İçeriğe geç

Maxıa Akademisi

Bölüm 9 · 11 dk okuma

Maxıa Akademisi

Bölüm 9

Maxia Akademisi Bölüm:9

Tünelin nemli karanlığında ilerleyen adımlar, toprağın altında boğuk bir yankı uyandırıyordu. Ahşap kapağın arkasında kalan Morgana’nın çığlığı ve çelik çatışma sesleri zihinlerinden silinmiyordu. Müdür Gizzy, arkasındaki 12 öğrenciyi vadinin kayalık yamacındaki gizli tünel çıkışına kadar yönlendirdi.

Dışarı çıktıklarında sis dindirilmiş, akşamın kızıllığı gökyüzüne yayılmaya başlamıştı. Ancak sisin ardında beliren devasa taş şato ve etrafını saran surlar, durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne seriyordu.

Grup, dik kayalıkların tepesinden kasabaya bakan geniş bir terasta duraksadı. Sokaklarda garip bir hareketlilik vardı. Muhafızlar ellerinde ağır mızraklar ve zincirlerle sokak sokak gezerek sefil durumdaki halkı, köylüleri ve dilencileri sürükler gibi toplayarak zindanlara doğru götürüyorlardı.

"Aşağıda ne oluyor böyle?" diye fısıldadı Celestie, bir kayanın arkasına gizlenerek. "Halkı niye topluyorlar? Vane her yere mi saldırdı bu adam çıldırmış olmalı."

O sırada kayalıkların ardındaki eski bir değirmenin gölgesinden kaçmaya çalışan, elbisesi yırtık genç bir köylü kızı fark ettiler. Gideon hızlıca öne atılıp kızı kolundan tutarak kayalığa çekti. Kız panikle bağırmak üzereyken Lyra elini onun ağzına kapattı.

"Sakin ol! Biz Engizisyon askeri değiliz," dedi Lyra şefkatle. "Sadece ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz bize yardım edebilir misin?."

Kız titreyerek derin bir nefes aldı. "Siz... siz yabancısınız, bilmiyorsunuz tabii. Bu gece Kanlı Balo var."

"Kanlı Balo mu?" diye sordu Widzy şaşkınlıkla.

"Yıllardır süregelen lanetli bir gelenek bu," dedi kız, gözlerindeki derin çaresizlikle. "Her iki yılda bir, bu krallığın tüm soyluları, derebeyleri ve zenginleri kalede devasa bir balo düzenler. En ihtişamlı elbiselerini giyer, altın kadehlerden şarap içerler. Ve... gelenek gereği, zenginlerin sözde göz zevki bozulmasın, soyluların huzuru kaçmasın diye krallıktaki tüm köylüler, fakirler, dilenciler ve kimsesizler o gece boyunca zindanlara kilitlenir. Bir geceliğine sefalet içinde yer altına saklanır."

Salona adeta yıldırım düşmüş gibi bir sessizlik çöktü. 12 öğrenci ve Gizzy duydukları karşısında donakaldılar.

"Bu... bu nasıl bir insanlık dışı kural?!" dedi Arthur öfkeyle kılıcının kabzasını sıkarak. "Sırf yoksul oldukları için insanları zindana mı kapatıyorlar?"

"Sadece bu da değil malesef," dedi köylü kız ağlamaklı bir sesle. "Güneş batarken turlara başlarlar. Üstü başı soylu gibi olmayan, cebinde altını bulunmayan kim varsa zindana atılır. Yarın sabah balo bitene kadar tek bir köylü sokakta gezemez."

Müdür Gizzy bir an duraksadı. Zihnindeki taşlar yerine oturmaya başladıkça yüzü buz kesti. "Luna... Element Tutulması ne zamandı?"

Luna panikle elindeki gökbilim notlarına ve gökyüzündeki kızıllığa baktı. "Olamaz... Tutulma tam bu gece! Kanlı Ay doğduğunda, tam gece yarısı gerçekleşecek!"

"Ve tutulmanın gerçekleşeceği Kadim Büyü Damarı..." dedi Widzy dehşetle kasabanın merkezindeki devasa şatoyu göstererek. "...tam o balonun yapıldığı şatonun avlusunda!"

Grup tamamen şok içindeydi. Büyüleri kilitliydi, üzerlerindeki giysiler yırtık pırtık ve çamur içindeydi. Zengin ya da soylu olmadıkları için birkaç saat içinde sokaktaki diğer fakirlerle birlikte toplanıp yer altı zindanlarına atılacaklardı. Eğer zindana atılırlarsa, 2 yılda bir gerçekleşen bu kozmik tutulma anını kaçıracaklar ve sonsuza dek bu karanlık Ortaçağ’da mahsur kalacaklardı.

"Zindana girersek her şey biter," dedi Quel dişlerinin arasından. "O zindanlardan gece yarısı çıkmamız imkansız."

"O zaman..." dedi Gizzy, gözlerinde yıllardır sönmeyen o kararlı ışıkla. "...tek bir seçeneğimiz var. O baloya gizlice katılacağız."

"Ne bu delilik?!" dedi Celestie gözleri fal taşı gibi açılarak. "Müdürüm, üzerimizdeki çamura bakın! Bizi kapıdaki muhafızlar içeri almak şöyle dursun, afedersiniz ama doğrudan kazığa oturturlar!"

"Celestie haklı," dedi Darcy. "Soylu gibi görünmüyoruz. Dans etmeyi bilmek yetmez, kıyafetimiz, duruşumuz, altınımız yok!"

"Altınımız var," dedi Widzy, Morgana’nın çantasından aldığı ve Vane’den çaldıkları altın kesesini çıkararak. "Ayrıca Morgana’nın kulübesinden kaçarken yanımıza aldığımız efsunlu kumaşlar ve iksirler duruyor."

Gizzy öğrencilerine döndü. "Büyük Element Tutulması’na sadece saatler kaldı. Ya bir yol bulup o balonun ortasına soylu gibi sızacağız ve zamanı geldiğinde şato avlusunda büyü köprüsünü kuracağız... ya da bu çağın zindanlarında çürüyeceğiz. Başka şansımız yok!"

Arthur kılıcını düzeltti, Gideon kalkanını ayarladı. 12 öğrenci birbirine baktı. Yaşadıkları tüm sefalete, açlığa ve büyü yoksunluğuna rağmen içlerindeki Maxia ruhu bir kez daha şahlandı.

"Pekala," dedi Arthur kararlı bir sesle. "Balo elbisesi nasıl giyilir, soylu gibi nasıl yürünür öğrensek iyi olur. Çünkü bu gece o şatoyu sallayacağız!"

Sisin çöktüğü terasta vakit daralıyordu. Güneş, ufukta kan kırmızı bir iz bırakarak kaybolurken, şatodan yükselen sur borularının boğuk sesi kasabada yankılandı. Bu ses, köylüler için avın başladığının, soylular içinse eğlencenin ilk kadehinin kalkacağının işaretiydi.

Müdür Gizzy, derin bir nefes alarak Morgana’nın çantasından çıkardığı efsunlu kumaş ruloıarını ve irili ufaklı cam şişeleri yere serdi. "Büyülerimiz mühürlü olabilir çocuklar," dedi sesi fısıltı kadar kısık ama bir orduyu harekete geçirecek kadar güçlüydü. "Ancak Simya ve Büyülü Nesne Sanatı zihnimizden silinmedi. Bu kumaşlar Işık Bükücü İpeği’nden dokunmuş. Sadece birkaç damla parıltı iksiri ve doğru katlama teknikleriyle birer krallık giysisine dönüşebilirler."

Widzy öne atıldı, elleri titreyerek parıltı iksirinin tıpasını açtı. "Benim üzerimdeki elbise tam anlamıyla çamur deryasıydı... Ama şunu kumaşa sürersek belki..."

"Ver bana hemen bi fikrim var," dedi Celestie heyecanla. Elindeki gümüş iğne ve ince ipi alarak kumaşı arkadaşlarına doğru savurdu. "Widzy, sen o mavi iksirden kumaşın kıvrımlarına damlat. Lyra, rüzgar esintisi iksirini bana ver, eteklerin havada süzülür gibi durması lazım!"

Sonraki bir saat boyunca terk edilmiş eski değirmenin içinde adeta bir mucize gerçekleşti.

Arthur, siyah kadife gibi görünen ama efsunlu kumaşın gölgesiyle parıldayan devasa bir pelerin ve altın işlemeli bir yelek büründü. Kılıcını pelerinin altına gizlemişti. Gideon, yüksek yakalı, gümüş düğmeli koyu yeşil bir ceket giymiş, omuzlarına sahte ama ihtişamlı bir kürk oturtmuştu.

Kızların durumu ise büyüleyiciydi. Celestie’nin elbisesi gece gökyüzünün tüm yıldızlarını üzerinde taşıyor gibi pırıl pırıldı; gece mavisi kumaş, her adımında hafifçe renk değiştiriyordu. Widzy, altın sarısı ve zümrüt yeşili tonlarında, beli korseli müthiş bir balo elbisesi tasarlamıştı. Lyra ve Darcy ise yüzlerini gizleyen, üzeri efsunlu kuş tüyleriyle kaplı gizemli maskeler hazırlamışlardı.

Gizzy ise grubun en arkasından öne doğru yürüdü. Üzerindeki uzun, erguvan rengi simli pelerin ve elindeki oymalı bastonuyla, uzak diyarlardan gelen yaşlı ve hürmet çeken bir dük gibi görünüyordu ama bu görünümünün arkasında genç ve güzel bir müdür duruyordu.

"Yüzlerinize bu efsunlu tozu sürün," dedi Gizzy pelerinini düzelterek. "Efsun, cildinize pürüzsüz ve nemli bir görünüm verecek. Sokaktaki açlıktan sararmış yüzlerimizden tek bir iz bile kalmamalı."

"Peki ya konuşmamız ne olacak?" diye sordu Darcy gerginlikle maskesini düzeltirken. "Ya bir soylu bizimle konuşmaya kalkarsa?"

"Çok basit küstah olacaksınız," dedi Arthur bıyık altından gülerek. "Soyluların en büyük ortak özelliği nedir bilir misiniz? Kendilerinden alt sınıftakileri görmezden gelmek ve sadece kendi kibirlerini dinlemek. Birisi size bir şey sorarsa, ona tepeden bakın, kadehinizi kaldırın ve sorusunu saçma bulmuş gibi hafifçe gülümseyip arkanızı dönün."

"Harika bir plan," dedi Gideon derin bir nefes alarak. "Umarım kapıdaki muhafızlar da bu kibirli duruşumuzdan etkilenir."

Şatoya giden devasa mermer merdivenler, altın arabalardan inen ipekler içindeki soylularla dolup taşıyordu. Ancak ortamda garip, neredeyse rahatsız edici bir hava vardı.Gizzy ve 12 öğrenci, merdivenleri ağır ve mağrur adımlarla tırmandılar. Kapıda bekleyen devasa zırhlı iki muhafız, ellerindeki mızrakları çaprazlayarak yolu kesti. Baş muhafız, gözlerini Gizzy’nin üzerindeki erguvan pelerine dikti.

"Soyluluk belgeniz ve hanedan mührünüz?" diye gürledi muhafız.

Gizzy duraksamadı bile. Bastonunu sertçe yere vurdu. Yüzünde tiksinti dolu bir ifade belirdi. "Haddini bil asker!" dedi sesi kule gibi yankılanarak. "Biz Kuzey Kanyonu’nun Unutulmuş Lordlarıyız. Mührümüzü görmek istemek, efendine hakarettir. Şu üzerimizdeki Işık İpeği’ni görmüyor musun? Yoksa kör gözlerin sadece ucuz pirinç takıları mı seçebiliyor?"

Arthur öne adım atıp elini kılıcının kabzasına koydu, muhafıza tepeden baktı. Widzy ise yelpazesini yavaşça açarak küçümser bir şekilde kıkırdadı.

Muhafız bir an bocaladı. Karşısındaki grubun elbise kalitesi ve sergilediği inanılmaz kibir, onun geri adım atmasına yetti. "Affedin... lordum. Mazur görun lütfen geçebilirsiniz," diyerek mızraklarını çekti.

Şatonun devasa balo salonuna adım attıklarında hepsinin nefesi kesildi. Ama bu güzellikten değil, ortamdaki tekinsizliğin dehşetindendi.Tavandan sarkan devasa kristal avizelerin altında binlerce mum yanıyordu. Duvarlar altın kaplamaydı. Ancak salondaki soyluların hareketleri son derece garipti. Kimse gerçekten gülmüyordu; yüzlerinde adeta balmumundan yapılmış gibi sabit, donuk tebessümler vardı. Müzik, yavaş ve kasvetli bir vals ritminde çalıyor, insanlar robotik adımlarla dönüyordu.

En garibi ise, salonun ortasındaki devasa açık büfe masasıydı. Masada en lezzetli etler, meyveler ve şaraplar vardı fakat kimse tek bir lokma bile yemiyordu. Soylular kadehleri dudaklarına götürüyor ama içmiyor, sadece bir eşya gibi ellerinde tutuyorlardı.

"Bunlar... bunlar insan mı cidden ya?" diye fısıldadı Celestie, Arthur’un koluna sıkıca yapışarak. "Baksana Arthur, şu kadının gözleri hiç kırpılmıyor."

"Sessiz ol," dedi Arthur gözlerini salonda gezdirerek. "Dikkat çekmeyelim. Yavaşça salonun kenarlarına dağılın."

O sırada, omuzlarında devasa tavus kuşu tüyleri olan yaşlı bir Lord, elindeki altın kadehle yavaşça Widzy’e doğru yaklaştı. Yüzündeki gülümseme o kadar gergindi ki yanaklarındaki deri yırtılacak gibi duruyordu.

"Ah... yeni yüzler," dedi Lord, sesi bir kuklanın boğazından çıkıyor gibi pürüzlüydü. "Hangi hanedandansınız tatlı leydi? Neden dans etmiyorsunuz? Bu balo... sonsuza dek sürmeli, değil mi? Eğlenmek zorundayız. Eğlenmezsek... zindandaki eziklerden ne farkımız kalır?"

Widzy’nin sırtından aşağı soğuk bir ter damladı. Karşısındaki adamın gözlerinde derin bir korku ve delilik vardı. Bu insanlar eğlenmiyordu; zindana atılma korkusundan, sırf zenginlik gösterisini sürdürebilmek için burada birer tiyatro oyunu oynuyorlardı.

Widzy, Arthur’un taktiğini hatırladı. Yelpazesini yüzüne kapatıp hafifçe başını geriye attı. "Sizin gibi sıradan bir lorda hanedanımı açıklayacak değilim, bayım. Dansınız ise fazla... basit." Arkasını dönüp yavaşça oradan uzaklaştı. Lord ise hiç bozulmadan, aynı donuk tebessümle olduğu yerde durmaya ve kadehini tutmaya devam etti.

Saatler ağır ağır ilerledi. Balo salonundaki bu yapay, delice atmosfer herkesin sinirlerini germişti.Grup salonun derinliklerinde, avluya açılan devasa kemerli pencerelerin gölgesinde yeniden bir araya geldi.

Gizzy, cebinden çıkardığı gümüş köstekli saate baktı. "Son bir saat kaldı bu sefer olmalı artık," dedi fısıltıyla. "Gökyüzündeki ay kızarmaya başladı. Element Tutulması başlamak üzere. Avluya çıkan kapıyı bulup hemen balodan kaçmalıyız."

Balo salonunun ihtişamlı kristal avizeleri altında, mumların titrek ışığında zaman ağır ağır ilerliyordu. Tutulmaya tam bir saat kalmıştı. Dışarıda Kanlı Ay yavaş yavaş gökyüzünü kızıla boyarken, devasa balo salonunun ücra ve karanlık bir köşesinde, yüksek kemerli bir pencerenin gölgesinde 12 Maxia Akademisi öğrencisi yan yana duruyordu.

Üzerlerindeki efsunlu, parıltılı balo kıyafetleri ve yüzlerindeki zarafetle dışarıdan bakıldığında sıradan birer soylu gibi görünüyorlardı. Ancak birbirlerine sokulmuş bu gençlerin gözlerinde, Ortaçağ'ın tüm soğukluğunu eritecek sıcacık, çocuksu bir umut parıldıyordu. Bir saat sonra akademilerine, evlerine döneceklerdi.

Arthur, pelerininin altından kılıcının kabzasını hafifçe okşayarak gülümsedi. "İlk işim," dedi gözleri parlayarak, "Maxia’nın antrenman sahasına gidip o büyüleyici, uçuşan ahşap hedef kuklalarıyla saatlerce dövüşmek olacak. Bu çağın paslı, ağır kılıçlarından ve çamurlu zırhlarından gına geldi. Kendimi o pürüzsüz mermer zeminde savurmayı ve kılıcımdan mavi alevler çıkarmayı öyle çok özledim ki!"

"Benim özlediğim şey çok daha basit ama paha biçilemez," dedi Gideon hafifçe kıkırdayarak. "Akademi yatakhanesindeki o tüy kadar hafif, efsunlu sıcak yataklar! Yemin ederim günlerdir taşların, mağara zeminlerinin üzerinde yatmaktan sırtım kırıldı. Dönüşte tam üç gün boyunca o yatakta uyuyacağım ve kimsenin beni uyandırmasına izin vermeyeceğim."

Widzy, altından korsesini hafifçe gevşetip derin bir nefes aldı. "Ah Gideon, yatak harika bir fikir ama benim aklımda sadece yemekhane var! Aşçı teyzenin yaptığı o efsunlu, rengi değişen tatlı kulelerini hatırlıyor musunuz? Hani ısırdığınızda ağzınızda çilek ve çikolata köpükleri patlayanlar... Sırf o tatlıdan koca bir tepsi yemek için şu an tüm altınlarımı verirdim!"

"Benim aklım kütüphanede kaldı," dedi Luna gözlerini yüksek tavanlı salondan ayırmadan. "Gökbilim kulesindeki devasa büyü mertebesi teleskobunu özledim. Yıldızların ve gezegenlerin dönüşünü izlemeyi, kütüphanenin o eski kağıt ve lavanta kokan koridorlarında saatlerce kaybolmayı... Bu karanlık çağda gökyüzü bile insana huzur vermiyor, hep bir kehanet, hep bir felaket korkusu var."

Celestie, gece mavisi ışıldayan elbisesinin eteklerini toplayıp hevesle söze girdi: "Peki ya Bahar Şenliği bahçesi? O pembe yapraklı efsunlu ağaçların altında oturup berrak havada süzülen peri ışıklarını izlemeyi hiç mi özlemediniz? Ben ilk iş akademi bahçesindeki o dev çınarın altına gidip çimlere uzanacağım. Korkmadan, muhafız kaçırmadan, sadece gökyüzüne bakıp rüzgarın şarkısını dinleyeceğim."

Lyra gözlerini kapatıp hafifçe gülümsedi. "Ben o bahçedeki şifalı su havuzunu özledim Celestie. Suyun içine girdiğinizde tüm yorgunluğunuzun silinip gittiği, tatlı bir melodi fısıldayan o havuz... Yüzümdeki ve ellerimdeki tüm bu çamur ve is izlerini o şifalı suyla yıkamak istiyorum."

"Benim özlediğim şey biraz garip gelebilir," dedi Darcy bıyık altından gülerek. "Ders belluğunun o gıcık, tiz sesini özledim! Hani sabahın köründe çalardı da hepimiz söylenerek yataktan kalkardık ya... Şimdi o sesi duymak için neler vermezdim. Bize disiplini ve güvende olduğumuzu hissettiren tek şey o belmiş meğer."

Quel, sırtını soğuk taş duvara yaslayarak arkadaşlarını izliyordu. "Ben Kimya Laboratuvarı’nı özledim," dedi heyecanla. "Renkli iksir tüplerini, patlamaya hazır efsunlu karışımları, simya masasını... Burada bir tüp iksir yapmak için tırnaklarımızla ot toplamak zorunda kaldık. Maxia’ya varır varmaz laboratuvara kapanıp en parlak ışık iksirini yapacağım."

Grupun sessiz genci, pelerinini sıkıca saran arkadaşlarına baktı ve derin bir nefes aldı. "Ben sizinle akademinin dev salonunda hiçbir kaygı duymadan oturup sadece sohbet etmeyi özledim. 'Acaba yarın ne yiyeceğiz?', 'Acaba yakalanacak mıyız?' diye düşünmeden, sadece öğrenci olduğumuz o tasasız günleri..."

Morrigan, her zamanki gibi tek kelime etmedi ama elindeki antika kitaba sıkıca sarılırken parmaklarının ucu hafifçe gevşedi. Yüzünde çok nadir görülen, iç ısıtan hafif bir tebessüm belirdi. Bakışları tek tek arkadaşlarının üzerinde gezindi; onların bu neşeli hallerini zihnine kazımak ister gibiydi.

Diana ise arkadaşlarının arasındaki bu neşeli kahkahaları, heyecanlı hayalleri dinlerken gözleri doldu. Onlara doğru bir adım attı, üzerindeki altın sarısı işlemeli elbiseyle bir güneş gibi parıldıyordu.

"Ben en çok neyi özledim biliyor musunuz?" dedi Diana, sesi şefkat ve derin bir sevgiyle titreyerek. "Bizim Maxia’daki o eski halimizi özledim. Korkusuzca güldüğümüz, birlikte derse koştuğumuz, kaderin üzerimize bu kadar ağır yükler bindirmediği günleri... Ve biliyor musunuz? Ben akademiye döndüğümüzde hepsiyle gurur duyacağım. Çünkü biz buradaki sefihliğe, karanlığa ve korkuya asla teslim olmadık. Günün sonunda hep birlikte başardık."

12 öğrenci birbirlerine sarıldılar. Çevrenin tekinsizliğine, salonu dolduran soyluların garip tebessümlerine ve yaklaşan felakete inat, o kuytu köşede kıkırdamalar ve neşeli fısıltılar yükselmeye devam etti. Evlerine dönmelerine sadece bir saat kalmıştı ve o an için hepsinin içi tarif edilemez bir mutlulukla doluydu ama bu mutluluk çok uzun sürmeyecekti keder bulutu hepsinin üzerine bir sis gibi yayılacaktı...

Bölüm sonu

3 yorum