Aras’ın sandalyesini sertçe geri çekmesiyle bütün masa aynı anda ona döndü.
Avludaki tüm konuşmalar bir anda kesildi. O an sadece sandalye bacaklarının eski taş zeminde çıkardığı keskin yankı duyuluyordu. Diyarbakır’ın ağır sabah sıcağı bile sanki bir an durmuştu.
Aras ayaktaydı.
Yüzü normalden daha solgundu. Siyah saçları alnına düşmüştü. Ama asıl dikkat çeken şey gözleriydi. Sinirli değildi… daha çok sıkışmış, içine kapanmış gibi görünüyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor da kelimeler boğazında düğümleniyordu.
Zinnet kaşlarını çattı, sesi otoriterdi.
“Aras… ne oluyor oğlum?”
Aras birkaç saniye hiç konuşmadı. Dudaklarını sıkıca kapatmıştı. Sonra yavaşça, neredeyse fısıltı gibi bir sesle:
“Hava… çok boğucu oldu,” dedi.
Sümeyye direkt gözlerini devirdi ve hafif alaycı bir sesle konuştu:
“Drama kralı yine devrede. Otursana Aras, ne bu tiyatro?”
Ama ben gözümü ondan çekemiyordum. Biraz önceki bakışı, o sandalyesini çekerkenki hali hâlâ aklımdaydı. İçimde tuhaf, açıklayamadığım bir ağırlık oluşmuştu.
Aras kimseye bakmadan masadan uzaklaştı. Adımları yavaş ve sessizdi.
Irmak arkasından seslendi:
“Aras? Nereye gidiyorsun?”
Durmadı. Hatta hızını bile artırmadı. Sadece yürümeye devam etti.
Am Siwan hafifçe bana doğru eğildi ve alçak sesle mırıldandı:
“Bu çocuk cidden son zamanlarda çok tuhaf davranıyor. Fark ettin mi?”
Kaşımı çattım.
“Bir süredir böyle miydi gerçekten? Ben yeni mi fark ediyorum?”
Am Siwan çatalıyla tabağındaki zeytini hafifçe iterek konuştu:
“Bilmiyorum… Ama son birkaç haftadır sürekli dalıyor, sessizleşiyor. Eskiden hiç böyle değildi.”
Ben istemsizce avlunun çıkışına baktım. Aras çoktan gözden kaybolmuştu. O boşluk içimi garip bir şekilde rahatsız etti.
Tam o sırada annem sandalyesinden kalktı. Herkes tekrar ona döndü. Avlu yavaş yavaş derin bir sessizliğe gömüldü.
Dilara’nın sesi her zamankinden daha kararlı ve ağır çıkıyordu:
“Bugün burada toplanmamızın bir sebebi vardı. Uzun zamandır ertelediğimiz bir konuyu artık konuşmanın vakti geldi.”
İçimde kötü bir his belirdi. Annemin bu ses tonunu çok iyi biliyordum. Kararını vermişti.
Zinnet hafifçe başını salladı, onayladığını gösteriyordu.
Annem devam etti:
“Aydöner ve Güneşdöner aşiretleri arasındaki bağ artık resmileşecek. Yıllardır verilen sözler, yıllar önce içilen kahveler… hepsi bugün somutlaşıyor.”
Masadaki büyükler birbirlerine anlamlı bakışlar atmaya başladı. Fısıltılar yükseldi. Irmak’ın yüz ifadesi bir anda soldu.
Annem derin bir nefes aldı ve net, güçlü bir sesle konuştu:
“Mehmet Aydöner ile Irmak Güneşdöner’in düğünü… bir hafta sonra yapılacak.”
Bir anda alkış sesleri yükseldi. Çalışanlar bile kendi aralarında konuşmaya, gülümsemeye başladı. Ama benim kulaklarım uğulduyordu. Sanki herkes çok uzaktan konuşuyormuş gibi geliyordu.
Yan tarafta Irmak’ın da gülmediğini fark ettim. Sadece zorla nefes alıyordu, elleri kucağında sıkıca kenetlenmişti.
Sümeyye şaşkınlıkla sordu:
“Ciddi misiniz siz? Bir hafta sonra mı? Bu kadar çabuk mu?”
Zinnet sert bir bakış attı kızına.
“Evet. Karar verildi. Artık konuşulacak bir şey yok.”
Am Siwan hafifçe bana döndü, sesi alçaktı:
“Bir şey diyecek misin Mehmet?”
Cevap veremedim. Boğazım kupkuruydu. İçimde garip bir sıkışmışlık, bir ağırlık vardı. Nedenini tam olarak anlayamıyordum.
Irmak yavaşça ayağa kalktı. Herkes tekrar ona döndü.
Zinnet dikkatle kızına baktı. “Irmak…”
Irmak derin bir nefes aldı. Sesi hafif titriyordu ama gülümsemeye çalıştı:
“Madem karar verildi… hayırlı olsun o zaman.”
Avluda tekrar sesler yükseldi. Düğün tarihi konuşuluyor, hazırlıklar planlanıyor, kimin ne giyeceği tartışılıyordu. Ama benim aklım bambaşka bir yerdeydi.
Gözüm istemsizce avlunun çıkışına kayıyordu. Aras hâlâ geri dönmemişti.
Tam o sırada Jun’un sesi duyuldu:
“Biz geldik.”
Başımı kaldırdım. Jun avluya giriyordu. Yanında Ela vardı. Ela’nın yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama Jun masadaki havayı hemen fark etmişti. Kaşını kaldırdı.
“Niye herkes böyle suskun? Ne oldu burada?”
Sümeyye dayanamayıp hemen patladı:
“Mehmet’le Irmak evleniyor! Bir hafta sonra düğün var!”
Jun birkaç saniye donup kaldı. Sonra yavaşça bana baktı.
“…Ciddi misiniz siz? Bir hafta sonra mı?”
Ben yine cevap veremedim.
Ela kısa bir an bana, sonra Irmak’a baktı. Irmak zorla gülümsedi ama gözleri hiç mutlu görünmüyordu.
Jun sandalyeyi çekip otururken mırıldandı:
“Vay be… İşler baya hızlı ilerlemiş.”
Am Siwan hafifçe güldü.
“Sen bile şaşırdıysan durum gerçekten ciddi.”
Jun başını salladı. “Yok şaşırdım da… birden oldu işte.”
Sözünü yarıda kesti.
Çünkü o an avlunun dış kapısında birini gördüm.
Aras.
Sessizce durmuş, bize bakıyordu. Elleri iki yanında gevşekçe sarkmıştı.
Jun kapının tarafına baktı.
“Aras niye orada dikiliyor öyle? Gelsene oğlum.”
Kimse cevap vermedi.
Aras birkaç saniye daha olduğu yerde kaldı. Sonra bakışları yavaşça bana kaydı.
O bakış…
Kalabalığın içindeki bütün sesler bir anda uzaklaştı. Siyah gözleri derin ve ağırdı. Kızgın değildi. Üzgün de değildi. Daha çok… sessiz bir hayal kırıklığı gibiydi.
Ve o bakış içimi tuhaf bir şekilde acıttı.
Jun sessizliği bozdu:
“Bir haftaya düğün ha… Tebrikler Mehmet.”
Sümeyye hemen heyecanlandı:
“Ben kıyafetimi şimdiden düşünüyorum! Irmak abla senin gelinliğini ben seçeyim mi?”
Irmak zorla güldü.
“Sen her şeyi kendine çeviriyorsun Sümeyye.”
“Evet, neden olmasın?” dedi Sümeyye kahkaha atarak.
Masadaki hava yavaş yavaş normale dönmeye çalışıyordu. Ama tam olarak dönemiyordu.
Çünkü herkes bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu.
Ve ben o eksikliğin, kapının önünde durup sonra sessizce kaybolan çocuk olduğunu anlamaya başlamıştım.
Annem tekrar konuştu:
“O zaman yarın hazırlıklara başlarız. Düğün eksiksiz ve görkemli olacak.”
Zinnet başını salladı. “Öyle olacak.”
Jun bir anda sırıttı:
“Mehmet damat oluyor… Bak sen şu işe.”
“Sus Jun,” dedim hafifçe.
“Bir de utanıyor,” diye takıldı Jun.
“Jun.”
Am Siwan gülmeye başladı. “Tamam bırak çocuğu, zor durumdaysa.”
Sümeyye de gülüyordu artık.
Masadaki gerginlik yavaş yavaş dağılırken ben tekrar kapıya baktım.
Aras gitmişti.
Hiç ses çıkarmadan. Hiçbir şey demeden.
Ama ardında garip, ağır bir his bırakmıştı. İçime oturan, çıkmayan bir huzursuzluk gibi.
Ve o gece ilk kez şunu düşündüm:
Belki de bu düğün… gerçekten yapılmamalıydı…