Önünde durduğum mezar taşına baktım. Gözlerimde hangi duygu görülüyordu, bilmiyordum.
Burada yatan kadını özlüyordum, bazen nefret ediyordum, bazen inanılmaz kızıyordum, bazen kırılıyordum, çoğunlukla acı çekiyordum. Burun deliklerime dolan oksijen yetmiyor gibiydi, göğüs kafesim sıkışıyordu. Ellerimin titremesini durdurmak zordu. Onu kaybedeli 6 ay olmuştu, hayatıma veda edeli tam 6 ay olmuştu.
Elimdeki beyaz lilyumları yavaşça bıraktım toprağın üstüne. Buraya en son iki hafta önce gelmiştim, beni fazlasıyla etkileyen bir rüyayı anlatmak için. Babama anlatmak isterdim.
"Doğum günün kutlu olsun anne." Dolan gözlerimi kırpıştırarak mezar taşının kenarına çöktüm yavaşça. Biraz soluklandım. Hava çok soğuk değildi, ancak ben donuyordum. "Seni özledim." Bacaklarımı kendime çekerek oturduğum yerde sırtım onun mezarına dönüktü. "Sensiz hayat zor. Sana hep kızardım, hâlâ kızıyorum ama sen olmadan da olmuyor anne." Yerde yeşermiş bir iki çiçeğe baktım öylesine. "Senin parçaladığın o evrende ayaklarım kesiklerle dolu, yürümek çok zor anne. Bunu bana neden yaptın?" Burnumu çektim, küçük bir damla göz yaşının yanağımı ıslatmasına izin verdim.
"Babamı niye aldattın ki?" Önüme gelen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdığımda başıma öylesine sardığım şal biraz bozuldu. Onu da umursamadım. "Biz, mutlu olabilirdik." Yan döndüm. Mezarın kenarına yanağımı yasladım, soğuk tüm vücudumu titretti.
"Ona, onu sevmediğini söyleseydin. Düzgünce ayrılsaydınız, niye aldatan konumuna düştün ki? Senin hataların benim canımı niye yakıyor?"
"Babam, onun çocuğu olduğumdan bile şüphe ederken nasıl sevebilirdi ki zaten beni?" Tekrar burnumu çektim. "O testlerde babam çıkmasa kahrolurdum anne. Ben babamı çok seviyorum ve sen, onun sevgisini aldın benden." Belki de babama toz kondurmamak için bana karşılık veremeyecek bir hedef seçmiş ve nefretimi kusuyordum. Ölüler konuşamazdı zaten."Okan'ın yerinde olmak istemekten yoruldum anne." Göz yaşlarımın ardı arkası kesilmezken görüşümü netleştirmek için usul hareketlerle gözlerimi ovuşturdum. "Seni çok seviyorum anne ama bize bunu neden yaptın?" Hiçbir soruma cevap alamadım. Benim sorularım çok cevaplanmazdı zaten.
"Sürekli zorluklarla karşılaşıyorum, boğulacak gibi oluyorum ama anlatacak hiç kimsem yok." Dudaklarımda minik bir gülümseme peyda oldu. Mutluluktan uzak, acınası bir gülümseme.
"Babama anlatamayınca kimseye anlatamıyorum. Yasemin'in ilk önerisi ne oluyor biliyor musun?" Biliyor muydu, bilmiyorum. Hep olduğu gibi yine cevap alamadım. "'Babana söylesene.' diyor. Onun babası onu seviyor, benim babamın beni sevmediğini unutuyor. Çok dile getirmekten kaçınıyor ama garipsiyor." Küçük bir hıçkırık daha koptu dudaklarımdan. "Ben niye garipsenmek zorundayım? Kurduğunuz yuvayı sessizce çekip çıkmak yerine niye yıktınız?"
"Ben yıkıntılar arasında kaldım."
"Kimseye sesimi duyuramıyorum. Birinin gelip beni çıkarmasını bekliyorum sessizce. Biri gelecek mi, ne zaman gelecek?"
Bir saate yakın oturdum orada. Yanağım mermerin küçük alanını ısıtmıştı. Ben hâlâ soğuktan küçülmüş hissediyordum. Burada daha fazla kalamayacağımı idrak ederek ayaklandım. Üstümü silkeledim ve gelir gelmez yapmam gereken şeyi son olarak yaparak mezara biraz su döktüm.
"İyi ki doğdun anne... Keşke doğmasaydım."
**
"Seni bırakayım." Bazen babamı çok severek uyanırdım, bazen ondan nefret ederek.
Şu an ikincisiydi.
"Gerek yok." dedim aksi bir sesle. Ona şu an çok kızgın hissediyordum. Okula öğleden önce gitmemiş, annemin mezarına uğramıştım. Evden çıktığımı biliyordu, annemin mezarına gittiğimin farkındaydı. Onu uzun süre aldatan bir kadının mezarına dahi gitmek istememesini bir nebze anlayabilirdim. Ancak beni mezarın önüne bırakmayı akıl edemez miydi? Benim taksi kullanmak istemeyeceğimi ,o kadar parayı çok da uzak olmayan bir mesafeye dökemeyecektim, bu saatte de dolmuş olmayacağını bilmiyor muydu? Mezara yürüyerek gitmiş olabileceğimi düşünmuyor muydu?
Çantamı kapı kenarına koyarak dışarı çıktım. Paspasa çoraplarımla basarak ayakkabılıktan mor nike ayakkabılarımı giymeye başladım. Kapının önünde dikilmeye devam etti.
"Ne oldu beni mi uğurlayacaksın? Merak etme, çok da ilgilenmediğin okul hayatımı aksatmamaya çalışıyorum." Yine sessiz kaldı. Onunla konuşmak, mezarda yatan annemle konuşmaktan zordu.
Bağcıklarımı bağlamayı bitirip doğruldum. Eğilerek kenardaki çantamı aldığımda bana para uzattı. "Param var." dedim soğuk bir sesle. "Akşam evde olmayacağız, işimiz var. Okan, dedenin yanına gidecek." Dedemi ve babaannemi sevsem de evlerinde kalmak istemiyordum. Kendi evlerinden çok o evde olan misafirlerin babam ve üvey annem hakkında sorular sormasını çekemiyordum. Babaannem komşulara kızıp engel olmaya çalışsa bile başarılı değildi. 'Cici anan kıskanıyor mu seni? Kavga ediyorlar mı Hakan'la?" En aklımda kalan soru buydu.
Daha önce benimle ilgili bir tartışma geçmişti, tek taraflı. Nergis teyze babama bağırıyordu, ancak beni savunmak için ona kızıyordu. İkisinin konumu fazla yanlış görülüyordu.
"Kartı da bıraktım mutfak masasına acıkınca yemek sipariş edersin." Tekrar uzattı parayı. Kızmıyordu, açıklama yapıyordu. Uzatmayıp aldım parayı, muhtemelen bir şeye harcamaz, yatağımın altındaki kavanoza atardım.
"Ne işiniz var?" diye sordum. Ses tonum öylesine gibiydi ama merak etmiştim. Ellerini eşofmanının cebine soktuğunda çantam sırtımda yerini almıştı. Benden uzun olduğu için başımı küçük bir açıyla kaldırmak zorundaydım. "Şirketler anlaşmaya gitti. Kutlama yemeği zırvalıkları." Öyle yemeklere gitmeyi sevmediğini biliyordum.
Kafamı onaylar şekilde sallayarak dış kapıya yöneldim. Beni bırakma konusunda 2. bir teklifte bulunmamıştı. Dış kapıdan çıktıktan sonra bahçeden de çıkacakken kapı açıldı. Arkamı döndüm.
Bir eli hâlâ cebindeyken elindeki anahtardan tuşa bastı ve arabanın kapılarını açtı. "Bin." Bana bunu yapma.
Beni düşünmesini istemiyordum. Sevgisini hissetmiyordum ki, düşünmesi canımı yakıyordu. Sessizliğimi korudum, ikinci bir itiraz gerçekleşmeden sakince yolcu koltuğunun kapısına yöneldim.
Kemerimi taktığım an araba çalışıp hareketlendi. Okulumla ev arasında 40 dakikalık yol vardı. Eski evim okulun hemen karşısında olduğu için çok rahattım, annem öldükten sonra tüm düzenim bozulmuşken okuldan ayrılmak istememiştim. Erken kalkıp eve geç dönmeyi pek problem falan etmiyordum. Yolculukları severdim zaten, neredeyde hep de müzik dinlerdim. Babamın yanında dinlemek istemiyordum.
Hafta içi ve öğlen saatleri olması sebebiyle trafiksiz yol akıp gitmişti. Okulun önünde durduğumuz an elim kapıya tutundu, hiçbir şey demeden indim arabadan. Sonuç olarak ondan bir şey istememiştim, o da teşekkür beklememeliydi. Değil mi?
"Aa Melâl, gelmişsin. Yoktun öğleden önce." Kapıdan girmeden sınıf arkadaşım Görkem ile karşılaştım. En sevdiğim arkadaşlarımdandı. Hatta sınıfımda karşı cinsten sevdiğim nadir bir arkadaştı, sınıfın erkekleri ne yazık ki çoğunlukla aptal ve egoistin önde gideni diyebileceğim tiplerdendi.
"Annemin mezarına gittim." dedim gülümseyerek. Arkamda kalan araba hareketlenmedi ama dönüp bakmadım. Kurallara uyan bir adamdı, telefonla konuşuyordu muhtemelen. Konuşması bitince giderdi.
"Doğum günüydü bugün." Duyduğu cümleyle gülümsemesi küçüldü. "Bilmiyordum ben. Söyleseydin gelirdim, tek başına gitmezdin." O bile biliyordu. O bile farkındaydı.
Senden nefret ediyorum Hakan Adin.
"Tek başıma daha iyi hissediyorum." derken ben, kolunu omzuma atmıştı. Birlikte girdik bahçeye. Dokunuşu beni rahatsız etmedi, samimiyetini biliyordum. Ardından aklıma gelen detayla yalandan somurttum. "Zaten Yasemin iki saat başımın etini yiyecek; yok ben de gelseydim, beni niye okulda tek bıraktın." Yüzümü buruşturdum. "Şimdiden başım ağrıdı." Sesli bir şekilde güldü.
"Meli!" Şom ağızlı biri miydim yoksa ileri görüşlü biri mi, bilmiyorum. Ancak koşarak bana doğru gelen Yasemin, garipsenecek bir detay değildi. Resmen üstüme atladı. Bir iki adım geriledim. Ki Görkem'in kolu olmasa yere bile yapışabilirdim. "Neredeydin kızım ya! Sensiz öbür dünyaya gidecektim resmen." Sadece yarım gündür yoktum. Sarılmayı bırakmak yerine ellerini belime sarıp kafasını omzuma yapıştırdı. Solumda onun bedeni, omzumda Görkem'in koluyla yürümeye başladım.
"Bezelye Selin çok konuşuyor diye yanıma otutturdu Kokoş Betüş, kafayı yiyecektim kızım! Bir insan hiç mi susmaz ya, bir saniye bile mi?" Görkem'in 'hah' sesini duyduk. "Son cümle sana mıydı Selen'e mi?" Yasemin'in isyanı yarıda kalırken tersçe Görkem'e baktı ve omzumda duran eline bastı tokadı, benim canım da yanmıştı ama ses etmedim. Yasemin eski pozisyonuna geri döndü ve konuşmaya devam etti.
"Tüm kalemlerimle oynadı durdu; ben dizdim, o bozdu. Saçına yapışma isteğimi bastıramayacağım diye çok korktum. Dövecektim o Selin'i de disipline gidersem bensiz bir hafta geçiremezsin diye vazgeçtim." Uzanıp yanağımı öptü. "Sonra teşekkür edersin." Kızın ismi Selen'di ancak Yasemin ona inat olsun diye Selin diyordu, bazen Selen çok kızdığında bile Selin'i Selen yapmak yerine Selena diyordu.
Okul kapısından girdiğimizde üç kişi aynı anda giremeyeceğimiz için temasımız kopmuştu. "Kantine inelim mi? Sen de bir şeyler yersin." Sabahtan beri bir şey yememiştim. "Olur ama önce lavaboya gireyim. Siz inin kantine."
Öğle aramız uzundu.
**