Oturduğum bankta stresle bacağımı sallarken kulağımdaki telefonun açılmasını bekliyordum. "Havin?"
"Baba." diye mırıldandım utançla. Sabah atar gider yaptığım adama şu an ihtiyacım vardı. "Ne oldu?"
"Anahtarımı evde unutmuşum." diye mırıldandım ayakkabımın ucuyla yeri eşelerken. "Hâla şirketteyseniz gelip anahtarı alabilir miyim?" Uzun bir soluk bıraktığını işittim. "Evde misin?"
"Yok, okuldayım." Bir kaç hışırtı duyuldu. "Tamam bekle, gelip alayım seni." Ayağa kalkarken itiraz etrim hemen.
"Gerek yok!" Sesimin fazla yüksek olduğunu fark edip desibelimi düşürdüm. "Çoktur işin, hem yemek falan da dedin. Ben gelirim."
"İyi, çabuk ol. Seni eve bırakayım." Telefon kapandı. Ben de şirkete en yakın yere güzergâhı olan dolmuşa atladım.
İki katlı binaya bakarken biraz soluklanıyordum. Babamla ilgili yaşadığım hayal kırıklıklarından biri de burasıydı. Ondan sürekli duyduğum 'Şirket' benim için 20 30 katlı bir binaydı, ancak önümdeki bina geniş yer kaplayan iki katlı bir beton parçasıydı.
Kapıdan içeri girdiğim an gözüme tanıdık simalar takıldı. Ben de fark edildim hemen tabi. "Havin, hoş geldin." İnsanlar bana genelde Melâl derdi, Havin ismini en sık kullanan kişi babam olduğu için iş arkadaşları da beni Havin olarak tanıyordu. "Hoş buldum İsmail abi. Babam nerede?"
"Odasında. Geleceğinden haberi var mı?" Başımı sallayarak onayladım onu. "Yarın önemli bir toplantıya katılacak, stresli biraz." Babamın en bilinen özelliği, stres olunca gerekli gereksiz her şeye yükselmesidir. Ancak bunu bize yansıtmaz, bana kızdığını hiç hatırlamıyordum. Bir keresinde ayağı takıldı diye sandalye tekmelemesine, tekme şiddetiyle kırılan sandalyeye şahit olmuştum ancak bana sesini yükselltiği bile yoktu.
Seninle doğru düzgün konuştuğu da yok.
"Tamam abi. Kolay gelsin." Sessiz adımlarla üst kata çıktım. Bu şirkette odası olan çok insan yoktu, çoğunluk ortak alan kullanıyordu. Şirketin kuruluşuna şahitlik yapan babamın bir odasının olmasını normal karşılıyordum şahsen.
Kapıyı iki defa tıklatarak açtım. İçeriye girdiğimde odada Nergis teyzenin de olduğunu fark ettim. O da şirketin 1. yılında işe girmişti bildiğim kadarıyla. Aşk başlangıçları hakkında bilgi sahibi olmasam da burada tanıştıklarını biliyordum.
"Melâl, hoş geldin canım." Çalışma masasının önündeki koltuklardan birine oturmuş, kapının açılmasıyla bana dönmüştü. "Hoş buldum." Sakince masanın yanına ilerlediğimde babam da saatini kontrol edip ayaklandı. "Eğer işin çoksa bırakmana gerek yok, giderim ben." Başını olumsuz anlamda salladı.
"Yağmur başladı." Çok kaliteli bilgiymiş.
Konuşmak için açtığım ağzımı kapatmak zorunda kaldım çünkü benim sakince çaldığım kapı hızla açıldı. İçeriye, inanılmaz güzel bir kadın girdi. Sıkı bir at kuyruğu yapmış olduğu kızıl saçları omzuna dökülürken makyajlı yüzünde telaşlı bir ifade vardı. "Hakan Bey, yemek erkene alınmış. 15 dakika içinde çıkmamız gerekiyor." Babamın kaşları çatıldı hafifçe. "Ne demek erkene alınmış? Hangi sebeple?"
"Sebep belirtilmedi Hakan Bey. Erdal Bey az önce bilgi verdi, onun da acelesi vardı soramadım." Babamın parmakları kirli sakalında dolandı. "Tamam, birazdan geliyoruz Seda Hanım. Teşekkürler."
"Niye böyle bir şey yapmışlar ki acaba?" diye mırıldandı Nergis teyze çantasına telefonunu sıkıştırırken. "Hayatım ben bir Çağla'nın yanına uğrayacağım." diyerek aramızdan ayrıldı.
"Ben de gideyim o zaman." dedim elimi anahtarı almak için uzaratak. Babam bana tereddütle baktı. "Yağmur yağıyor."
"Mermi değil." Babam espri seviyesi oldukça düşük bir insandı, esprimi anlamadı. "Yağmur yağıyor, dolu bile değil. Ne olacak?" dememle kulağımıza 'Tak tak tak' seslerinin duyulması bir oldu. Cama taş atılıyor gibi.
Hayat benimle alay ediyor olmalıydı ya da cidden şom ağızlıydım. "Dolu yağıyor." Camdan dışarı bakarken kendimi inanılmaz aptal hissettim.
"Şirkette kalabilir misin?"
"Ne?" Tek eliyle alnını sıvazladı. Başına bela olmuştum onca işin gücün arasında. Kendimi kötü hissediyordum. "Yemek yenecek mekân yakın buraya. Götüremem seni oraya, burada kalabilir misin? Çok sürmez zaten yemek, 2 saat falan."
"Kalırım." Hâlâ tereddütlüyken odanın içinde hareket etmeye başladı. Önce ileriye astığı cekerine uzandı. "Acıkırsan veya başka bir şey istersen şu kenardaki kâğıttan ilk numaradan isteyebilirsin." Kafamı sallayarak onu onayladığımda çalışma masasının çekmecesine uzandı. "Şey" diye mırın kırın ettim. Kafasını kaldırmadan çekmeceyi karıştırmaya devan etti. "Söyle."
"Senin koltuğuna oturabilir miyim?" Sorumda duraksadı. Usulca kafasını kaldırdı ve bana baktı. Utanarak başımı eğdim ve kenetlediğim ellerime bakmaya başladım. Koltuğu aşırı rahat görünüyordu ancak ondan izin almadan oturmak istemezdim. "Oturabilirsin." Fazla büyük olmayan odanın içinde bir iki dakika daha dolandı.
Çıkmak üzereyken tekrar geveledim. "Bir de şey" Arkasını dönerek benimle göz göze geldi. "İnternet var mı burada?" Gözlerini kırptı. Ona yük mü oluyordum?
Ona yük değiliz, o bizi yük olarak görmeyi seçiyor.
Daha önce böyle bir şey söylemedi.
Sevdiğini de duymadık.
Yorum yapmak istemiyorum.
"Var, ama bağlanamazsın sen." Hiç düşünmeden cebinden telefonunu çıkarıp bana verdi. "Al benden paylaşıp kullanırsın, önemli biri ararsa da söylersin Nergis'i ararlar." Beklemediğim bu hareketin ardından tabiri caizse avel avel baktım elindeki telefona.
"Bitmesin internetin?" diye mırıldandım uzanıp telefonu alırken. Kısaca bakıştık. "Sınırsız paket." İki elimle sardığım telefon karın hizamdayken başımı salladım. "Acıkınca sipariş de verebilirsin, tüm kartlar kayıtlı zaten." Yine onu onayladığımda konuşmamayı tercih ettim.
Bir süre daha bakıştıktan sonra odadan çıktı. Hakan Adin'in odasında tek başımaydım.
Sanki bir keşifteymişim gibi etrafı incelerken oda detayları sıkıcıydı. Ben de göz diktiğim koltuğa ilerleyip oturdum. Rahatlığı bir süreliğine gözlerimi kapatmaya itti. Ardından etrafımda bir tur döndüm.
Sonrasındaysa masasını incelemeye başladım. İnanılmaz bir düzen vardı masada, her şeyin yeri milimetresine kadar ölçülmüştü sanki. L masanın kesişimine bir bilgisayar konmuştu. Sol tarafta üzerinde "Hakan Adin" yazan iki üç ödül vardı. Sağ tarafta üzerinde yazılanlardan bir gram anlamadığım evraklar vardı. Açık mavi yapışkanlı kâğıtların rengi hoşuma gitmişti.
Hemen ardından masanın köşesinde duran çerçevelere takıldı gözlerim. İki fotoğraf çerçevesi vardı. Nergis teyze ile Okan'ın olduğu bir fotoğraf ve babaannemle çekilmiş olduğu bir fotoğraf.
Ben yoktum.
Bize bir çerçeve bile ayırmayan adam, bizim sevgimizi hak ediyor mu?
O benim babam, ne olursa olsun ondan nefret edemiyorum.
Aptalsın.
Biliyorum.
"Hakan abi! Ben geldim!" Pat diye açılak kapıyla yerimden sıçradım. Korkuyla kapıya baktığımda uzun boylu, kumralımsı bir çocuk gördüm. Ne çok iri ne de çok zayıf bir fiziğe sahipti, ortalama görüntüsü ve yüz şekli bana yirmili yaşlarda olduğunu hissettiriyordu. Sırıtan ifadesi beni görünce sekteye uğramıştı. "Sen kimsin?" Kaşlarımı çattım. O kimdi asıl? Babamın odasına böyle pata küte niye giriyordu?
"Sen kimsin?" Kaş göz yaparak sorusunu tekrar ettim.
"Ben bu şirketin reklam yüzüyüm tatlım." demesinin ardından sanki bir çekimdeymiş gibi pozlar vermeye başladı. "Daha çok maskotuna benziyorsun." diye mırıldandım ben de. Cümlemin hakaret içerikli olduğunu anlayıp ciddileşti. "Şimdi sen cevapla bakalım. Hangi vasıfla Hakan Adin abimin koltuğunda oturuyorsun?" Sırıtarak kafamı sağa yatırdım.
"Hakan Adin'in kızı vasfı olmak yeterli mi?" Ardından hiç beklemediğim bir şekilde küfür etti "Siktir ordan."
"Ne? Ne dedin sen bana?" diye horozlanarak ayağa kalktım. "Terbiyesiz."
"Hakan abi çocuklarını getirmez iş yerine kızım, yalan söyleme." Sinirle kaşlarımı çattım. "Buraya ilk gelişim değil! Ayrıca seni babama söyleyeceğim." İş yerinde küfür? Çok ayıp.
"Uzatma lan. Çık odadan."
"Ya sen kimsin ya? Hangi akla hizmet kovuyorsun beni odadan?"
"Be-"
"Çok sevgili Hakan Adin abin talimat mı verdi sana, odamda bulunan ve tanımadığın herkesi kovabilirsin diye." Boş boş baktı bana. Ancak haklıydım öyle değil mi? O da bunun gayet farkındaydı.
"Bekle o zaman, arayıp soracağım." Dudak büzdüm. "Ne yazık ki telefonu bende. Nergis teyzeyi ara." Beni onaylayarak telefonuna döndüğünde sanki bir şeyi hatırlamış gibi aniden kafasını kaldırdı. "Madem Hakan abi baban, Nergis Hanım'a niye teyze diyorsun." Gözdevirdim. Zevki olarak anneme teyze diyorum ya ben.
Ona ters ters baktım, ardından onu beklemeyerek telefonumdan Nergis teyzeyi aradım. Hemen açıldı, hoperlöre aldım "Söyle kuzum?"
"Yemek başladı mı Nergis teyze?"
"Yok canım yoldayız daha. Ne oldu?" Onunla göz gözeyken kapının bir kaç adım ilerisindeydi, ben de masanın arkasındaydım hâlâ. "Babama verir misin telefonu?"
"Tabii canım, vereyim." Birkaç hışırtı sesinden sonra babamın sesi yankılandı odada. "Ne oldu?" Yüzündeki ifade yavaş yavaş soldu. Sessizce 'Sıçtık' diye mırıldandığını duydum. Sırıttım.
"Şirketin maskotu olduğunu iddia eden biri bana küfür etti." Kısa bir sessizlik oldu. Hemen ardından babamın sesi tekrar yayıldı odaya. "Toygar."
Demek adı Toygar'dı.
"Hakan abiciğim?" dedi kesinlikle şirinlikten uzak bir sesle. "Sen şirkette, üstelik benim kızıma karşı küfür mü kullandın?"
"Valla yanlışlıkla oldu abi."
"Yemek dönüşü görüşelim."
"Tamam abi." Hoperlörü kapatıp telefonu kulağıma yasladım. "Kızın olduğuma inanmadı, ondan aradım. Rahatsız ettim, kusura bakma."
"Sorun yok." Telefon kapandı.