Yiğit olduğu yerde donup kalmıştı.
Gözleri abisinin üzerindeydi.
Bir süre nefes bile alamadı.
Sonra hızla yanına koştu.
“Abi!”
Cevap yoktu.
Yiğit dizlerinin üzerine çöktü. Ellerinin titrediğini fark etti.
“Abi, lütfen...”
Ama ev sessizdi.
Mert.
Şimdi abisi.
İki insan.
İki ölüm.
Ve ikisinin de aynı kişinin elinden çıktığını artık biliyordu.
Yiğit yavaşça ayağa kalktı. Telefonunu çıkardı.
Polisi aramak için ekrana baktı.
Tam numarayı çevirecekken gözleri salon masasının üzerine takıldı.
Küçük, beyaz bir kâğıt vardı.
Yiğit masaya yaklaştı.
Kâğıdı eline aldı.
Üzerinde yalnızca üç sayı yazıyordu.
06 - 18 - 24
Kaşlarını çattı.
“Bu ne?”
Kâğıdın arkasını çevirdi.
Boştu.
Masadaki diğer eşyalara baktı.
Sonra abisinin çalışma odasına yöneldi.
Masanın üzerinde eski bir fotoğraf duruyordu.
Yiğit fotoğrafı eline aldı.
Fotoğraftaki bina ona fazlasıyla tanıdık geliyordu.
Eski ev.
Yıllardır karşısına çıkan o ev.
Fotoğrafı çevirdi.
Arkasında tek bir cümle vardı:
“İlk cevabı zaten bildiğin yerde ara.”
Yiğit'in yüzü değişti.
“Yine mi sen?”
Fotoğrafı cebine koydu.
Tam odadan çıkacakken telefonu titredi.
Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti.
Ekranda yalnızca bir konum vardı.
Yiğit birkaç saniye boyunca ekrana baktı.
Ardından yeni bir mesaj geldi.
“Bunu bulabildiysen, doğru yoldasın.”
Yiğit'in nefesi ağırlaştı.
Bu bir tehdit değildi.
Bir davetti.
Karşısındaki kişi onu öldürmek isteseydi, bunu çok daha önce yapabilirdi.
Demek ki başka bir şey istiyordu.
Yiğit telefonu cebine koydu.
Son kez abisine baktı.
“Bunu neden yapıyorsun?”
Cevap gelmedi.
Yiğit evden çıktı.
---
Arabasına bindiğinde elleri hâlâ titriyordu.
Motoru çalıştırdı.
Telefondaki konumu açtı.
Şehrin dışında, tenha bir bölgeyi gösteriyordu.
Yiğit birkaç saniye direksiyonun başında bekledi.
Sonra gaza bastı.
Yol boyunca aklından aynı düşünce geçiyordu.
Neden beni yönlendiriyor?
Mert'in ölümünden sonra da aynı şey olmuştu.
Kayıt.
İpuçları.
Mesajlar.
Şimdi abisinin ölümü.
Ve bütün bunların ardından kendisine bırakılan bir yol.
Birileri onun peşinden gitmesini istiyordu.
Ama neden?
---
Yaklaşık kırk dakika sonra Yiğit, şehrin daha tenha bir bölümüne ulaştı.
Telefonundaki konum eski bir depoyu gösteriyordu.
Arabadan indi.
Etrafına baktı.
Kimse yoktu.
Depoya yaklaştı.
Kapı kilitli değildi.
Yiğit kapıyı yavaşça itti.
İçeri girdi.
Tozlu raflar, eski kutular ve yıllardır kullanılmadığı belli olan eşyalar vardı.
Bir süre hiçbir şey bulamadı.
Sonra yerde küçük bir kutu gördü.
Kutunun üzerinde adı yazıyordu.
YİĞİT
Bir an olduğu yerde kaldı.
Sonra eğilip kutuyu aldı.
Kapağını açtı.
İçinde üç şey vardı.
Eski bir anahtar.
Bir fotoğraf.
Ve küçük bir not.
Yiğit önce fotoğrafı aldı.
Fotoğrafta birkaç çocuk vardı.
Fotoğraf oldukça eskiydi. Çocukların yüzlerinin çoğu net değildi.
Ama bir kişi dikkatini çekti.
Küçük bir kız.
Yiğit fotoğrafa uzun süre baktı.
Tanıdık geliyordu.
Çok tanıdık.
Ama nereden tanıdığını çıkaramıyordu.
Fotoğrafın arkasında yalnızca bir tarih vardı.
Yıllar önceye ait bir tarih.
Yiğit notu açtı.
Tek cümle yazıyordu:
“Onu hatırlamıyorsun. Ama o seni hatırlıyor.”
Yiğit'in yüzü gerildi.
“Kim?”
Cevap yoktu.
Kutudaki anahtarı aldı.
Üzerinde küçük bir numara vardı.
17.
Yiğit başını kaldırdı.
Depoda numaralandırılmış kapılar vardı.
Bir süre etrafı inceledikten sonra 17 numaralı kapıyı buldu.
Anahtarı kilide soktu.
Çevirdi.
Kapı açıldı.
İçerisi neredeyse tamamen boştu.
Duvarda yalnızca eski bir gazete kupürü asılıydı.
Yiğit yaklaştı.
Kupürde yıllar önce kaybolan çocuklarla ilgili kısa bir haber bulunuyordu.
Altında birkaç isim vardı.
Yiğit isimleri okumaya başladı.
Bir isimde durdu.
Baran.
Bir diğerinde:
Mert.
Yiğit'in bakışları yavaşladı.
Sonra başka bir isim gördü.
Ve son olarak...
Erdem Söken.
Yiğit bir adım geri çekildi.
“Hayır...”
Duvardaki kupürün altında başka bir not vardı.
Bu kez yalnızca bir cümle yazıyordu:
“Gerçekleri öğrenmek istiyorsan, babanın sana hiç anlatmadığı yere git.”
Yiğit kupüre tekrar baktı.
Çocuklar.
Baran.
Mert.
Babası.
Abisi.
Hepsi aynı geçmişin içinde birleşiyordu.
Telefonunu çıkardı.
Fotoğraftaki küçük kıza tekrar baktı.
Yüzü hâlâ tanıdık geliyordu.
Ama hafızasının içinde kapalı bir kapı vardı.
Ve birileri o kapıyı açmaya çalışıyordu.
Yiğit fotoğrafı cebine koydu.
Depodan çıkarken arkasına baktı.
Boş koridor.
Sessizlik.
Ama ilk kez korktuğu şey birinin onu takip etmesi değildi.
Korktuğu şey, takip ettiği kişinin ona göstereceği gerçekti.
---
Yiğit arabasına bindi.
Motoru çalıştırdı.
Bir süre direksiyonun başında oturdu.
Elindeki belgeleri düşündü.
Fotoğraf.
Anahtar.
Gazete kupürü.
Not.
Hepsini yanında götürmeye karar verdi.
Belgeleri dikkatlice toparlayıp arabasına yerleştirdi.
Sonra eve doğru yola çıktı.
Fakat eski eve gitmedi.
Henüz neyle karşılaşacağını bilmiyordu.
Önce elindeki parçaları anlaması gerekiyordu.
---
Eve yaklaştığında uzaktan polis araçlarını gördü.
Yiğit'in yüzü gerildi.
Arabayı durdurdu.
Polisler hâlâ evin önündeydi.
Yiğit arabadan iner inmez bir polis memuru ona doğru geldi.
“Yiğit Söken?”
“Evet.”
“İçeri girmenize izin veremem.”
Yiğit gözlerini eve çevirdi.
“Abime ne oldu?”
Polis kısa bir süre sustu.
“Adli inceleme devam ediyor.”
“Bana ne olduğunu söyleyin.”
Polis memuru daha ciddi bir ifadeyle konuştu.
“Abiniz uzun süre önce ağır şekilde yaralanmış. Yaşamını kaybetmeden önce ciddi şekilde acı çektiğini gösteren bulgular var.”
Yiğit'in yüzü gerildi.
“Nasıl?”
“Vücudunda darp ve şiddete ilişkin çeşitli izler tespit edildi.”
Yiğit sessiz kaldı.
Polis devam etti.
“Adli incelemede cinsel saldırıya ilişkin de bulgular bulundu.”
Yiğit'in bakışları yere indi.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Mert.
Abisi.
İkisinin de son saatleri aynı kişinin planının içinde geçmişti.
Yiğit başını kaldırdı.
“Başka bir şey var mı?”
“İnceleme hâlâ devam ediyor. Şu an bütün ayrıntıları paylaşamayız.”
Yiğit gözlerini kapattı.
Bir süre sonra aklına başka biri geldi.
“Babam.”
Polis ona baktı.
“Ne olmuş babanıza?”
“Burada mı?”
Polis memuru diğer polise kısa bir bakış attı.
“Babanızla en son ne zaman konuştunuz?”
“Dün.”
“Sonrasında?”
“Ulaşamadım.”
Yiğit telefonunu çıkardı.
Erdem'i aradı.
Telefon çaldı.
Cevap yoktu.
Tekrar aradı.
Yine yoktu.
Bir kez daha.
Sonra bir kez daha.
Hiçbir cevap gelmedi.
Yiğit telefonu kulağından indirdi.
“Babam nerede?”
Polis memuru birkaç saniye sustu.
“Bilmiyoruz.”
Yiğit'in kaşları çatıldı.
“Nasıl bilmiyorsunuz?”
“Eve geldiğimizde abinizi bulduk. Babanız burada değildi.”
“Telefonu?”
“Ulaşamıyoruz.”
“Arabası?”
“Kontrol ediyoruz.”
Yiğit birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Sonra aklına gelen düşünceyi söylemek istemedi.
Ama başka açıklama bulamıyordu.
“Babam kayıp mı?”
Polis memuru başını hafifçe salladı.
“Şu an için kendisine ulaşamıyoruz.”
Yiğit tekrar telefonuna baktı.
Erdem'i yeniden aradı.
Bu kez telefon bile çalmadı.
Arama doğrudan sonlandı.
Yiğit'in yüzündeki ifade değişti.
Bir şeyler ters gidiyordu.
Abisi öldürülmüştü.
Mert öldürülmüştü.
Ve şimdi babasına ulaşılamıyordu.
Polis memuru ona doğru bir adım attı.
“Yiğit, babanızın nerede olabileceği konusunda bir fikriniz var mı?”
Yiğit başını yavaşça salladı.
“Hayır.”
Sonra durdu.
Gözleri sertleşti.
“Bir dakika.”
Polis bekledi.
Yiğit'in zihninde bütün gün boyunca gördüğü şeyler yeniden canlandı.
Mesaj.
Konum.
Kutu.
Fotoğraf.
Gazete kupürü.
“Bunu bulabildiysen, doğru yoldasın.”
Yiğit'in nefesi ağırlaştı.
“Babamı biri aldı.”
Polis memuru hemen ciddileşti.
“Bundan neden bu kadar eminsiniz?”
Yiğit cevap vermedi.
Çünkü artık emindi.
Bu bir kaybolma değildi.
Bu, bırakılan izlerin devamıydı.
Ve sıradaki hedef babasıydı.
Tam o sırada Yiğit'in telefonu titredi.
Ekranda yine bilinmeyen numara vardı.
Bir mesaj.
Yiğit açtı.
Tek bir cümle yazıyordu:
“Şimdi onu bul.”
Yiğit ekrana uzun süre baktı.
Sonra telefonu yavaşça indirdi.
Polis memuru ona baktı.
“Ne oldu?”
Yiğit gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi.
“Babam kaçırılmış.”
Bir süre kimse konuşmadı.
Yiğit'in zihninde tek bir düşünce vardı.
Onu bulmak zorundaydı.
Ve bunu yapan kişi, onu bulmasını özellikle istiyordu.
Bölüm 10 sona erdi.