İçeriğe geç

Mavizade

Bölüm 15 · 6 dk okuma

Mavizade

Bölüm 15

Bölüm 15 ~ Sabahın Sesizliği

Sabahın Sessizliği

Sabah olduğunda konak her zamanki gibi ağır bir sakinlikle uyanmıştı.

Avludaki dut ağacının yaprakları hafif Irmak’tan Gelen Haber

Konağın giriş kapısı sertçe açıldığında salondaki herkes bir anda sustu.

İçeri giren Asil nefes nefese, alnı terli, elleri titriyordu. Gözleri doğrudan Mehmet’i aradı.

“Mehmet Bey…”

Mehmet ayağa kalktı. Yüzündeki gülümseme silinmişti.

“Ne oldu?”

Asil derin bir nefes aldı, sesi kısık çıktı:

“…Irmak’tan haber var.”

Salonda bir an için zaman durmuş gibiydi. Am Siwan’ın kaşları çatıldı. Sümeyye telefonunu indirdi. Aras ise hiç kıpırdamadan Asil’e bakıyordu.

Mehmet’in sesi boğuktu.

“Konuş.”

Asil yutkundu.

“Irmak… Eymen’le birlikte Diyarbakır dışına çıkmış. Ama dün gece bir yerde görülmüşler. Sağlarmışlar. Sadece… geri dönmek istemiyorlarmış.”

Aras’ın yüzü bir anda soldu. Parmakları dizlerinde sıkıca kenetlendi. Sesini alçaltarak sordu:

“Sağlam olduğundan emin misin?”

Asil başını salladı.

“Evet… Şimdilik bir şeyleri yok.”

Aras derin bir nefes aldı. Omuzları hafifçe düşmüştü. Kardeşinin kaçtığını, geri dönmek istemediğini duymak… içini tuhaf bir şekilde sıkıyordu. Kızgın değildi. Sadece yorgundu.

Mehmet hiçbir şey söylemedi. Sadece yavaşça oturdu. Elleri dizlerinin üzerinde sıkıca kenetlenmişti. Yüzü ifadesizdi. Ne öfke, ne üzüntü… sadece boş bir sakinlik.

Jun sessizce yaklaştı.

“Mehmet…”

Mehmet başını kaldırmadı.

“İyiyim.”

Ama sesi hiç iyi değildi.

Dilara salona girdiğinde herkesin yüzüne baktı. Durumu anlaması uzun sürmedi.

“Yeter,” dedi kısaca. “Herkes dağılın. Bu gece daha fazla konuşulmayacak.”

Kimse itiraz etmedi.

Yavaş yavaş salon boşaldı. Am Siwan Melisa’nın elinden tutup yukarı çıktı. Jun ve Ela birbirine bakıp sessizce ayrıldılar. Sümeyye de peşlerinden gitti.

Salonda sadece Mehmet ve Aras kaldı.

Uzun bir sessizlik oldu.

Aras yavaşça ayağa kalktı. Mehmet’in yanına kadar geldi.

“Mehmet…”

Mehmet başını çevirmeden cevap verdi.

“Gitme.”

Aras durdu.

Mehmet yavaşça başını kaldırdı. Gözleri yorgundu ama bakışları netti.

“Burada kal. Bir süre… burada kal.”

Aras birkaç saniye hiçbir şey demedi. Sonra yavaşça onun yanına oturdu. Omuzları neredeyse birbirine değiyordu.

İkisi de konuşmadı.

Dışarıda Diyarbakır gecesi ağır ve sıcaktı. Avludaki dut ağacının yaprakları rüzgârla hafifçe hışırdıyordu.

Mehmet’in sesi çok alçak çıktı:

“Hiç sevmedim onu.”

Aras ona baktı.

“Irmak’ı mı?”

Mehmet başını salladı.

“Evet. Hiçbir zaman. Sadece… annemin ve ailenin istediği için yaptım. Yalandan gülümsedim, yalandan ilgilendim. Gerçekten üzülmem gerekiyor gibi hissediyorum ama… içimde hiçbir şey yok. Sadece boşluk.”

Aras parmaklarını dizlerinde gezdirdi. Sesini alçaltarak konuştu:

“Ben de… onun için üzülmüyorum aslında. Sadece… kardeşim diye. Sağlam olduğunu bilmek yetiyor şimdilik.”

Mehmet yavaşça ona döndü.

“Sen de mi boşluk hissediyorsun?”

Aras bir süre cevap vermedi. Sonra yavaşça konuştu:

“Eskiden… biz daha çocukken, sen, ben, Sümmeye, Irmak, Ela, Azize, Jun… hep birlikte oynardık. Hatırlıyor musun? Avludaki o eski dut ağacının altına otururduk. Sen hep en serin yeri kapardın.”

Mehmet’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Sen de hep en kenarda otururdun. Konuşmazdın. Sadece dinlerdin.”

“Konuşacak bir şey bulamazdım,” dedi Aras. “Herkes çok gürültülüydü. Sen de… sessizdin ama başka türlü sessizdin. Sanki her şeyi görüyordun da söylemiyordun.”

Mehmet başını hafifçe salladı.

“Belki de öyleydi. O zamanlar her şey daha basitti. Kimse bize ‘büyüyünce evleneceksiniz’ demiyordu. Kimse ‘aşiret oğlusun’ diye omzumuza yük bindirmiyordu.”

Aras yavaşça başını çevirdi, Mehmet’e baktı.

“Sen hiç… o sözü gerçekten istediğin için kabul ettin mi?”

Mehmet uzun uzun düşündü. Sonra başını iki yana salladı.

“Hayır. Hiçbir zaman. Sadece… karşı çıkmak istemedim. Annem o kadar emin konuşuyordu ki, ‘bu iş olur’ diyordu ki… ben de ‘olur’ dedim. Yıllarca öyle yaşadım. Yalandan.”

Aras sessizce dinledi. Sonra alçak sesle sordu:

“Peki şimdi… ne hissediyorsun?”

Mehmet gözlerini avludaki karanlığa çevirdi.

“Bilmiyorum. Sadece… ilk defa yalan söylemediğimi hissediyorum. Ve bu, garip bir şekilde… rahatlatıyor.”

Aras birkaç saniye sustu. Sonra çok alçak bir sesle mırıldandı:

“Ben de… ilk defa birine bu kadar yakın otururken rahatsız hissetmiyorum.”

Mehmet yavaşça ona döndü. Bakışları yumuşaktı.

“İyi.”

İkisi de bir süre daha konuşmadı.

Salonun loş ışığında, iki gölge yan yana oturuyordu.

Ne birbirlerine bakıyorlardı,

ne de konuşuyorlardı.

Ama o gece, ilk kez,

ikisinin de kalbi aynı ritimde atıyordu.

sallanıyor, taş duvarlar sabah güneşinin ilk ışıklarıyla ısınıyordu. Dün geceki haberin yorgunluğu hâlâ herkesin yüzünde okunuyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Kahvaltı masası kurulmuştu ama her zamanki canlılık yoktu.

Mehmet en son inenlerden biriydi.

Gözleri şişmiş, saçları dağınıktı. Yüzünde dün geceki o boş ifade hâlâ duruyordu. Masaya oturduğunda Jun ona bir fincan çay uzattı.

“İç,” dedi kısaca. “Yüzün berbat.”

Mehmet çayı aldı ama içmedi. Sadece fincanı avuçlarında tuttu.

Aras da merdivenlerden indi. Siyah bir tişört ve rahat bir pantolon giymişti. Gözleri Mehmet’i buldu. Bir an duraksadı, sonra yavaşça masaya yaklaştı ve Mehmet’in karşısına oturdu.

İkisi de birbirine “günaydın” demedi.

Sadece bakıştılar.

Am Siwan ve Melisa biraz sonra geldiler. Melisa’nın yüzü endişeliydi. Am Siwan ise her zamanki gibi sakin görünmeye çalışıyordu.

“Annen yukarıda,” dedi Am Siwan. “Zinnet Teyze’yle konuşuyor. Telefonla.”

Mehmet başını kaldırdı.

“Ne diyorlar?”

“Bilmiyorum. Ama sesler yüksek.”

Jun ekmekten bir parça koparıp ağzına attı.

“Bu iş hiç bitmeyecek gibi. Irmak bir kere kaçtı mı, bir daha kolay kolay dönmez.”

Aras yavaşça konuştu:

“Dönmez… Çünkü istemedi. Hiçbir zaman istemedi.”

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Mehmet Aras’a baktı.

“Sen biliyor muydun?”

Aras başını hafifçe salladı.

“Seziyordum. Yıllardır… O sözün altında ezildiğini. Ama kimse dinlemezdi. Ben de söylemedim.”

Mehmet’in bakışları yumuşadı.

“Söyleseydin… belki…”

“Belki hiçbir şey değişmezdi,” dedi Aras. “Bizim ailelerde ‘belki’ diye bir şey yoktur. Sadece ‘olur’ vardır.”

Mehmet yavaşça başını salladı.

“Doğru.”

Kahvaltı yavaş ilerliyordu. Kimse iştahla yemiyordu. Ela da biraz sonra indi, Jun’un yanına oturdu. Elini onun omzuna koydu, hiçbir şey demeden.

Dilara nihayet merdivenlerden indi. Yüzü yorgundu ama kararlı görünüyordu.

“Bugün kimse dışarı çıkmayacak,” dedi net bir sesle. “Zinnet’le konuştum. Irmak’ı aramaya devam edecekler ama… zorla getirmeyecekler. En azından şimdilik.”

Mehmet başını kaldırdı.

“İyi.”

Dilara oğluna uzun uzun baktı. Sanki bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Sadece oturdu.

Kahvaltı bittikten sonra herkes yavaş yavaş dağıldı.

Mehmet bir süre masada kaldı. Çayını soğumuş halde yudumladı. Jun ve Ela mutfağa geçmişti. Am Siwan Melisa’yı yukarı çıkarmıştı. Sümeyye de telefonuyla meşguldü.

Aras kalkmadı. Mehmet’in karşısında oturmaya devam etti. Birkaç dakika boyunca ikisi de konuşmadı. Sadece ara sıra birbirlerine bakıyorlardı.

Sonra Mehmet yavaşça sandalyesini geriye çekti.

“Biraz hava alacağım… Gelmek ister misin?”

Aras birkaç saniye baktı, sonra başını salladı.

“Olur.”

İkisi avluya çıktı.

Mehmet ellerini cebine sokmuş, dut ağacının altında duruyordu. Güneş henüz tam yükselmemişti, avlu hâlâ gölgeliydi.

Aras birkaç adım ötede durdu.

“Uyuyabildin mi?” diye sordu.

Mehmet başını salladı.

“Hayır. Sen?”

“Ben de hayır.”

Bir süre sessiz kaldılar. Rüzgâr yaprakları hışırdatıyordu.

Mehmet yavaşça konuştu:

“Dün gece… o kadar konuştuk ama hâlâ garip geliyor. Sanki yıllardır taşıdığım bir yük bir anda yok oldu. Ama yerine bir şey koymadım. Boşluk… daha büyük geldi.”

Aras birkaç adım yaklaştı.

“Bazen boşluk… yeni bir şey için yer açar.”

Mehmet ona baktı. Bu sefer bakışlarını kaçırmadı.

“Sen ne için yer açıyorsun?”

Aras cevap vermedi. Sadece gözlerini indirdi. Yüzünde hafif bir kızarıklık belirdi.

Mehmet’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Konuşmuyorsun yine.”

“Konuşacak kelime bulamıyorum,” dedi Aras alçak sesle. “Senin yanındayken… kelimeler yetmiyor bazen.”

Mehmet bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe artık çok azdı.

Bir süre daha öyle kaldılar. Rüzgâr saçlarını hafifçe savuruyordu. Uzaktan mutfaktan Jun’un sesi geliyordu ama buraya ulaşmıyordu.

Mehmet yavaşça sordu:

“Dün gece… yanımda kalmanı istediğimde, neden kaldın?”

Aras birkaç saniye düşündü.

“Bilmiyorum. Sadece… gitmek istemedim.”

Mehmet başını hafifçe salladı.

“Ben de… gitmeni istemedim.”

Aras gözlerini kaldırdı. Bu sefer bakışlarını kaçırmadı.

“Garip değil mi? Yıllardır tanıyoruz birbirimizi. Ama son birkaç gündür… her şey farklı gibi.”

“Farklı,” diye tekrarladı Mehmet. “Evet.”

Bir süre daha sustular.

Sonra Mehmet yumuşak bir sesle konuştu:

“O zaman susalım. Sadece… burada duralım.”

Aras başını kaldırdı. Gözleri Mehmet’in gözlerine kilitlendi.

İkisi de hareket etmedi.

Ne konuştular,

ne de uzaklaştılar.

Sadece sabahın sessizliğinde,

yan yana durdular.

Ve o sabah,

ikisinin de kalbi…

biraz daha hızlı atıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.