Sabah olduğunda konakta garip bir sessizlik vardı.
Dün geceki fırtınadan sonra herkesin enerjisi düşmüştü. Avluya vuran Diyarbakır güneşi bile daha yorgun görünüyordu. Normalde kahkahalarla, bağrışmalarla dolan konağın koridorları bugün daha sessiz, daha düşünceliydi.
Ben mutfağa indiğimde Ela çay koyuyordu. Jun ise sandalyede yayılmış, telefonla oynuyordu.
“Annem nerede?” diye sordum.
Jun kafasını kaldırmadan cevap verdi:
“Bahçede.”
Kaşımı çattım.
“Bağırmıyor mu?”
“Sabah bağırdı. Şimdi kabullendi galiba. Ya da yoruldu.”
Tam o sırada annem içeri girdi. Yüzü yorgundu ama dünkü kadar öfkeli görünmüyordu. Herkes direkt sustu.
Annem masaya oturduktan sonra kısa bir sessizlik oldu. Sonra derin bir nefes verdi:
“Am Siwan nerede?”
Jun temkinli cevap verdi:
“Melisa’yla geliyorlar.”
Annem birkaç saniye sustu. Gözleri masadaki fincanlara takılmıştı. Sonra yavaşça konuştu:
“Çağırın gelsinler.”
Ben direkt anneme baktım.
“Ciddi misin?”
“Ne yapayım Mehmet?” dedi yorgun bir sesle. “Evlenmişler artık. Kaçırdığımız tren çoktan gitti.”
Jun şaşkın şekilde bana döndü.
“Ben şok oldum resmen.”
Ela hafifçe gülümsedi.
“Bence en başından belliydi. Nasıl baktıklarına baksanıza…”
Tam kapı açılırken herkes döndü.
Am Siwan içeri girdi. Yanında Melisa vardı. Melisa biraz çekinerek, tedirgin adımlarla yürüyordu. Am Siwan ise direkt anneme baktı.
Annem birkaç saniye boyunca onları izledi. Sonra yavaşça, ölçülü bir sesle konuştu:
“Mutlu edecek misin kızı?”
Am Siwan’ın yüzündeki sert ifade bir anda yumuşadı.
“Evet. Söz veriyorum.”
Annem başını salladı.
“Tamam o zaman.”
Sofrada kısa süreli bir şok sessizliği oluştu.
Jun direkt ayağa kalktı:
“BU KADAR MI? Yani… bu kadar basit mi?”
Annem gözlerini ona çevirdi.
“Jun.”
“Tamam sustum.”
Babam hafifçe gülmeye başladı. Am Siwan resmen rahatlamıştı. Melisa’nın gözleri dolmuş gibiydi.
Annem sonunda ona baktı, sesi daha yumuşaktı:
“Hoş geldin kızım.”
Melisa ilk kez gerçekten gülümsedi. O an konağın üzerindeki ağır gerginlik biraz olsun dağılmıştı.
Ama başka bir gerginlik başlamıştı.
Çünkü bugün Güneşdöner Aşireti konağı terk edecekti.
Avluda valizler hazırlanırken herkes daha sessizdi. Sümeyye bile ilk kez bu kadar az konuşuyordu. Zinnet annemle vedalaşıyordu.
“Her şeye rağmen… sağ olun,” dedi Zinnet.
Annem başını salladı.
“Dikkat edin kendinize.”
Ben merdivenlerden inerken gözüm Aras’a kaydı.
Her zamanki gibi sessizdi. Siyah kapüşonlusunun içinde ellerini saklamıştı. Diğerleri konuşurken o biraz geride duruyordu. Sanki gitmek istemiyormuş gibi… ama belli etmiyordu.
Tam yanlarından geçecektim ki ince sesi geldi:
“Mehmet.”
Durup ona baktım.
“Noldu?”
Bir an sustu. Sonra yavaşça konuştu:
“Gidiyoruz diye sevindin mi?”
Kaşımı çattım.
“Sevinmiş gibi mi duruyorum?”
Aras gözlerini kısa süreliğine kaçırdı.
“Bilmiyorum…”
Avludaki sesler uzaktan geliyordu artık. Sanki o an sadece ikimiz vardık.
Aras parmaklarıyla kapüşonunun ipini oynuyordu. Gergin olduğu belliydi.
Ben birkaç saniye boyunca ona baktım. Sonra istemeden konuştum:
“Konağın sesi azalır.”
Aras bana baktı.
“Bu kötü mü?”
“Jun susmaz yine.”
İlk başta şaşırdı. Sonra küçük, sessiz bir şekilde güldü. O gülüşü çok güzel görünüyordu.
Ve bunu düşünmemem gerekiyordu.
Aras yavaşça yanıma yaklaştı.
“Ben…”
Tam konuşacaktı ki Jun’un sesi duyuldu:
“ARAS! Gidiyorsunuz oğlum!”
Aras gözlerini kapattı.
“Bir gün şu çocuk susacak mı?”
“Sanmıyorum,” dedim gülerek.
İkimiz de hafifçe güldük.
Sonra Aras bana baktı. Bu sefer bakışlarını kaçırmadan.
“Tekrar gelir miyiz?”
Kalbim anlamsız şekilde sıkıştı.
“Neden gelmeyesiniz?”
Aras birkaç saniye sustu. Sonra çok hafif gülümsedi.
“Tamam.”
Jun uzaktan yine bağırdı:
“ARAS SENİ BIRAKIP GİDİYORLAR HABERİN OLSUN!”
Aras derin nefes verdi.
“Geldim!”
Sonra tekrar bana döndü. Ve beklemediğim şekilde… elime küçük bir anahtarlık bıraktı. Siyah, küçük bir yıldız vardı üstünde.
“Bunu niye veriyorsun?” diye sordum.
Aras hafifçe omuz silkti.
“Kaybetme diye.”
“Saçma cevap.”
“Biliyorum.”
Sonra geri geri yürümeye başladı. Ama gözünü benden çekmiyordu.
Ve araba hareket ederken bile… ben hâlâ elimdeki küçük yıldız anahtarlığa bakıyordum.