İçeriğe geç

Mavizade

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Mavizade

Bölüm 4

Bölüm 4 ~ Düğün Günü

Bir hafta sonra…

Diyarbakır’da düğünler sessiz olmazdı.

Hele aşiret düğünleri hiç olmazdı.

Daha sabahın ilk ışıkları vurmadan Aydöner Konağı’nın önü insan deniziyle dolmuştu. Arabalar peş peşe konağın geniş bahçesine giriyor, toz bulutları havaya kalkıyordu. Çalışanlar ellerinde büyük kutular, tepsi tepsi baklavalar ve çiçeklerle koşuşturuyor, kadınların tiz kahkahaları taş duvarlarda yankılanıyordu. Uzaktan davul ve zurna sesleri gelmeye başlamıştı bile. Hava ağır, sıcak ve heyecan doluydu.

Ben odamdaki büyük pencerenin önünde durmuş, aşağıyı izliyordum.

Kalabalık…

kahkahalar…

müzik…

her şey yerli yerindeydi.

Ama nedense hepsi bana çok uzak geliyordu. Sanki camın arkasından başka birinin düğününü izliyordum.

Kapı aniden açıldı. Jun içeri girdi, her zamanki rahat adımlarıyla.

“Elalem evlenirken bu kadar mutsuz olmuyor Mehmet. Yüzüne baksana, cenaze var sanacaklar.”

Başımı çevirmedim, gözlerim hâlâ avludaydı.

“Ben daha evlenmiyorum ki.”

Jun kendini yatağa bıraktı, kollarını başının altına koydu.

“Birkaç saate teknik olarak evleniyorsun. Damat oldun artık.”

“Ne kadar motive edicisin,” diye mırıldandım alaycı bir sesle.

Jun kısa bir süre sustu. Sonra sesi daha ciddi, daha samimi çıktı:

“İyi misin gerçekten? Yani… kalbinin derinliğinde?”

Cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum. İçimde bir boşluk, bir ağırlık vardı ve adını koyamıyordum.

Jun beni uzun uzun izledi.

“Senin bu kadar sessiz olman beni korkutuyor biliyor musun? Normalde de fazla konuşmazsın ama bugün… başka.”

Başımı yavaşça cama çevirdim. Avluda insanlar halay çekmeye başlamıştı. Renkli kıyafetler, altın takılar, kahkahalar… Ama içimde hiçbir şey kıpırdamıyordu.

Jun yataktan kalkıp kapıya yöneldi. Tam çıkacaktı ki durdu, arkasını dönmeden konuştu:

“Bu arada… Aras’ı gördün mü bugün?”

Omuzlarım istemsizce gerildi.

“Hayır. Neden?”

Jun kaşlarını çattı.

“Garip. Sabah kimseyle konuşmamış. Ela bile ‘Aras nerede?’ diye sordu. Ortada yoktu.”

İçimdeki huzursuzluk tekrar büyüdü, boğazıma kadar yükseldi. Tam bir şey diyecektim ki aşağıdan annemin güçlü sesi duyuldu:

“MEHMET! Oğlum, in artık!”

Jun sırıttı.

“Damat çağrılıyor. Hadi bakalım.”

“Defol git,” dedim hafifçe gülümseyerek.

Jun odadan çıkarken hâlâ gülüyordu. Ben birkaç saniye daha pencerenin önünde kaldım, derin bir nefes aldım ve aşağı indim.

Avlu eskisinden çok daha kalabalıktı. Müzik sesi taş duvarlardan yankılanıyor, kadınlar kendi aralarında yüksek sesle konuşuyor, erkekler gülüşerek kadeh tokuşturuyordu. Her yer misafir doluydu.

Ama benim gözüm kalabalığın içinde tek bir kişiyi arıyordu.

Aras.

Ve onu bir türlü bulamıyordum.

Am Siwan yanıma yaklaştı, omzuma hafifçe vurdu.

“Hazır mısın abi?”

“Hayır,” dedim dürüstçe. “Hiç hazır değilim.”

Am Siwan güldü.

“Ben de olsam olmazdım. Ama ne yapalım… Irmak iyi kız en azından. Kalbi temiz.”

Başımı hafifçe salladım. Tam o sırada avlunun diğer tarafında bir hareketlilik oldu.

Irmak gelmişti.

Üzerindeki beyaz gelinlik, Diyarbakır güneşinin altında parlıyordu. Saçları özenle yapılmıştı. Sümeyye heyecandan yanında zıplıyor, sürekli bir şeyler anlatıyordu. Ama Irmak’ın yüzündeki gülümseme bile tam değildi. Gözleri yorgun ve düşünceli görünüyordu.

Göz göze geldik.

Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk herhalde:

Bu çok hızlı oldu.

Jun yanıma gelip omzuma kolunu attı.

“Kaçmak için son şansın Mehmet. Arabayı hazırladım istersen.”

“Bir daha konuşursan seni ben kaçıracağım,” dedim gülerek.

Jun kahkaha attı. Ela da yanına gelip başını salladı:

“Gerçekten rahat bırak çocuğu Jun. Bugün yeterince gerilim var.”

Müzik sesi yükseldi. Davullar daha hızlı çalmaya başladı, insanlar halaya girdi. Bir süre sonra kalabalığın coşkusu beni de sardı. İlk kez o gün biraz olsun rahatladığımı hissettim.

Ama bu da uzun sürmedi.

Çünkü tam o sırada gözüm konağın büyük giriş kapısına kaydı.

Aras.

En sonunda gelmişti.

Siyah bir gömlek ve siyah pantolonla kalabalığın içinde bile direkt dikkat çekiyordu. Saçları her zamanki gibi hafif dağınıktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne düğüne bakıyordu, ne insanlara, ne de müziğe… Sadece sessizce durmuş, etrafı izliyordu.

Jun bana hafifçe dirsek attı.

“Bak geldi senin gizemli çocuk.”

“Benim değil,” diye mırıldandım.

Jun sırıtıyordu ama ben cevap veremedim.

Çünkü Aras tam o anda gözlerini kaldırıp bana baktı.

Ve yine… kalabalığın içindeki bütün sesler bir anda uzaklaştı. Siyah gözleri derin, ağır ve anlam yüklüydü. Kalbim tuhaf bir şekilde tekledi.

Tam o sırada dışarıdan sert bir fren sesi yükseldi.

Herkes irkilip kapıya döndü.

Siyah bir araba konağın önünde ani bir şekilde durmuştu. Toz bulutu havaya kalktı.

Kapı yavaşça açıldı.

Ve arabadan Eymen indi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.