndüğünde kapısının altından içeri sürülmüş katlanmış bir kâğıt gördü.

Eğilip kâğıdı aldı.

Üzerinde yalnızca adı yazıyordu.

Tahir.

Yazıyı tanıyordu.

Gül’ün el yazısıydı.

Parmakları bir anlığına titredi. Etrafına bakındıktan sonra kapıyı kapattı ve kâğıdı dikkatlice açtı.

“Tahir,

Beni yanlış anladığını biliyorum. Sana anlatamadığım şeyler var. Her şey göründüğü gibi değil.

Bu gece, düğün sona ermeden önce, benimle buluşmanı istiyorum. Sana her şeyi anlatacağım. Eğer hâlâ bana güveniyorsan gel.

Lütfen kimseye bundan söz etme.

Gül.”

Tahir mektubu birkaç kez okudu.

Kalbinin içinde uzun zamandır hissetmediği bir şey kıpırdamıştı. Bunun umut mu, yoksa yalnızca çaresizliğin başka bir biçimi mi olduğunu bilmiyordu.

Belki Gül onu gerçekten seviyordu.

Belki de aralarındaki her şeyi açıklayabileceği bir yol bulmuştu.

Belki…

Kendi kendine gülümsediğini fark etti.

Sonra yüzündeki ifadeyi toparladı. Bu kez hayal kurmak istemiyordu. Önce onu dinleyecek, sonra ne yapacağına karar verecekti.

Ama içinde büyüyen heyecanı bastıramıyordu.

---

Akşam çökerken malikânenin bahçesi ışıklarla doldu.

Müzisyenler çalmaya başladı. Davetliler en güzel kıyafetleriyle avluda toplandı. Kadehler kaldırıldı, kahkahalar yükseldi. Gül’ün düğünü, çevredeki insanların uzun süre konuşacağı gösterişli bir törene dönüşüyordu.

Tahir uzaktan izledi.

Gül, beyaz elbisesiyle kalabalığın ortasında duruyordu. Yüzünde kusursuz bir gülümseme vardı. Yanındaki adamla konuşuyor, davetlilerin tebriklerini kabul ediyordu.

Bir an için başını kaldırdı.

Bakışları Tahir’in bulunduğu yere değdi.

Tahir nefesini tuttu.

Gül’ün gülümsemesi bir anlığına silindi mi, yoksa Tahir mi öyle gördü, anlayamadı. Genç kadın hemen yeniden davetlilere döndü.

Tahir, mektubu cebinde sıktı.

Bana her şeyi anlatacağını söyledi.

Bu düşünceye tutunarak oradan ayrıldı.

Mektupta belirtilen yer, malikânenin arkasındaki eski değirmene giden patikanın sonundaydı. Gündüzleri bile pek kimsenin uğramadığı bu yerde, akşamın karanlığıyla birlikte yalnızca rüzgârın sesi duyuluyordu.

Tahir beklemeye başladı.

Dakikalar geçti.

Ardından bir süre daha.

Her uzaktan gelen ayak sesinde başını kaldırıyor, her seferinde yanıldığını anlıyordu.

Sonunda ağaçların arasından bir siluet belirdi.

Gül.

Tahir’in yüzüne rahatlamış bir gülümseme yayıldı.

“Geldin,” dedi Gül.

Tahir birkaç adım ona yaklaştı.

“Mektubunu aldım. Ne oldu? Bana anlatmak istediğin ne?”

Gül cevap vermeden önce etrafına baktı.

“Buraya gelmemeliydin.”

Tahir’in gülümsemesi yavaşça kayboldu.

“Ne demek bu?”

“Beni neden anlamıyorsun, Tahir? Her şeyi daha da zorlaştırıyorsun.”

“Sen bana gelmemi söyledin.”

“Ben sana hiçbir şey söylemedim.”

Tahir olduğu yerde kaldı.

Bir an, duyduklarını yanlış anladığını düşündü.

“Gül… Elimde mektubun var.”

“Ne mektubu?”

Tahir cebinden kâğıdı çıkarıp ona uzattı.

Gül kâğıda baktı. Yüzündeki ifade değişti. Ardından gözlerini Tahir’e kaldırdı.

“Bunu sen mi yazdın?”

“Senin el yazın olduğunu biliyorum.”

“Bana iftira mı atıyorsun?”

Tahir’in boğazı düğümlendi.

“Ben sana iftira atmıyorum. Beni buraya sen çağırdın.”

Gül bir adım geri çekildi.

“Benden uzak dur!”

Tahir şaşkınlıkla elini uzattı.

“Gül, ne yapıyorsun? Ben sana dokunmadım bile.”

Genç kadın aniden çığlık attı.

“Yardım edin! Bırak beni!”

Tahir donup kaldı.

Gül kendi elbisesini yırtarak yere düştü. Yanağını taşlı zemine sürttü, ardından korkuyla geri çekiliyormuş gibi sürünerek uzaklaştı.

“Bana yaklaşma!” diye bağırdı. “Beni buraya çağırıp kaçırmaya çalıştı! Bana sahip olmaya kalktı!”

“Tahir, Bırak beni! ne yapıyorsun sen?”

Seslerin geldiği yönden birkaç adam koşarak ortaya çıktı. Malikânenin hizmetlileri ve düğünde görevli muhafızlardı. Biraz geride ise merakla yaklaşan davetliler vardı.

Tahir, hâlâ elinde tuttuğu mektuba baktı.

Sonra yerdeki Gül’e.

“Hayır… Hayır, bu doğru değil.”

Gül yüzünü ellerinin arasına aldı.

“Ne olur onu benden uzaklaştırın!”

Muhafızlardan biri Tahir’in yakasına yapışıp onu geriye itti. Bir diğeri kolunu büktü. Tahir ne olduğunu anlamaya çalışırken dizlerinin üzerine düştü.

“Bırakın beni! Ben hiçbir şey yapmadım!”

“Sus!” diye bağırdı muhafız. “Bir de inkâr mı ediyorsun?”

Tahir başını kaldırdı. Gül’ün gözlerini aradı.

Belki ona bakarsa her şeyin bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleyecekti.

Belki bir anlığına bile olsa gerçeği anlatacaktı.

Ama Gül, kalabalığın arkasında duran babasına sarılmıştı.

“Baba, ben sana söylemiştim,” diye ağlıyordu. “Beni rahat bırakmıyordu. Onunla konuşmak istemediğimi defalarca söyledim.”

Tahir’in içinden bir şey koptu.

“Yalan söylüyorsun…”

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Gül başını kaldırıp ona baktı.

Tahir, o bakışta bir açıklama aradı. Bir pişmanlık, bir korku, en azından bir tereddüt…

Hiçbirini bulamadı.

“Gül,” dedi. “Lütfen.”

Genç kadın gözlerini kaçırdı.

Muhafızlar Tahir’i ayağa kaldırıp ellerini arkasından bağladı. Birisi yerdeki mektubu aldı. Gül’ün babası kâğıda şöyle bir göz attıktan sonra onu ateşe attı.

Kâğıt alevlerin içinde kıvrıldı.

Tahir ileri atılmaya çalıştı.

“Hayır! O benim kanıtım!”

Muhafız onu sertçe yere itti.

“Bir daha kızımın adını ağzına alırsan dilini keserim!”

Tahir başını kaldırdı. Etrafındaki yüzlere baktı.

Bir zamanlar selam verdiği insanlar…

Yardım ettiği hizmetçiler…

Günlerce aynı avluda çalıştığı işçiler…

Kimse onun gözlerine bakmıyordu.

Kimileri tiksintiyle yüzünü çevirmiş, kimileri de öfkeyle söylenmeye başlamıştı.

Tahir ilk kez kalabalığın ortasında yapayalnız kaldığını hissetti.

---

Ertesi sabah Tahir, malikânenin önündeki meydanda zincire vurulmuştu.

Gece boyunca doğru dürüst uyuyamamıştı. Bileklerindeki demir halkalar derisini kesmiş, sırtındaki ağrı dayanılmaz hâle gelmişti.

Fakat bedenindeki acı, içinde büyüyen boşluğun yanında hiçbir şeydi.

Meydan insanlarla doluydu.

Herkes onu görmeye gelmişti.

Bazıları öfkeliydi. Bazıları yalnızca merak ediyordu. Birkaç kişi onun ne yaptığını bile bilmeden başkalarının söylediklerini tekrarlıyordu.

Bir adam kalabalığın arasından öne çıkıp yüzüne tükürdü.

“Sana iş veren ailenin kızına el uzatacak kadar alçalmışsın!”

Tahir cevap vermedi.

Bir başkası taş attı. Taş omzuna çarptı.

Acıyla irkildi ama başını eğmedi.

Kalabalığın içinden beş yaşlarında bir çocuk çıktı. Babasının elinden kurtulmuş, merakla Tahir’e yaklaşmıştı. Küçük çocuk durup ona baktıktan sonra korkusuzca önünde durdu. Tahir’in üzerine işedi.

Kalabalıktan kahkahalar yükseldi.

Çocuğun babası onu geri çekip uzaklaştırırken bile gülüyordu.

Tahir gözlerini kapattı.

Bir zamanlar kendisinin de böyle bir çocuğu olabileceğini hayal etmişti. Küçük bir ev, dar bir bahçe, kapının önünde oynayan çocuklar…

Şimdi insanlar, onu bir insan olarak bile görmüyordu.

Kalabalığın kenarında yaşlı bir adam belirdi. Yetmiş yaşlarında, bastonuna yaslanarak yürüyordu. Tahir’in önünde durdu, cebinden küçük bir taş çıkarıp bütün gücüyle ona fırlattı.

Taş Tahir’in alnını sıyırdı.

“Senin gibilerin yaşama hakkı yok!” diye bağırdı yaşlı adam.

Tahir yavaşça başını kaldırdı.

“Beni dinlemediniz bile…”

Sesi meydandaki gürültünün içinde kayboldu.

“Bir kez olsun dinlemediniz.”

Kimse cevap vermedi.

Öğleye doğru karar açıklandı.

Tahir, ona iş veren ailenin kızını kaçırmaya ve ona saldırmaya teşebbüs etmekten suçlu bulunmuştu. Savunması dinlenmemiş, mektubun varlığı araştırılmamış, kendisine gerçeği anlatması için gerçek bir fırsat verilmemişti.

Karar çoktan verilmişti.

Güneş doğduktan sonra infaz edilecekti.

Onu zincirlerinden kurtarmadılar. Geceyi meydanın ortasında geçirecekti. İnsanların gelip geçerken yüzüne bakabileceği, hakaret edebileceği, taş atabileceği bir yerde.

Tahir artık kendisini savunmaya çalışmıyordu.

Çünkü ne söylerse söylesin, kimsenin onu duymak istemediğini anlamıştı.

Akşam çöktüğünde meydan yavaş yavaş boşaldı. Son meşaleler yakıldı. Uzaklardan düğün müziğinin sesi hâlâ duyuluyordu.

Gül evlenmişti.

Tahir ise güneşin doğmasını bekliyordu.

Başını kaldırıp karanlık gökyüzüne baktı. Yıldızlar soğuk ve uzak görünüyordu.

“Ne olursa olsun…” diye fısıldadı.

Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.

“Hesap vereceksin.”

Bileklerindeki zincirleri sıktı.

“Ölsem bile geri gelip senden bu yaptıklarının hesabını soracağım.”

Nefesi hızlandı.

“Hepinizden soracağım.”

Son sözleri meydanın taş duvarlarına çarpıp karanlığın içinde kayboldu.

Tahir başını eğdi.

Uzun süre kıpırdamadan oturdu. İçindeki bütün umutların birer birer söndüğünü hissediyordu. Gül’e duyduğu sevgi, insanlara duyduğu güven, kendisi için kurduğu gelecek…

Hepsi geride kalmıştı.

Ama öfke hâlâ oradaydı.

Sessiz, ağır ve derin.

Ve gece, henüz bitmemişti.

Çünkü meydanın öteki ucunda, meşalelerin aydınlatamadığı karanlığın içinde bir çift kırmızı göz açılmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.