Sabah olduğunda Güneşdöner Konağı’nda garip bir sessizlik vardı.
Aras odasının camının önünde sessizce oturuyordu.
Elindeki kitabın sayfası dakikalardır açıktı.
Ama tek satır bile okumuyordu.
Aklı sürekli başka yere gidiyordu.
Aydöner Konağı…
Oradaki insanlar…
Ve istemese de…
Mehmet.
Telefonu titreşti.
Ela arıyordu.
Aras hemen açtı.
“Efendim?”
Ela’nın neşeli sesi telefondan duyuldu.
“Napıyorsun?”
“Hiç… Canım çok sıkılıyor.”
“Benim de. Konağa gelsene.”
Aras pencereye bakarak hafifçe gülümsedi.
“Şimdi mi?”
“Evet. Zaten iki gündür yoksun. Jun da burada, Sümeyye de. Birlikte otururuz.”
Aras kısa bir süre düşündü.
Sonra farkında olmadan dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Tamam… Geliyorum.”
Telefonu kapattı.
Tam odadan çıkacakken kendi kendine mırıldandı.
“…Hem Mehmet’in yüzünü de görmüş olurum.”
Bunu söyler söylemez durdu.
Kaşlarını çattı.
“Neden onu düşündüm ki?”
Kendi kendine hafifçe başını salladı.
“Herhalde alıştım sadece…”
Montunu alıp odadan çıktı.
Yaklaşık kırk dakika sonra…
Aydöner Konağı’nın büyük demir kapısı yavaşça açıldı.
Kapıdan içeri giren kişiyi ilk gören…
Mehmet oldu.
Uzaktan Aras’ı görünce fark etmeden durdu.
“Aras…”
Kalbi anlamsız bir şekilde hızlandı.
“Benim için mi geldi?”
Sonra hemen bu düşünceyi kafasından attı.
“Ne saçmalıyorum ben…”
Tam aşağı inmeye hazırlanırken…
Ela koşarak kapıya gitti.
“Aras!”
Aras başını kaldırıp hafifçe gülümsedi.
“Merhaba.”
Ela hiç düşünmeden koluna girdi.
“İyi ki geldin! Çok sıkılmıştım.”
“Ben de.”
“Gel, içeri geçelim.”
Aras başını salladı.
Tam içeri girecekleri sırada…
Aras’ın gözleri istemsizce konağın kapısına kaydı.
Ve o an…
Mehmet’le göz göze geldiler.
Sadece birkaç saniye.
Ne Aras konuştu…
Ne de Mehmet.
Ama ikisi de bakışlarını hemen çekemedi.
Jun merdivenlerden inip Aras’ın omzuna hafifçe vurdu.
“Ooo, prens hazretleri sonunda teşrif etti.”
Aras hafifçe gülümsedi.
“Abartma.”
“İki gün gelmedin diye Ela meraktan çatladı.”
Ela Jun’un koluna vurdu.
“Kes sesini.”
“Ne var? Doğru söylüyorum.”
Mehmet ise hâlâ onları izliyordu.
“Demek gerçekten Ela için gelmiş…”
İçinde oluşan o küçük umut…
Hiç fark ettirmeden söndü.
Sessizce arkasını döndü.
Tam bahçeye doğru yürümeye başlayacaktı ki…
Arkasından ince bir ses geldi.
“Mehmet.”
Durdu.
Yavaşça arkasını döndü.
Aras ona bakıyordu.
“Ne?”
Aras birkaç saniye sustu.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Şey… Nasılsın?”
Mehmet şaşırmıştı.
Çünkü Aras ilk kez konuşmayı kendi başlatıyordu.
“İyiyim.”
“İyi…”
Yine sessizlik oldu.
Jun ikisine baktı, sonra sırıttı.
“Tamam, siz birbirinize bakmaya devam edin. Ben Ela’yla içeri geçiyorum.”
Ela yine Jun’un koluna vurdu.
“Saçmalamayı bırak.”
Jun gülerek içeri girdi.
Ela da peşinden gitti.
Bahçede sadece Aras ve Mehmet kalmıştı.
Aras ellerini cebine koydu.
“Ben de birazdan dönerim zaten.”
Mehmet kısa bir cevap verdi.
“İyi.”
Aras başını salladı.
“Sonra konuşuruz.”
“Olur.”
Aras konağa doğru yürümeye başladı.
Mehmet ise olduğu yerde kaldı.
Onun arkasından bakarken içinden istemsizce bir cümle geçti.
“Demek… sadece Ela için gelmiş.”
Ama bilmediği bir şey vardı.
Aras konağın kapısından içeri girerken…
Bir an durdu.
Sessizce arkasına baktı.
Mehmet hâlâ bahçedeydi.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
İçinden tek bir cümle geçti.
“En azından onu da gördüm.”