Lord Vane’in "Geçit kapansın! Hepsini canlı yakalayın!" emriyle birlikte kayalık geçit adeta bir kıyamet alanına dönüştü. Çelik zırhların birbirine çarpma sesi, at kişnemeleri ve Engizisyon askerlerinin savaş çığlıkları dondurucu vadide yankılandı.
"Formunuzu koruyun hadi!" diye bağırdı Müdür Gizzy. Asasını bir mızrak gibi kavramıştı. Büyü saçamıyordu ama yılların dövüş tecrübesi bedenindeydi. "Sırt sırta verin! Kimse gruptan kopmasın!"
İlk dalga askerler kayalıklardan aşağı fırladı. Ağır kalkanlı iki muhafız doğrudan Arthur ve Gideon’un üzerine yüklendi.Arthur, kılıcının üzerindeki efsunlu yazılar sönmüş olsa da çeliğin ağırlığını en iyi şekilde kullandı. Üzerine gelen mızrak darbesini kılıcıyla yana savuşturup askerin zırhsız kasık bölgesine sert bir tekme indirdi. Asker çamura kapaklanırken Arthur kılıcın kabzasıyla arkasındaki diğer muhafızın miğferine vurdu. Mermer gibi bir çınlama sesi yükseldi.
"Sol kanat çöküyor acil destek verin!" diye bağırdı Diana. Rüzgâr gücü olmadığı için uçamıyor ya da hava kalkanı oluşturamıyordu. Yerden kaptığı ağır bir çam dalını kılıç gibi kullanarak üzerine koşan bir askerin gözüne savurdu. Asker acıyla çığlık atıp geriledi ama arkasından üç muhafız daha belirdi.
Gideon devasa cüssesiyle öne atıldı. Zırhlı bir muhafızı belinden yakalayıp diğer askerlerin üzerine savurdu. "Kızların etrafını sarın! Büyümüz yok, beden gücümüz tükenecek!"
Quel ve Kai ümitsizce ellerini havaya kaldırdılar. Quel’in parmak uçları öfkeyle titriyordu. "Hadi artık... Bir kıvılcım! Tek bir alev topu bile yeter!" Ancak avucundan sadece küçük bir duman çıktı. Bir muhafız kalkanıyla Quel’in göğsüne sert bir şekilde vurarak onu yere serdi.
"Quel!" diye çığlık attı Celestie. Yerden kaptığı sivri bir taşı askerin miğferine fırlattı ama taş demirden sekip etkisizce çamura düştü.Dövüş şiddetlendi ama eşitsizlik katlanılmaz boyuttaydı. Büyülü enerjileri tıkalı olan Maxia öğrencileri, ağır zırhlı ve eğitimli onlarca Engizisyon askerine karşı bilek gücüyle ancak birkaç dakika dayanabildiler. Bedenleri yorgun, karınları aç ve soğuktan uyuşmuştu.
Kai’yi iki asker arkadan yakalayıp çamura yapıştırdı. Lyra onu kurtarmak için öne atıldı ama bir mızrak sapıyla sırtına sert bir darbe alarak yere düştü. Darcy ve Channel çığlık atarak geri çekildi.
Lord Vane, siyah atının üzerinde soğukkanlılıkla savaşı izliyordu. "Terk edin direnci hepsi boşa," dedi gür sesiyle. "Kadim güçleriniz bu topraklarda bir hiç. Hepinizi çuval gibi bağlayın!"
Müdür Gizzy, etrafını saran dört zırhlı askerle asasını çarpıştırarak son bir hamle yaptı. Asasının tahta gövdesiyle bir askerin çenesini kırdı ama arkadan gelen ağır bir kalkan darbesiyle dizlerinin üzerine düştü.Saniyeler içinde 12 öğrenci ve Gizzy, ağır demir zincirlerle sıkıca bağlandılar. Bileklerine geçen soğuk demir, etlerini kesiyordu.
Tüm bunlar olurken, kayalıkların tepesindeki karanlık gölgede duran Cadı Morgana sırıttı. Asasına yaslanarak Lord Vane’in yanına adımladı. Avucunu açarak alaycı bir sesle konuştu:
"Ismarladığın cadı benzeri varlıkları ayağına getirdim Vane. Şimdi vadettiğin üç kese saf altını ver. Buralardan uzaklaşacağım ve bir daha karşıma çıkma."
Lord Vane atının üzerinden Morgana’ya tepeden baktı. Yüzündeki dikiş izleri kıvrıldı, karanlık ve tiksinti dolu bir kahkaha attı.
"Altın mı ahh?" dedi Vane, gürzünü eyerine asarak. "Bir şeytan hizmetkarına, bir cadıya altın mı vereceğimi sandın Morgana? Senin gibi mahlukların yeri altın kesesinin yanı değil, o kazıkların üzeridir."
Morgana’nın gözleri öfkeyle büyüdü. "Sahtekar herif ne diyorsun sen?! Anlaşmamız vardı!"
"Anlaşma bitti cadı," dedi Vane soğuk bir sesle. "Şansına dua et ki seni şu an yakalamıyorum. Askerlerime emretmeden önce o yaşlı leşini bu ormandan defet! Bir daha gözüme görünürsen seni de o çocuklarla birlikte yakarım!"
Vane, atını mahmuzlayıp esirlerin arkasından ilerlerken, Morgana kayalıklarda tek başına kaldı. Dişlerini gıcırdattı, elleri öfkeyle titriyordu. Kendisi için hayati önem taşıyan o üç kese altın gözünün önünde uçup gitmişti. Kandırılmak, gururunu ve açgözlülüğünü derin bir nefretle doldurmuştu.
"Bana kazık atmanın bedelini ödeyeceksin Vane..." diye fısıldadı Morgana. "Ne pahasına olursa olsun o altınları senden söküp alacağım."
Askerler, esirleri Ejderha Kayalıkları’nın eteklerindeki karanlık, rutubetli bir derin mağaraya fırlattılar. Mağaranın tek çıkışı olan ağır ahşap ve demir parmaklıklı kapı gürültüyle kapandı. Dışarıya devasa bir demir kilit vuruldu.
Kapının önüne tepeden tırnağa silahlı dört zırhlı Engizisyon muhafızı dikildi.
Mağaranın içi zifiri karanlık ve buz gibiydi. Zemin kaygan nemli taşlarla kaplıydı. Öğrenciler duvara yaslanmış, sıkıca bağlanmış bileklerini kurtarmaya çalışıyorlardı.
"Ah... Sırtım kırıldı sanırım," dedi Kai inleyerek.
"İyi misin Kai?" diye sordu Lyra, karanlıkta ona doğru sürünerek. "Yaran var mı?"
"Ateşim... Ateşim tamamen söndü buna artık tamamen eminim," dedi Quel. Duvara başını vurdu. "Hiç bu kadar aciz hissetmemiştim. Birkaç zırhlı köylüye yenildik!"
"Kendini suçlama Quel bunu hiçbirimiz beklemezdik," dedi Arthur, zincirlerini zorlayarak. Demir halkanın eti kesme sesi duyuldu. "Ağır zırhlar ve mızraklara karşı çıplak elle dövüştük. Büyümüz olmadan sıradan birer insandan farkımız yok."
"Müdürüm," dedi Widzy karanlığa doğru. "Şuan bir planımız var mı?"
Gizzy, mağaranın soğuk taşına sırtını dayamıştı. Neşesinden ve gücünden bir şey kaybetmemeye çalışarak konuştu: "Şu an en büyük planımız sabretmek. Dışarıdaki muhafızların konuşmalarını duydunuz mu?"
Morrigan soğuk bir sesle araya girdi. "Sabahı bekliyorlar. Güneş doğduğunda bizi yakındaki büyük kasaba meydanına götürecekler. Halkın önünde, 'vebayı getiren iblisler' diyerek hepimizi diri diri kazıkta yakmayı planlıyorlar."
"Harika ya," dedi Celestie, gözyaşlarını tutamayarak. "Maxia Akademisi’nin en yetenekli öğrencileri olarak Ortaçağ’da odun yığınında mı can vereceğiz cidden ya?!"
"Sakin ol Celestie," dedi Gideon. "Ölmedik henüz."
Darcy, cebindeki sıkışmış elini hareket ettirmeye çalıştı. "İksirler... Çantamdaki iki şifa iksirini Morgana’ya kaptırdık ama çantamın gizli bölmesinde hâlâ o küçük Işık Veren Gece Özütü şişesi duruyor! Eğer ellerimi gevşetebilirsem belki..."
"Bir işe yaramaz," dedi Luna umutsuzca. "Kapıda dört ağır zırhlı muhafız var. Büyümüz yok, silahımız yok. Gece yarısı geçiyor. İki gün sonra Büyük Element Tutulması gerçekleşecek ama biz o tutulmayı göremeyeceğiz bile."
Mağaranın içine ağır, çaresiz bir sessizlik çöktü. Sadece dışarıdaki rüzgârın uğultusu ve nöbetçi askerlerin tahta kadehlerden içki içerken attığı kaba kahkahalar duyuluyordu.Gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıdaki dört nöbetçiden ikisi meşalenin dibinde sızmış, diğer ikisi ise kalkanlarına yaslanmış esneyerek nöbet tutuyordu.
Aniden ormanın içinden zayıf bir yeşil sis yayılmaya başladı. Sis, nöbetçilerin ayaklarına kadar sessizce süzüldü."Bu da ne?..." dedi nöbetçilerden biri, kılıcını çekmeye çalışarak. Ama cümlesini tamamlayamadı. Soluduğu sisle birlikte gözleri kaydı ve gürültüyle yere kapaklandı. Diğer nöbetçi de ne olduğunu anlamadan bilincini kaybedip çamura düştü.
Ağır ahşap kapının kilidinden tıkırtı sesleri geldi. Demir kilit yere düştü ve kapı yavaşça gıcırtıyla açıldı.
Mağaradaki öğrenciler panikle doğruldu. Arthur zincirlerini çekerek bağırdı: "Hey,kim var orada?!"
Karanlığın içinden elinde cılız mor bir ışık saçan asasıyla Cadı Morgana belirdi. Yüzünde nefret dolu, hırslı bir ifade vardı.
"Kesin sesinizi çaylaklar zaten sinirim tepemde," diye fısıldadı Morgana, belinden çıkardığı sivri bir bıçakla Gizzy’nin zincirlerini kesmeye başlayarak.
"Sen?!" dedi Quel öfkeyle. "Bizi Vane’e satan sensin! Buraya bizi öldürmeye mi geldin iblis?!"
Morgana bıçağı sertçe Quel’in boğazına yakın bir yere tutup tısladı: "Sesini yükseltirsen seni buradaki taşlara gömerim çocuk! Büyücüye ihanet edilmez! O domuz Vane bana vadettiği altınları vermedi. Beni kandırabileceğini sandı!"
Gizzy serbest kalan bileklerini ovuşturarak ayağa kalktı. "Yani paranı alamadığın için mi geldin?"
"Aynen öyle Müdire hiç nezakette bulunamayacağım!" dedi Morgana, hızla diğer öğrencilerin de bağlarını keserken. "O altınları alacağım. Ama tek başıma Vane’in kampına sızamam. Siz onun dikkatini dağıtacaksınız, ben de çadırından altınlarımı ve sizin eşyalarınızı çalacağım. Sonra da bu lanet vadiden kaçacağız!"
Widzy zekice gülümsedi. "Yani yine çıkarın için buradasın. Ama bu sefer çıkarlarımız örtüşüyor gibi ve bu bizim için kısmen iyiye işaret."
"Gece bitmeden buradan çıkmalıyız yoksa," dedi Morgana. "Güneş doğduğunda tüm ordu uyanacak."
Öğrenciler hızla ayağa kalktılar. Uyuşmuş kaslarını esnettiler. Büyüleri hâlâ kapalıydı ama en azından özgürlerdi.
"Arthur, Gideon, askerlerin kılıçlarını ve kalkanlarını alın," dedi Gizzy. "Artık kurban değiliz. Tutulmaya iki gün kaldı. Ya bu gece bu vadiden kaçarız ya da bir daha asla eve dönemeyiz!"
12 öğrenci, Müdür Gizzy ve onları para hırsı yüzünden kurtaran tehlikeli Cadı Morgana, karanlık mağaradan çıkıp Engizisyon ordusunun uyuduğu sisli kampa doğru sessiz adımlarla ilerlemeye başladılar.
Engizisyon ordusunun çadırlarından yükselen horlama sesleri ve hafifçe çıtırayan kamp ateşleri, sisli geceye kasvetli bir hava katıyordu. Müdür Gizzy, arkasındaki 12 öğrenciye eliyle "Dur" işareti verdi. Herkes bir kayanın arkasına pustu. Bedenleri soğuktan titriyor, kalpleri adeta göğüs kafeslerini delmek istercesine çarpıyordu.
Morgana, elindeki asayı sıkıca kavrayıp arkasına döndü. "Vane’in çadırı şu büyük, kırmızı sancaklı olan. Altın keseleri ve sizden gasp ettiği o büyülü eşyalar orta direkteki ahşap sandıkta duruyor. Ben içeri sızarken siz nöbetçilerin dikkatini başka yöne çekeceksiniz."
Arthur belindeki çalıntı kılıcı sıktı. "Eğer bir katliam çıkarsa büyüsüz halimizle beş dakika dayanamayız Morgana o yüzden planın çok işlevsel görünmüyor."
"Katliam çıkmayacak kılıç delisi," dedi Morgana tıslayarak. "Gideon ve Quel, şu batı tarafındaki saman arabasını devirip ateşe verin. Nöbetçiler oraya koştuğunda ben çadıra dalacağım."
Gideon ve Quel birbirine baktı. Büyüleri olmasa da Gideon’un devasa kas gücü saman arabasını devirmeye yetti. Quel ise devrilen arabanın üzerine meşaleyi fırlattı. Saniyeler içinde kule gibi alevler yükselmeye başladı!
"Yangın var toplanın! Batı kanadının orada yangın var!" diye bağırdı nöbetçiler. Kamp bir anda ana baba gününe döndü. Askerler ellerinde kovalara su doldurarak yangın yerine koşuşmaya başladı.
Kargaşadan yararlanan Morgana, bir gölge gibi Lord Vane’in devasa çadırına süzüldü. Sandığın kilidini bıçağıyla kırıp üç kese saf altını, Darcy’nin şifa iksirlerini ve Gizzy’nin mühürlü asasını torbasına tıkıştırdı. Amacına ulaşmıştı. Tam çadırdan çıkacakken dışarıdan gelen sesleri duydu.
Taşların arkasında bekleyen Gizzy ve öğrenciler, kurtulmanın verdiği heyecanla birbirlerinin ellerini sıkıyorlardı. Morgana çadırdan çıkıp yanlarına koştu.
"Aldım! Hepsini aldım oh olsun o saman kafalı Lord'a!" dedi Morgana nefes nefese.
Ancak tam o sırada, devrilen saman arabasının dumanları arasında Lord Vane’in silueti belirdi. Yüzü yangının kırmızılığıyla ürpertici görünüyordu. Vane gözlerini esirlerin boşalmış mağarasına dikti, ardından yangın alanına baktı ve kükredi:
"KAÇMIŞLAR! ESİRLER KAÇMIŞ! TÜM BİRLİKLER ARAMA POZİSYONUNA! KAÇAMADAN HEPSİNİ KILIÇTAN GEÇİRİN!"
Kampın dört bir yanında borular ötmeye, atlar kişnemeye başladı.
"GİDİYORUZ! ÇABUK!" diye bağırdı Gizzy.
12 öğrenci, Gizzy ve Morgana ormanın derinliklerine doğru amansız bir kaçışa geçtiler. Arkalarından gelen yüzlerce muhafızın ve av köpeklerinin havlamaları ormanda yankılanıyordu.
Saatler süren kovalamacanın ardından, sabaha karşı ormanın en karanlık, sisin hiç dağılmadığı derinliklerine ulaştılar. Nefes nefese kalmışlardı. Celestie çamura çöktü, Diana ve Lyra birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışıyordu.
Morgana torbasındaki altınlara baktı. Parayı almıştı. Normalde bu açgözlü cadının yapacağı şey, onları orada bırakıp kendi yoluna gitmekti. Ancak arkasına dönüp Maxia öğrencilerine baktığında içini garip bir sızı kapladı.
Açlıktan yüzleri çökmüş, üstleri başı çamur içinde kalmış ama hâlâ birbirlerini korumak için etraflarında çember oluşturmuş bu gençleri gördü. Yıllardır yalnız yaşayan, kimseden merhamet görmeyen Morgana’nın kalbinde ilk kez bir pişmanlık kırıntısı belirdi.
"Onları Vane’e ben sattım ama şimdi..." diye fısıldadı kendi kendine. "Eğer ben olmasaydım o mağarada ölüme terk edilmeyeceklerdi."
Gizzy, Morgana’nın yanına adımladı. "Bizi burada bırakabilirsin Morgana. Bize yolu açtın, gerisini biz hallederiz."
Morgana gözlerini kaçırdı, sesi sert ama tınısı kırıktı: "Saçmalama Müdire! Bu ormanda Engizisyon köpekleri her taşın altına bakacak. Bu halde iki saat bile dayanamazsınız. Element Tutulması’na iki gün var. O zamana kadar... benim kulübemde saklanacaksınız."
Widzy şaşkınlıkla sordu: "Bizi evine mi alacaksınız? Ama bizi satan sizdiniz? Bu çok garip ama doğru karar"
"Bana bak çocuk!" diye çıkıştı Morgana, gözleri hafifçe dolarak. "Sizi sevdiğimden değil! Vicdan azabından geceleri uyuyamam diye! Ayrıca o altınları rahatça harcamak istiyorum. Şimdi kapa çeneni ve peşimden gel."
Şafak söktüğünde Lord Vane, ateşe verilen kampın ortasında gazapla esip gürlüyordu. Nöbetçi komutanı karşısında diz çökmüştü.
"Nasıl kaçırabilirsiniz?Beceriksizler!" diye kükredi Vane, devasa gürzünü komutanın dibine vurarak. "13 çulsuz ve bir yaşlı cadı Koskoca Engizisyon ordusunu parmağında mı oynattı?!"
"E-efendim..." dedi komutan titreyerek. "Gece yangın çıkardılar yani... Mağaranın kilidini büyüyle çözmüşler. Ormanda her yeri arıyoruz."
"Sabaha kadar o ormanı altını üstüne getireceksiniz!" dedi Vane gözleri kan bürümüş bir halde. "Gerekirse tüm Efsunlu Orman’ı yakın! O 'cadıları' ve yabancıları yakalayıp halkın önünde diri diri yakmadan bu bölgeden tek bir adım bile atmayacağız! Bütün devriyeler çıksın!"
Bu sırada gruptakiler, Morgana’nın gizli kulübesine sığınmışlardı. Morgana, kazandığı altınların bir kısmıyla köydan gizlice aldığı ekmekleri, sıcak çorbayı ve kurutulmuş etleri masaya koydu. Öğrenciler günlerdir ilk kez sıcak bir yemek yiyordu.
Darcy iksirlerini geri almanın rahatlığıyla çorbasını yudumlarken konuştu: "Teşekkür ederim Morgana... Gerçekten bu çok iyi geldi."
Morgana arkasını dönüp tezgâhtaki otları ayıklamaya başladı, yüzünü göstermiyordu. "Teşekkür etmeyin. Sadece tutulma gününe kadar hayatta kalın ve bu zamandan defolup gidin."
Ancak huzur uzun sürmedi.Öğle saatlerine doğru, ormanın dışından ağaçların devrilme sesleri ve zırh şakırtıları gelmeye başladı. Engizisyon askerleri ormanı çember altına almış, arama köpeklei kulübeye doğru yaklaşıyordu!
"Bizi buldular olamaz!" dedi Arthur, pencereden dışarı bakarak. "Kuşatılıyoruz hemen kaçmalıyız!"
Morgana hızla kulübenin ortasındaki devasa halıyı kenara çekti. Altında gizli, karanlık bir tünel kapağı duruyordu.
"Bu tünel doğrudan Ejderha Kayalıkları’nın arkasındaki vadiye çıkar!" dedi Morgana panikle. "Çabuk içeri girin! Tutulma sahasına ulaşın!"
"Ya sen?" diye sordu Gizzy, Morgana’nın kolunu tutarak.
"Ben arkadan gelen izleri kapatacağım siz çabuk olun," dedi Morgana.
Öğrenciler ve Gizzy tek tek tünelden aşağı inmeye başladılar. En son Gizzy girecekken kulübenin ağır ahşap kapısı devasa bir gülle darbesiyle PARAMPARÇA OLDU!
"BURADALAR!" diye bağırdı içeri dalan askerler.
Lord Vane kılıcını çekmiş olarak içeri girdi. Gözleri tünel kapağını kapatmaya çalışan Morgana’ya kilitlendi.
"Seni gidi yaşlı cadı ihanetinin bedelini ödeyeceksin!" dedi Vane kükreyerek.
Morgana, Gizzy’ye baktı ve tünel kapağını dışarıdan devasa bir taş sürgüsüyle KAPATTI!
"KAÇIN GİZZY! EVİNİZE DÖNÜN!" diye bağırdı Morgana’nın sesi tünelin üstünden.

"MÜDÜRÜM GELİN!" diye bağırdı Gideon aşağıdan, Gizzy’yi kolundan çekerek.
Kapağın arkasından çelik sesleri, Morgana’nın bağırtısı ve Vane’in "Diğerleri nerede?!" diye gürlemesi duyuldu. Morgana, öğrencileri korumak ve kaçmalarını sağlamak için kendini feda ederek Engizisyon’un eline yakalanmıştı.
Gizzy ve 12 öğrenci, zifiri karanlık tünelde gözyaşları ve kararlılıkla ilermeye başladılar. Önlerinde sadece saatler kalmıştı. Büyülerinin geri geleceği ve kaderlerinin tayin edileceği Büyük Element Tutulması vadide başlamak üzereydi!


