Konağın arka tarafından gelen o sert, tok ses bütün avluyu anında susturmuştu.
Herkes aynı anda arka tarafa döndü. Birkaç saniye boyunca derin bir sessizlik çöktü. Diyarbakır’ın ağır sıcağında sadece cırcır böceklerinin sesi duyuluyordu. Ardından fısıltılar başladı.
“Ne düştü öyle?”
“Kavga mı çıktı arkadaki avluda?”
“Kim vardı orada, gördünüz mü?”
Çalışanlar tedirgin bakışlarla birbirlerine bakıyor, kimse net bir açıklama yapmaya cesaret edemiyordu.
Annemin yüzü bir anda taş gibi sertleşti. Zinnet Teyze de sandalyesinden kalkmıştı. Ben ise farkında olmadan Aras’a baktım. Yüzü solmuştu. Her zamanki duygusal ve sakin duruşu yerini belirgin bir tedirginliğe bırakmıştı. Bu hali içimde tuhaf bir huzursuzluk yarattı.
Tam o sırada yaşlı çalışanlardan biri hızlı adımlarla yanımıza geldi.
“Hanımım…” dedi anneme saygıyla.
Annem kaşlarını çattı. “Ne oldu? Doğru dürüst anlat.”
Adam yutkundu, bir an tereddüt etti.
“Hiçbir şey yok hanımım… Sadece eski fener düşmüş. Rüzgârdandır herhalde.”
Ama sesi hiç ikna edici değildi. Gözleri konuşurken kısa bir an Aras’a kaymıştı. Ben fark ettim. Aras’ın da fark ettiğini anlamak zor değildi; bakışları keskinleşmiş, çenesi gerilmişti.
Annem derin bir nefes aldı.
“Tamam… Herkes sakin olsun. Yerinize oturun ve kahvaltınıza devam edin.”
Kimse tam rahatlamamıştı ama insanlar yavaş yavaş masalara döndü. Fısıltılar hâlâ devam ediyordu.
“Bu sıcakta fener kendi kendine mi düşer?”
“Bir terslik var bence…”
“Sus, duyacaklar.”
Ben de sandalyeme oturdum. Masadaki tabak ve çatal sesleri yeniden başladı ama önceki sıcak hava tamamen kaybolmuştu.
Jun hâlâ telefonuna gömülmüştü. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
“Jun,” dedim, “bir gün o telefonu elinden alacağım yemin ediyorum.”
Jun başını yavaşça kaldırdı ve sakin bir sesle cevap verdi:
“Alamazsın. Ela yazıyor.”
“Ela yazıyorsa her şey durur tabii,” diye takıldım. “Dünyanın en önemli meselesi.”
Am Siwan kahkaha attı.
Annem masanın başından seslendi:
“Jun oğlum, şu telefonu bir kenara bırak. Sabah sabah kızı yorma.”
Jun telefonu biraz isteksizce indirdi ama hâlâ gülümsüyordu.
“Ama anne… Ela ‘kahvaltı nasıl gidiyor’ diye sormuş. Cevap yazmazsam merak eder.”
Annem hafifçe güldü, sesinde hem şefkat hem de alay vardı.
“Aşk dediğin böyle mi olur? Yemek yerken bile ayrılamıyorsunuz.”
Sümeyye hemen atıldı, sırıtarak:
“Jun abi resmen utanıyor şu anda. Bak kulakları kızardı!”
“Utanmıyorum,” dedi Jun düz bir sesle ama hafifçe omuzlarını silkti.
“Ne var bunda? Sevdiğim insanla konuşuyorum.”
Am Siwan omzuna vurdu.
“Sen en rahatımızsın abi. Bizimkiler kavga eder, seninkisi mesajlaşıyor.”
Jun ayağa kalktı.
“Ben Ela’ya bakıp geliyorum o zaman. Siz devam edin.”
Kaşımı kaldırdım.
“Yemeğin ortasında mı gidiyorsun?”
Jun omuz silkti ve muzipçe gülümsedi:
“Evet. Aşk acelesi var.”
Sümeyye kahkaha attı.
“Yemin ederim siz ikiniz aşırı âşıksınız. İnsana ilham veriyorsunuz.”
Jun giderken arkasını dönüp bize baktı:
“Darısı başınıza… Özellikle bazılarına.”
Ben peçeteyi ona fırlattım. Jun güle güle uzaklaştı.
Masadaki hava biraz yumuşamıştı. Am Siwan çayından bir yudum aldı ve keyifle konuştu:
“Jun’un aşk hayatı hepimizi geçti resmen. Biz daha ne yapacağımızı şaşırıyoruz, o çoktan yuvasını kurdu.”
“Bence de,” dedim. “Çocuk kafayı Ela’yla bozmuş durumda.”
Sümeyye tatlı tatlı güldü.
“Bence çok tatlılar ya. Baksanıza birbirlerine nasıl düşkünler.”
“Iyy,” dedim yüzümü buruşturarak. “Aşırı tatlılar, midem kalkıyor.”
Sümeyye bana baktı, kaşlarını kaldırdı.
“Sen niye aşka bu kadar düşmansın Mehmet? Bir gören de seni taş kalpli sanacak.”
“Düşman değilim,” diye mırıldandım. “Sadece… herkes gibi salya sümük âşık olmak zorunda değilim.”
Tam o sırada gözüm karşı masaya kaydı. Teoman yine çalışan kızlardan biriyle konuşuyordu. Kız utangaç utangaç gülüyor, Teoman da her zamanki yılışık tavrıyla yaklaşıyordu.
Am Siwan başını salladı.
“Şu Teoman… Bana hiç güven vermiyor. Gözü hep dışarıda.”
“Güvenmemek lazım,” dedim soğuk bir sesle. “O çocuk bir gün hepimizi yakacak.”
Sümeyye hafifçe eğildi ve fısıldadı:
“Azize yine bakıyor ona… Zavallı.”
Göz ucuyla baktım. Azize gerçekten de farkında olmadan Teoman’ı izliyordu. Gözlerinde hem hayranlık hem de acı bir umut vardı.
“Teoman’dan kimseye hayır gelmez,” diye homurdandım. “O tipin kalbi yok.”
Am Siwan onayladı.
“Bir gün büyük bir rezalet çıkaracak. Buna adım gibi eminim.”
Tam o sırada sert bir sandalye sesi yükseldi.
Herkes aynı anda o tarafa döndü.
Irmak ayağa kalkmıştı. Yüzü ciddi ve kararlıydı.
“Ben bunu kabul etmiyorum,” dedi net bir sesle.
Masa bir anda buz kesti.
Zinnet kaşlarını çattı. “Irmak, otur yerine.”
Irmak başını iki yana salladı.
“Hayır anne. Oturmayacağım. Ben tanımadığım, istemediğim biriyle sırf aşiretler istedi diye evlenmem. Bu benim hayatım!”
Zinnet’in sesi sertleşti.
“Ses tonuna dikkat et kızım. Burası aşiret sofrası.”
Irmak’ın gözleri doldu ama geri adım atmadı.
“Hayat benim. Karar da benim olmak zorunda.”
Bir an bana baktı. Bakışları karmaşık ve yüklüydü.
“Mehmet’i seviyor olabilirim… ama bu şekilde, bu baskıyla olmaz.”
O an bütün bakışlar bana çevrildi. Omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indi.
Ve tam o sırada…
Aras sandalyesini sertçe geri itti.
Ayağa kalkmıştı. Yüzündeki ifade gergin ve sinirliydi. Siyah gözleri masadaki herkesi taradı.
Herkes bir anda ona döndü.
Ve o ağır, sıcak Diyarbakır sabahında masadaki gerilim doruk noktasına ulaştı.