Billie Eilish - Everything l Wanted
Gözlerimi yavaşça açtığımda, gün aydınlanmıştı. Kendi evimdeki yatağım kadar olmasa da, bu yatakta rahatça uykumu almamı sağlamıştı. Kapalı pencerenin ardındaki yavru köpek ve kuş seslerinin oluşturduğu melodiye kendimi kaptırdım ve bir anlığına kendimi bir masaldaymış gibi hissettim. Üzerimdeki yorganı kaldırdım ve yataktan kalktım. Yatağımı toparladım ve pencereyi açarak az evvel kendimi kaptırdığım melodinin sesini daha yakından dinledim. Onları dinlerken, zorla getirildiğim ve gözümde hapishaneden farkı olmayan bu görkemli sarayın bahçesini izledim. Bahçenin her bölümünde birbiriyle uyumlu olan, birbirinden farklı dekorasyonlar ve conseptler vardı. Her bir yanda da şövalyeler vardı. Bu kocaman manzaraya dalıp gitmiştimki, sarayın kapısından Yüzbaşı Bruce'un çıktığını gördüm. Şövalyeler ona selam verdi ve hepsi birbirlerinin ardından sırayla arka bahçeye doğru yol aldılar. Saniyeler sonra onların ters yönünde sırayla bahçeye yeni şövalyeler geldi ve her biri giden diğer şövalyelerin yerlerini aldılar. Yüz başı Bruce'a selam verdikten sonra bir heykel edasıyla nöbet tutmaya başladılar. Belli ki mesai saatleri farklıydı. Bruce saraya doğru döndü ve gözü bir anda bana çarptı. Göze çarpmamak için hemen pencerenin önünden çekildim ve arkamı döndüm. Gözüm aynaya çarptı ve gidip kendime baktım. Berbat hâldeydim. Sanki aynadaki ben değilde bir başkasıydı. Sinirlendim ve banyoya girdim. Su beni rahatlatıyor, kendime getiriyordu. Üzerimdeki yorgunluğu sıcak bir duş sayesinde üzerimden attım ve temiz bir misafir havlusuyla kendimi kuruladım. Daha sonra havluyu üzerime sardım ve düşmemesi için sabitledim. Bir başka havluylada saçlarımı kuruladım ve havluyu bir kenara bıraktım. Banyoya kıyafet getirmeyi unutmuştum bu sebeple banyodan çıktım ve dolaptan giymek için bir kıyafet çıkarmaya gittim. Fakat dolaptaki kıyafetlerin hiç biri tarzıma uygun değildi.
-Bu dolapta elbiseden başka bir şey yok mu ya?
-Kusura bakmayın majesteleri sizin ne giyeceğinizi bilemedik.
Arkamdan gelen sesle irkildim ve çığlık atmaya başladım. Gelen Prens Yamirdi. Koltuğa yayılmış sinirli bakışlarla beni izliyordu. Komodinin üzerinde, elime ne geçtiyse ona fırlattım. Endişeyle ve hızlı adımlarla yanıma geldi ve eliyle ağzımı kapattı.
-Sakin ol! Şimdi ağzını açacağım, sakın çığlık atmaya kalkma.
Sert bakışlarla ona sabitlenmiştim. Ellerini yavaşça ağzımdan çekti ve beni süzdü.
-SENİN BURADA NE İŞİN VAR! BU NE CÜR-
Hemen korkuyla ağzımı tekrar kapattı.
-Kes bağırmayı! Bak eğer bir daha bağırırsan, akşama kadar böyle kalırız ve emin ol şakam yok hem de sen böyle havluyla iken.
Daha çok sinirlendim ve ona vurmaya başladım. O bu durumdan eğlenmeye başlamıştı. Çapkınca gülümsemeye başladı.
-Tamam tamam! Dur, çekiyorum elimi.
Ellerini çekti.
-Senin burada ne işin var ya? Ne cürretle izinsiz odama girebiliyorsun? Prenssin diye böyle bir terbiyesizlik yapmaya hakkın yok.
-Tamam, haklısın sakin ol.
-Ya hayır ben anlamıyorum. Bu saraydaki herkes neden böyle? Neden herkes elini kolunu sallaya sallaya her şeyi yapabileceğini sanıyor? Ayrıca sen bu odaya nasıl girdin? Ben kapı sesi falan duymadım.
-Duymaman çok normal çünkü camdan girdim.
-Ne?
-Ya sesiz olsana kızım!
-Neden camdan girdin? Ayrıca camdan nasıl girmeyi başardın?
-Şövalyeler arka bahçeden çağrıldı. Agate taşını aramak için yeni şövalyeler gönderilecek bu yüzden nöbet saatleri değişti. Bugün şövalyelerin başında ben olacağım. Gitmeden önce de seninle konuşmak istedim. Bruce'a yakalanmadan buraya gelmemin tek yoluda güçlerimi kullanarak camdan girmekti.
-Benimle neden konuşmak istiyorsun?
-Abim senin belki suçsuz olabileceğini düşünmüş bu yüzden seni bu odaya aldırmış ama sakın artık bir şüpheli olmadığını sanma. Gözüm üzerinde eğer güçlerini kullanarak saçma bişey yapmaya kalkarsan karşında beni bulursun. Unutma benimde güçlerim var.
-Senden korkan senin gibi olsun.
-Merak etme zaten herkes ben olmak ister ama hayaller ve hayatlar denen bişey var işte.
-Bu hayattaki en son isteyeceğim şey senin gibi olmak. Kendiyle övünmeyi seven insanlar her zaman acınasıdır.
Yüzündeki çapkın ve ukâla ifade silindi ve yerini öfkeye bıraktı. Yavaş adımlarla üzerime doğru yürüdü. Endişeyle ona baktım ve endişeli bakışlarımı fark edince, dudakları kenara kıvrıldı. Çapkın bakışlarını tekrar gözlerime dikmişti.
-Ne o, niye öyle bakıyorsun?
-Nasıl bakıyorum?
-Az evvel acınası dediğin adama şimdi-
Sert bir şekilde kapının çalmasıyla ikimizde irkildik.
-Of ya, bu saray da bana hiç rahat vermeyecek misiniz siz?
-Sesiz ol, saklanmam lazım.
-Neden?
-Çünkü kapıdan girmedim. Şövalyeler kapının önünde duruyor. Eğer beni burada görürlerse yanlış anlaşılır.
-Öyleyse nasıl geldiysen oradan çık.
-Ne?
-Duydun işte, hadi camdan atla. Yoksa ben seni atarım.
Kapı daha sert bir şekilde çalındı.
-Atla! Hadi.
-Bunun hesabını sonra soracağım.
-Çok beklersin.
-Ha bu arada, güçlerimden birine bahsedecek olursan hemen seninde güçlerinin olduğunu ve bunu benim bildiğimi hatırla olur mu.
-Eğer daha fazla şansını zorlarsan, seni gerçekten aşağı atacağım. Hadi atla.
Pencereye çıktı ve atladı. Eğilip yere nasıl indiğinde baktım. Güçlü bir hava kütlesiyle kendini yere çakılmaktan kurtardı.
Tam giyinmek için dolaptan elbiselerimi çıkaracaktım ki, bı anda kapı açıldı. Korkuyla çığlık atmaya başladım. Riven endişeli bakışlarla beni süzdü. Hızla kapıyı kapatıp yanıma geldi ve eliyle ağzımı kapattı.
Pekâla sanırım bir çeşit dejavu yaşıyorum.
Tam kendimi onun ellerinden kurtarmaya çalıştım ki, havlumun düşeceğini hissettim ve hemen düşmemesi için havlumu tuttum. Aramızda yaşanan bu küçük çaplı arbede sırasında ayağımın kaymasıyla yatağa düşüyordum ki, düşmemek için ona tutundum fakat bu hiçbir işe yaramamakla birlikte, bide onun da üzerime düşmesine sebep olmuştu. Ellerimle havlumu çekiştirdim. Onun elleriyse hâlâ ağzımı kapatıyordu.
Endişeli gözlerim onun gözlerini buldu. Aramızda sadece bir havlu vardı fakat bu havlu bedenlerimizin birbirini hissetmesine engel olmuyordu. Dağınık saçları gözlerine doğru dökülmüş, alnını kaplamıştı.
Bağırmaya çalıştım fakat ağzımı kapatan eli, buna engel oldu. Beni süzdü ve sonra gülmeye başladı. Ben daha çok sinirlendim ve çırpınmaya başladım ama çırpınmamın bir faydası yoktu. Onun kaslı bedeni, benim bedenimi âdeta sarmıştı.
Daha fazla dayanamadım ve havlumu bırakıp ona vurmaya başladım. Daha çok eğlendi fakat bu sefer elini çekti.
-Kalk üstümden!
-Bir çeşit dejavu mu yaşıyoruz?
Benim yaşadığım kesin hemde iki kez üst üste.
-Bak bu sefer şakam yok, gerçekten çok fena yaparım.
-Onu rövanşta yaparsın artık.
- Ya! kalk artık.
-Sihirli kelime.
-LÜTFEN
-Güzel çabuk öğreniyorsun
Ukâla bir şekilde gülümsedi ve üzerimden kalktı.
Neyseki havlum hâlâ bedenimi sarıyordu. Dikkatli bir şekilde yataktan kalktım ve ona baktım. Gülümsemesi yüzünden bir anda silindi ve yerini soğuk bakışları aldı. Gözlerimin içine bakıyordu, aniden gözlerini kırpıştırdı ve kafasını öne eğip arkasını döndü. O görmesede gözlerimi devirdim ve dolaptan tarzıma uygun bir kaç parça seçtim. Daha sonra çalışma masasının çekmecelerini karıştırdım. Makas, cetvel, iğne ve iplik gibi bir kaç meteryali; seçtiğim kıyafetler beraberinde banyoya götürdüm. Kapıyı sert bir şekilde çarptım. Gece mavisi diz üstünde bir elbise getirmiştim. Elbisenin hafif bir dekoltesi vardı, askılıydı ve oldukça inceydi. Elbiseyi yere yatırdım ve etek kısmının ölçüsünü aldım. Gerekli ölçüleri aldıktan sonra eteği ortadan ikeye kestim ve hızlı hareketlerle şort şeklinde dikmeye başladım. Bu mavi yazlık elbiseden, bir tulum çıkarmıştım. Bu dikiş tekniklerini annemden öğrenmiştim. Anneme, öğrenmeme gerek olmadığını her söylediğimde ise bana "Hayatın hiç beklemediğimiz anlarda beklemediğimiz şeyleri karşımıza çıkardığını ve öğrendiğimiz herşeyin, verdiğimiz her çabanın bir gün karşımıza çıkacağını ve günün birinde karşılığını alacağımızı söylerdi." haklıymış.
Yapmış olduğum elbiseyi siyah bir deri ceket ve siyah bir çizme ile birbirlerine uydurmayı başarmıştım. Hızlıca giyindim, saçlarımı kurulayıp taramamın ardındansa banyodan çıktım. İlk başta onun gittiğini sanmıştım fakat balkon kapısının açık olduğunu gördüm. Sakinliğimi korudum ve bende balkona çıktım. Arkası dönük, elleri ceplerindeydi ve bahçeyi izliyordu. Geldiğimi belli etmek amacıyla boğazımı temizledim, bana doğru döndü ve bir anlığına duraksadı. Duraksamasının ardından beni süzdü ve gözleri gözlerimi buldu.
-İyi misin?
-E-evet, iyiyim.
-Bu üzerindekinin bir elbise olduğunu sanıyordum.
-Evet, öyleydi ama ben biraz değişiklik yaptım. Hem sen nerden biliyorsun elbise olduğunu? Çünkü o sırada arkan dönüktü.
-Aynadan gördüm.
-Ne?
Yanlış bir şey söylediğini fark etmiş olacak ki hemen konuyu değiştirdi.
-Bu kadar kısa sürede nasıl dikebildin?
-Annem öğretmişti.
-Başın sağolsun.
-Anlamadım?
-Annen için.
Sinirlerime hakim olamadım ve suçluluk duygusu ruhumu kasıp kavurdu. Annem ve babamın öldüğüne hiç bir zaman inanmamıştım ama öldüklerini her düşündüğümde yada bir başkası öyle söylediğinde sinirlenir kendimi tutamazdım. Çünkü annem ve babamın beni kurtarmak için kendilerini tehlikeye attıklarını düşünüp kafayı yiyecekmiş gibi oluyordum.
Tıpkı şimdi krize girdiğimin bile farkında olmadığım gibi.
-NE MÜNASEBET YA? BENİM ANNEM ÖLMEDİ. TAMAM MI? BENİM ANNEM ÖLEMEZ. BİLİYORUM ÇÜNKÜ HAYATTA OLDUĞUNU HİSSEDİYORUM.
Endişeyle yanıma geldi ve beni kucağına alıp içeriye götürdü. Beni yatağıma yatırdı ve yanıma oturup beni sakinleştirmeye çalıştı.
-Tamam, haklısın sakin ol lütfen. Benim hatam. B-ben, sen annem öğretmişti diyince, annenin artık hayatta olmadığını düşündüm. Özür dilerim.
Beni sakinleştirdi ve bir bardak su getirdi.
-Hadi biraz su iç.
Verdiği suyu içtim ve kendime gelmeye çalıştım. Ayağı kalktım fakat nereye gideceğimi bilemedim. Bu küçücük odada sıkışıp kalmıştım ve her yanım şövalyelerle çevriliydi. Altından kafes dedikleri bu olsa gerek. Pencereye doğru yaklaştım; yarası geçmemiş, acısı da hâlâ dinmemiş soğuk elimi alnıma bastırdım. Saniyeler sonra kolumda bir el hissettim. Ona doğru döndüm ve gözlerine baktım.
-Daha iyi misin?
Kendimi toparlayarak sorduğu soruya cevap verdim.
-İyiyim.
-Neden kriz geçirdiğini anlayamadım.
-Kriz falan geçirmedim ben. Sadece sinirlendim.
-Peki, öyle olsun. Neden sinirlendin peki?
Duraksadım ve kendimi bu durumdan nasıl kurtaracağımı bilemedim. Eğer ona özel hayatımdan bahsedersem, benim hakkımda daha çok bilgi edinir ve bütün bunlar aleyhime olurdu.
-Sinirlendim çünkü hayatımda olan hiçbir şey sizi ilgilendirmez.
-Artık bir şüpheli olduğun için bu saatten sonra hayatında ne olursa olsun beni... Yani bizi ilgilendirir.
Sinirlendim ve daha fazla dayanamadım.
-Çık artık odadan!
-Pekâla, hadi gidelim.
Kolumdan tuttu ve çekiştirmeye başladı.
-Dursana ya! Ne yapıyorsun?
-Seni Kral Victor ile tanıştıracağım.
-Kral Victor mu?
-Evet. Eee kendin mi yürürsün yoksa kendi imkânlarımla mı seni çıkarayım?
Ona göz devirdim önden gittim. Kapıyı sertçe açtım fakat herşeyden habersiz muhafızlar beni gördüklerinde kaçacağımı düşünerek hemen kollarımdan yakaladılar.
Riven arkamdan geldi ve şövalyelere gözleriyle işaret etti. Onun işaretine karşılık, şövalyeler beni bıraktı. İkimiz yavaş adımlarla kralın odasına doğru yürümeye başladık.
-Ne o, korkuyor musun?
-Neyden?
-Bilmem. Hiç sesin çıkmıyor da, Kraldan mı korkuyorsun?
-Ben kimseden korkmam.
-Öyle olsun. Bu arada adın ne senin?
-Sanane.
-Emrediyorum! İsmini söyle.
-Daha öncede söylemiştim, senin emirlerin bana işlemez.
Sertçe kolumdan çekip beni duvara yasladı.
-Artık sinirlenmeye başlıyorum. Bana hemen ismini söyle yoksa ben zorla öğrenmesini bilirim.
-Evet yaparsın çünkü gücünün yetmediği yerde zor kullanmak daha kolay dimi.
Kolumu bıraktı ve bir adım geri çekildi.
-Peki, bak nazikçe söylüyorum ismini söyler misin?
-Yeterince nazik değilsin. Sihirli kelimeyi söylemeyi deneyebilirsin.
-Sihirli kelime mi?
-Evet hani senin gibi düzenbazların çok iyi bildiği bir kelimeydi.
Öfkeyle göz devirdi ve kafasını öne eğerek sesizce konuşmaya başladı.
-lütfen ismini söyle.
-Duyamadım.
-Lütfen bana ismini söyle.
-Yok duyamıyorum. Az evvel çok sesin çıkıyordu şimdi neden bu kadar sesizsin anlamadım.
-LÜTFEN BANA İSMİNİ SÖYLER MİSİN?
Kendimi tutamadım ve kıkırdamaya başladım. Tıpkı onun da bana yaptığı gibi bende onu sinir etmeyi başarmıştım.
-Ya söylesene kızım.
-Tamam tamam, adım Lana.
-Yalan.
-Ne yalanı?
-Adın Lana değil.
-Sana neden yalan söyleyeyim ki?
-Çünkü senin hakkında hiçbir şey bilmemem için özellikle çaba sarf ettiğinin farkındayım. Ayrıca sende hiç Lana tipi yok.
-Gerçek ismimi öğrenmek istiyor musun?
-Evet.
-Öyleyse önce bunu hak etmelisin.
Ukâla bir şekilde bakış attım ve süper egomuda alıp yürümeye devam ettim.
🫀
Kralın odasının önüne geldiğimde, kapının önündeki şövalyeler sert bakışlarla beni süzdüler. Hemen arkamdan Riven geldi ve onun önünde eğilip selam verdikten sonra kapıyı açtılar. Riven'a korkmadığımı kanıtlamak için kapı açıldığı anda içeriye girdim. Riven beni durdurmaya çalışsa da başarılı olamadı.
Neden kendimi kanıtlama gereği duyuyordum ki?
Sanırım git gide aptallaşıyorum.
Girdiğim oda bir yatak odası değildi. Daha çok büyük bir çalışma odası gibiydi. Odanın bir kenarında tavana değecek kadar uzun, kocaman bir kitaplık vardı. Kitaplığın tüm rafları tıka basa doluydu. Odanın içinde iki büyük pencere, pencerinin kenarında ise önünde küçük bir masayla birlikte bir L koltuk vardı ve odanın tam ortasında ise çok büyük ve geniş bir çalışma masası ve rahat bir koltuk vardı. Ancak koltuk pencereye dönüktü. Koltukta kimin oturduğunu göremiyordum ama oturan kişinin elini ve elinde tuttuğu pipoyu görebiliyordum. Koltukta oturanın Kral olduğunu düşünüyordum. Odaya aniden dalmıştım ama sonrasında ne yapacağımı düşünmemiştim.
Burada yediklerim mi dokunmuştu da bu kadar aptal olmuştum acaba?
Aslında daha kahvaltı yapmamıştım?
Ama ben genellikle kahvaltı yapmazdım zaten.
-Eee, konuşmayacak mısın?
Önümden gelen ukâla ses kendime gelmemi sağladı. Koltuk bana doğru döndü ve kahverengi saçlarına kırlar düşmüş, kara gözlü keskin burunlu ve ince dudaklı bir adam karşımda belirdi. Bu kral olmalıydı. Yaşça büyük olmasına rağmen oldukça yapılı görünüyordu.
Kendimi toparlayarak ona cevap verdim.
-Anlamadım?
-Pencerenin bir tarafı sadece dışarıyı gösterirken diğer tarafı aynı zamanda içeriyi yansıtır. Kendinden emin bir şekilde hatta kavga edercesine içeriye girdin ancak sesin soluğun çıkmıyor?
Nasıl bir yere düştüm ben böyle?
Oğulları ayrı ukala babaları ayrı ya!
Pekâla tüm bunların üstesinden gelebilirim.
-Söyleyeceklerimi yüzünüze söylemek istedim. Pencereden beni izlediğinizin farkındaydım bu yüzden dönmenizi bekledim.
Benimle kelime oyunları oynamak için kırk, fırın ekmek yemeleri gerek.
-Pekâla, öyle olsun.
Bilmiş bilmiş sırıtmaya başladı ve gözleri arkama kaydı. Nereye baktığını anlamak için arkama döndüğümde içeriye girdiğini bile fark etmediğim Riven yanı başımda duruyordu. Gözleri, gözlerimi buldu. Sert bakışlarıyla bana ters ters bakıyordu ki, Kral Victor'un sert sesi bizi kendimize getirdi.
-Riven!
Riven delici bakışlarını benden ayırıp aynı soğuklukla babasına baktı. Karşısında bir düşman varmışçasına gözlerini babasına dikmişti.
-Agate taşını çalan hırsız bu mu?
-Hayır, değil efendim.
-Öyleyse, bu yabancının sarayda ne işi var?
Sert sesiyle beni korkutmaya çalışıyordu.
-Çünk-
Riven konuşmaya başlamıştı ki, kendimi tutamayarak söze girdim.
-Ben söyleyeyim nedenini, ben Acogahara Ormanına girmiştim ve doğal taşlar hakkında araştırma yapıyordum. Ormanda şövalyeleri görünce ceza almamak için kaçtım ama beni yakaladılar ve saraya getirip zindana attılar. Beni Agate taşını çalmakla suçladılar. Ama ben Agate taşını çalmadım. Eğer çalmış olsaydım beni yakaladıkları sırada taş yanımda olurdu. Şimdi de suçsuz olduğum hâlde beni sarayda esir tutuyorlar.
-Riven! Tüm bunlar doğru mu?
-Evet, doğru. Fakat hâlâ bir şüpheli olduğu için onu sarayda tutuyoruz. Ayrıca Yamir ona güvenmememiz gerektiğini söyledi ve haklı da çünkü hakkında hiçbir şey bilmediğimiz birine güvenmek ne kadar mantıklı?
-Bakın, ben bişey yapmadım diyorum. Bırakın gideyim.
Kral Victor üsten bakışlarını bana dikti.
-Yalan söylemeyi kes!
-Yalan söylemiyorum!
-Kendini çok akıllı sanıyorsun değil mi? Seni daha öncede Acogahara Ormanında görmüşler ama kaçmayı başarmışsın. Agate taşını çalan kişi onun yerine başka doğal enerji taşları koymuş çaldığı belli olmasın diye. Kendi ağzınla söyledin doğal taşları araştırmak için oraya gittiğini. Belki de önceden topladığın doğal taşları oraya sen koydun daha sonra Agate taşını çaldın ve ormana girip gözden kaybolmak istedin ama şövalyeleri fark edince de taşı hemen bir yere saklayıp kaçmaya başladın.
-BEN ÖYLE BÌRŞEY YAPMADIM!
Öfkem, kendini sesimde daha çok belli etmişti.
-Kapa çeneni, Muhafızlar.
Kapının önündeki muhafızlar derhal içeriye girdiler.
-Alın bu kızı ve odasına götürün.
Şövalyeler beni kollarımdan tutmaya çalıştılar ama izin vermedim.
-Ben, kendim giderim.
Riven'a doğru döndüm.
-Gördün mü? Sizin için söyledikleri herşey doğru.
Arkamı döndüm ve sert adımlarla dışarı çıktım. Şövalyelerde odanın kapısını kapatıp peşimden geldiler.
Bi anlığına, ben odadan çıktıktan sonra hakkımda ne konuştuklarını merak ettim ve muhafızlara doğru döndüm. Ne yaptığımı sorarcasına bana baktılar ve kaçacağımı düşünerek kılıçlarını çıkardılar. Korktuğumu düşünmeleri için tekrar onlara arkamı döndüm. Fakat sonra aniden uçan tekme ile bir muhafızı yere serdim. Diğer muhafızı da kolay hamlelerle yere sermeyi başardım ve işimi sağlama almak için bir pencerenin önünde ki perdeyi bir kaç kez sertçe çektim ve sökmeyi başardım. Perde ile ikisini birbirine bağladım ve hemen kralın odasının önüne geri geldim. Kapıya doğru yaklaştım ve kapıyı dinlemeye başladım. Sesleri çok az geliyordu ancak biraz da olsa duyuluyordu.
-Konuşsana Riven! O kız öyle söyleyerek ne demek istedi?
-Seni ilgilendirmez! Ve bana bağırmayı kes!
-Riven, kendine gel karşında baban ve aynı zamanda kralın var.
-Seni reddedeli çok oldu ihtiyar. Kendine hâlâ nasıl baba diyebiliyorsun anlamıyorum.
-Madem beni reddedeli çok oldu, öyleyse neden hâlâ bu saraydasın ha? Kabul et Riven, beni sevmesende servetimi seviyorsun ve bırakıp gidemiyorsun.
-Servetini sevdiğimden değil annem ve yamir'i sevdiğimden gidemiyorum. Benim yüzümden yamir de yanmasın, sevgi yoksunu olarak yaşamasın, canı baba dediği insan yüzünden yanmasın diye gitmiyorum.
-Riven, yapma böyle. Bak, ben herşeyi sen iyi bir geleceğe sahip ol diye yaptım. Baksana tahtın varisisin şuan da bile benden daha çok sözün geçiyor. O aptal hayallerin peşinden gitsen daha mı iyi olacaktı?
-O aptal dediğin hayalleri ben daha küçücük bir çocukken kurmuştum. Sırf bu yüzden bir baba oğluna-
Konuşmalarına o kadar çok odaklanmıştım ki, arkamdan gelip elini sertçe kapıya vuran, kızı daha yeni görüyordum.
-Sen kimsin ve nasıl kapı dinlemeye cürret edersin?
O anın şokunu üzerimden henüz atmıştım ki kapı hızla açıldı. Riven sert bakışlarıyla bana ve yanımda duran kıza baktı.
-Helya, burada ne işin var?
-Agate taşının çalındığını duydum ve sizi ziyarete geldim. Victor amcamın burada olduğunu söylediler ama geldiğimde bu kız kapıyı dinliyordu. Ayrıca koridorda iki muhafız perdeyle birbirine bağlanmış. Neler oluyor Riven?
-Iki muhafız birbirine mi bağlanmış?
Riven anlamaya çalışırcasına yüzüme baktı.
-Hakkımda ne konuştuğunuzu merak ettim. Bende muhafızları dövüp birbirine bağladım. Sonra da buraya geldim.
-Ne kadarını duydun?
-Malesef, bu kız yüzünden hiçbir şey duymadım.
-Bide duysaydın canım ya. Riven Kim bu kız?
-Helya, işim var daha sonra konuşuruz.
Kolumdan tuttu ve beni içeriye çekip, Helya dediği kızın yüzüne kapıyı kapattı.
-Demek kapıyı dinledin öyle mi?
Sesimi çıkaramadım çünkü sanırım bu sefer biraz ürkmüştüm. Bunun hakkında sonra konuşacağız.
-Senin burada ne işin var, odana gitmemiş miydin?
Gerçekleri açık açık söyleyecektim ki, Riven'ın tek bir bakışı beni susturmaya yetti.
-Kararını açıkla, o da duymuş olur.
Dedi Riven kararlı bir ses tonuyla. Bu sefer ona efendim diye yada siz tonuyla hitap etmemişti. Direk sen tonuyla hitap etmişti.
-Onun yalan söylediğini düşünüyorum, bu sebeple eğer 2 gün içinde bize gerçekleri söylemezse onu Beastlion Krayp'ın karşısına çıkaracağız.
