İçeriğe geç

MARYEL

Bölüm 5 · 20 dk okuma

MARYEL

Bölüm 5

Düzenbaz ve Kaba

Yoari - True

Era Silver

Patisaria'yı kapatıp eve gitmiştim, eve geldiğimde onu evde göremedim. Bana Orca taşını hemen alıp geri döneceğini söylemişti. Bunun bu kadar uzun sürmemesi gerekiyordu. Kendimi sakinleştirip onu biraz daha bekledim fakat en sonunda dayanamayıp dışarı çıktım. Marcus ve Heliaya herşeyi anlattım. Onlar da endişelenmişti ve Aria'yı aramaya çıktık. İlk başta okçuluk dersi verdiği büyük atölyesine gittik. Atölyesi çok büyüktü ve Aria çok fazla ödül aldığı için artık tanınan bir yerdi, atölyenin içinde gizli bir alan vardı ve burayı Helia, Marcus ve benden başka kimse bilmezdi. Atölyesinde olmadığını görünce gizli alanına girdik muhtelemen bulduğu Orca Taşı'nı daha rahat araştırabilmek için buraya gelmişti. Gizli alanına da girdik fakat burada da yoktu. Daha fazla endişelendik ve hâlâ ormanda olduğunu düşünerek evlerimize savaş aletletimizi almaya gittik. Evlerimizin önünde Marcus ve Heliayla ayrıldık. Evimin içine girdim ve beni koruyacak kıyafetlerimi kuşandım, sihirli kılıcımı aldım ve evden hızla çıktım. Bahçe kapısını ardımdan çekmiştim ki, Arkamdan seslenen kişiye doğru döndüm.

-Cedric burada ne işin var?

-Asıl sen sabahın köründe kalkıp nereye gidiyorsun böyle? Savaşa gider gibi hazırlanmışsın.

Sabah olduğunu fark etmemiştim. Aradan bir gün geçmişti ve Aria hâlâ ortalıklarda yoktu.

-Aria'nın atölyesine gidip biraz okçuluk çalışacağım. Asıl bu saate senin burada ne işin var?

-Dün bütün gece uyuyamadım Era, dün eve gitmeden önce alışveriş yapmaya gittim ve bir gazetede aldım. Yemek yerken gazeteye de göz atıyordum. Sonra gözüme bir haber çarptı. Ne olduğuna bakmak için tıkladım ve gördüklerim karşısında şok oldum.

Bi an Aria hakkında olduğunu düşünerek, korkuyla sordum.

-Ne olmuş ki?

-Agate taşı..

Söylemekle söylememek arasında gidip geldiğini fark ettim. Belli ki beni endişelendirmek istemiyordu.

-Konuş Cedric! Ağzında gevelemeyi kes.

-Agate taşı ç-çalınmış.

Duyduklarım karşısında gözlerim karardı, daha fazla ayakta duramadım ve kendimi bıraktım. Cedric beni tutarak, yere düşmemi engelledi ve Marcusla Helia'nın gittikçe yaklaşan sesleri kulağımda çınlıyordu. Aria benim tek ailemdi, insanın korktuğu başına gelirmiş derler ya, korktuğum başıma gelmiş Aria'yı kaybetmiştim. Artık iki yol vardı ya Aria ormanda yaratıklara yakalanmış yada şövalyelere yakalanmıştı. Eğer şövalyelere yakalandıysa Agate taşını çalmakla onu suçlar ve onun idam edilmesine bile karar verilebilirdi. Tüm güçlerimi kaybetmiş gibiydim, bedenimin zayıfladığını hissettim ve kendimi boşluğa bıraktım. Cedric beni tutarak, düşmemi engelledi. Zihminde dolanan düşüncelerin beni ele geçirmesine ben müsaade ettim ama güçsüzlükle kapanan gözlerim müsaade etmedi ve usulca gözlerim kapandı.

Aria Moral

Gözlerimi açtığımda, başımın ağrısıyla inleyerek, yeniden gözlerimi kapattım. Bir kaç saniyeliğine bu şekilde durdum ve başımın ağrısının geçmesini bekledim. Ağrım biraz hafiflediğinde gözlerimi açtım ve etrafı kontrol ederek nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Dört duvar arasında kasvetli bir yerdeydim. Uzandığım yatağın yanında bir masa, masanın yukarısında içinde kitaplar kalem ve kağıtlar olan duvara asılı bir kitaplık, yatağımın diğer tarafın daysa bir kapı vardı. Kapı açık olduğu için içerisini görebilmek amacıyla eğildim. Bir tuvalet ve el-yüz yıkama lavabosu vardı. Karşımda parmaklıklar vardı ve duvarın en yüksek yerinde parmaklıklı ufak bir pencereden gün ışığı içeriye sızıyordu. Fakat sızan gün ışığı içerisini aydınlatmak için yeterli olmuyordu. Burada kendimi hayatım boyunca ikinci kez hiç olmadığım kadar yalnız hissetmiştim. Birincisi ailemi kaybettiğimdeydi ve şimdide ailemden kalan anılarımı, Era'yı, Marcus ve Helia'yı kaybetmiştim. Yerimden kalkıp parmaklıklara doğru koştum ve ellerimdeki ağırlıkların beni çektiğini hissetmem uzun sürmedi. Ellerimi kendime doğru çektim ve ellerimi kaplayan bu demirleri çıkarmaya çalıştım.

-Boşuna uğraşma, kilitlerini çözmeden onları çıkaramazsın.

Gelen sesin kime ait olduğunu anlayabilmek adına arkamı döndüm ve onu gördüm. Şövalye kıyafetleri kuşanmıştı, dağınık saçları ile oldukça yakışıklı görünüyordu. İlk başta dilim tutuldu ama sonra içinde olduğum durumun farkına vararak kendime geldim.

-Çıkarın beni burdan.

-Nazik olmayı hâlâ öğrenememişsin anlaşılan.

-Tıpkı senin gibi. Sende insanlara karşı sert davranmaman gerektiğini öğrenememişsin.

-Bu ne cürre-

-Kapa çeneni!

Sinirlendim ve bulunduğum yerde daralmaya başlamıştım. Yüreğimi bir sıkıntı sarmış, korku ruhumu ele geçirmişti. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu sanki.

Öfkemi kontrol edemiyordum. Öfkeli bakışlarını gözlerimin içine dikmişti. Sesini bile çıkarmadan öylece beni izliyordu. Başım dönmeye başlamıştı.

-İyi görünmüyorsun.

Dedi ve gitti. Bir kaç dakika sonra elinde bir tepsi ile geri geldi. Cebinden çıkardığı kilit ile zindanın kilidini açtı ve içeriye girip, elindeki tepsiyi masanın üzerine bıraktı ve beni yatağa oturttu.

-Prenslerle yada Kral Victor ile konuşmam lazım. Acogahara Ormanına girmenin bir cezası olduğunu biliyorum ama ormana girmenin cezası beni zindana atmanız ve ellerimi acımasızca bu sert ve ağır demirlerin içine koymanız anlamına gelmez.

Daha önce de ormana girenler olmuştu fakat onlar zindana atılmamıştı. Sadece devlete çok yüksek bir para cezası ödemek zorunda kalmışlardı yada 2 ay boyunca çok ağır şartlarda askere gitmişlerdi. Ayrıca kadın erkek fark etmiyordu.

-Yalan söylemeyi kes ve bana gerçekleri anlat.

Ne demek istediğini anlamaya çalışır gibi gözlerine baktım. Yalan söylemiyordum ki benim hakkımda ne biliyorda bu kadar kendinden emin bir şekilde konuşabiliyordu. Sinirlerime daha fazla hakim olamadım.

-Söylesene, benim hakkımda ne biliyorsun da bana yalan söylemeyi kes diyebiliyorsun. Yalan söylediğim falan yok ve daha neyi kastettiğini bile anlayamadım. Ayrıca sen bir şövalyesin, beni buradan çıkarabilecek gücün yok bu yüzden git ve Kral Victor'a beni buradan çıkarmasını ve suçsuz olduğumu söyle.

Dudakları kenara doğru kıvrıldı. İlk defa gülümsediğini gördüm.

-Nerden belli bir şövalye olduğum. Belki de bir prensimdir.

-Emin ol bu umrumda bile değil.

Kafasını öne eğdi ve gülümsemesini gizlemeye çalıştı.

-Kral bile olsan tavrım herkeze karşı net diyorsun yani.

-Evet öyle.

Ayağı kalktı ve ellerimin kilidini açtı.

-Peki, gidip Prens Riven ile senin için konuşacağım. Ama kendisi çok serttir bu yüzden buraya alışırsan iyi edersin. Kitap falan oku yada çizim yap yoksa zaman geçmez.

Raflara doğru yürüdüm ve kitaplara baktım.

-Ben bu kitapların hepsini okumuştum zaten. Bu yüzden git ve sabrım taşmadan gelip beni burdan çıkar.

Zindandan çıktı ve kilitledi.

-Ellerini çözdüğümde hemen kaçmaya çalışacağını sanmıştım.

-Bunu ancak korkaklar ve aptallar yapar. Buradan kaçmayı başarırsam bile dışarıdaki şövalye sürüsünden kaçamam.

-Hâlbuki Prens Yamir seni yakalayamasaymış hepsini alt edecek güce sahipmişsin. Ama zeki kızmışsın.

-Emin ol zeki olduğum kadar gözüm de karadır. Yani, eğer beni buradan çıkaramazsanız ben buradan kaçmanın bir yolunu bulurum.

Çapkınca gülümsedi ve gitti.

Aradan saatler geçmişti onun getirdiği yemekleri yiyince kendime gelmiştim ve oyalanmak amacıyla çizim yapıyordum. Onu çiziyordum. Tam da bu sırada yaklaşan ayak seslerini işittim ve kağıdı katlayıp cebime sakladım. Gelen Prens Yamirdi.

-Bakıyorum da uyuyanmışsın uyuyan güzel.

-Bakıyorum da yediğin dayağa rağmen hâlâ akıllanmamışsın.

-Bir prensle bu şekilde konuştuğuna göre güzel olduğun kadar cesursun da.

Flörtöz bir şekilde, sinsice gülümsedi.

-Bu çapkınlıklar bana sökmez. Hemen çıkarın beni buradan. Ayrıca ormana girmenin cezası zindana atılmak değil.

-Bilmezlikten gelmeyi kes! Cezanın sadece ormana girmek olmadığını gayet iyi biliyorsun.

-N-nasıl yani? Başka ne var ki? Ben ormana girmekten başka hiçbir şey yapmadım.

-Bilmezlikten gelmeye devam edeceğim diyorsun yani.

-Bilmezlikten geldiğim falan yok. Benim bir suçum yok.

-Eğer suçunu itiraf etmezsen, bu senin için hiç iyi olmaz.

-BENİM BİR SUÇUM YOK!

Sert bir şekilde parmaklıklara yumruk attım.

-ÇIKARIN BENİ BURADAN!

Bir şövalye geldi ve Prensin önünde eğilerek selam verdi. Prensin sinirli bakışları üzerimde geziniyordu.

-Hanzadem, Majesteleri mahkumu yanına götürmemizi istedi.

-Babam mı?

-Hayır efendim. Prens Riven.

Prens Riven mı? O bana Prens Riven'ın çok sert olduğunu söylemişti. Burada kimse beni dinlemiyor, dinlesede hiç kimse bana inanmıyordu ve herkes çok sertti. Burada ki herkez böyleyse Prens Riven'ın nasıl biri olacağını bile hiç düşünemiyordum.

O sarı kafasıyla şövalyeye işaret etti. Şövalye yanımızdan ayrıldı.

-Bakalım, abimin yanında da böyle cesur olabilecek misin?

-Karşımda kimin olduğu fark etmez. Eğer bir yalancı olsaydım, belki beni korkutmayı başarabilirdin ama sizden korkmuyorum ve sözlerimin arkasındayım.

Arkasını döndü ve yavaş adımlarla gitti. Birkaç dakika içerisinde şövalyeler geldi zindanın kapısını açtılar. Kollarımdan sıkıca tutup beni sürüklemeye başladılar.

-Kendim yürüyebilirim.

-Prens Yamir'in kesin emri var!

Tabi ya o sarı kafa, benim güçlerimi görmüştü ama onun da güçleri vardı. Ormanda onunla savaşırken, kendini korumak için ellerinin tek bir hateketiyle beni durdurmuştu. Tabi bende kendimi korumak ve kurtarmak için güçlerimi ortaya çıkarmak zorunda kalmıştım.

Ellerimi yine demirlerin içine soktular ve kilitlediler. Onların sert ellerinden kendimi kurtarmaya çalıştım ama bunu başaramadım. Ben çırpınırken cebimden birşeyin çıktığını fark ettim. Ne olduğunu anlayabilmek için eğildim fakat göremedim. Tek gördüğüm şey bir şövalye'nin yere eğilip, yerden birşey aldığıydı.

Beni yaka paça zindandan çıkardılar ve görkemli saray gün yüzüne çıktı. Çırpınmayı bıraktım çünkü artık kurtulamayacağımı biliyordum. Sarayın büyük kapısının etrafı kocaman camlarla çevriliydi. Camdan dışarı baktım ve dışarıda oradan oraya koşuşturan hizmetlileri ve sarayın dört bir yanını saran şövalyeleri gördüm. Hâlbuki sarayın içinde bile, her bir yanda şövalyeler hiç kıpırdamadan dimdik duruyordu. Gözleri bile kıpırdamıyordu. Şövalyeler beni hızla kocaman bir merdivenden yukarı çıkardılar ve geniş bir koridordan geçerek bir kapının önüne getirdiler. Kapının önünde durduk ve bir şövalye içeriye girdi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Benden bile. Birkaç dakika sonra kapı tekrar açıldı; beyaz saçlı, mavi gözlü ve bakışları bile karşısındakini ürkütmeye yetecek bir adam çıktı. Şövalyelerden farklı giyinmişti ve üniformasının üzerinde, altından ve gümüşten rozetler vardı. Bu bir Yüzbaşı olmalıydı.

-Üzerini arayın!

Dedi sert bir ses tonuyla. Sesi beni korkutmayı başarmıştı.

Korkma Aria,

Sana hiç bir şey yapamazlar.

Çünkü senin hiç bir suçun yok.

Annen ve baban hep ne derdi?

"Cesaret en büyük güçtür ve cesaret insanı zafere, korkaklık ise ölüme götürür."

Cearetim bana güç verdi ve dimdik ayakta durmamı sağladı.

-Şimdi Prens Riven'ın odasına gireceğiz ve eğer aptalca bir şey yapmaya kalkarsan bunun sonuçlarına katlanırsın.

-Eğer aptalca birşey yapacak olsaydım, şövalyeler beni buraya getirmeden önce, çoktan yapmış olurdum ama bunu ancak aptallar yapar.

Sert gözleriyle şövalyelere kapıyı işaret etti. Şövalyeler kapıyı açtı ve beni içeriye doğru sürükleyip yere attılar. Kocaman gösterişli bir odanın içerisindeyim. Saray da altın, beyaz ve gümüş tonları hakimken, bu oda da daha çok siyah ve mavinin tonları hakimdi. Oda da büyük bir yatak, çalışma masası ve koltuklar vardı. Buranın çok büyük bir oda olmasının yanı sıra odanın içinde üç tane daha kapı vardı. Odanın bir duvarında kocaman üç cam vardı ve ortadaki cam ise bir balkona açılıyordu. Sağ taraftaki camın önünde ellerini arkasında kavuşturmuş biri, dışarıyı izliyordu.

-Hanzadem, suçluyu getirdik.

Yüzbaşı 'nın sert sesini duyduğumda kendime geldim ve etrafı incelemeyi bıraktım. Camın önündeki adam bize doğru döndü. Bu O 'ydu. O bir şövalye değil, bir Prensti.

🫀

Sert gözlerini üzerime dikmişti. Ne düşünmem yada ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. İçimdeki tek şey öfkeydi. Fakat ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler ya. Bu sebeple öfkemi gizlemeye çalıştım. Bir zavallı gibi önünde diz çökmektense ölürdüm daha iyi. Ellerimdeki sert demirlerin üzerine kuvvet uygulayarak, ayağı kalktım ve ona yaklaştım. Hiç konuşmuyor, sadece beni izliyordu. Gözlerimin içine bakıyordu.

-Bir düzenbaz olduğunu tahmin etmeliydim.

-Doğru konuş! Karşında bir Prens var.

Dedi Yüzbaşı sert sesiyle. Prens Riven elini ona doğru uzatarak susmasını emretti ve diğer şövalyelerle beraber odadan çıktı.

-En azından bir yalancı yada bir hırsız değilim.

Dedi sert bakışlarıyla orantılı olan sert sesiyle.

-BEN BİR YALANCI YADA BİR HIRSIZ DEĞİLİM! Bunu o aklınıza sokun artık.

-Madem bir yalancı değilsin, öyleyse ormana neden girdiğini söyle.

-Ormana girmemin sebebi sizi neden bu kadar ilgilendiriyor? Bugüne kadar yüzlerce kişi ormana girdi ve ufak cezalar ile kurtuldular. Beni neden zindana atıyorsunuz. Buna hakkınız yok!

-Pekâla, zeki kızsın ama beni böyle bilmezlikten gelerek kandıramazsın.

Sinirlendim ve gözyaşlarımı tutamadım. Güçten düşmüş bir şekilde kendimi bıraktım ve yere oturdum. Demirler çok sıkı olduğu için ellerim acısıyla yüzümü buruşturdum. Bana doğru eğildi ve ardından benim gibi yere çöktü.

-Neden ağlıyorsun? Yoksa gerçekler acımı geldi?

-Ortada ki tek gerçek benim suçsuz olmam, sizin neyden bahsettiğinizi, beni neden zindana attığınızı ve beni neyle itham ettiğinizi bilmemem. Bildiğim tek şey suçsuz olmam.

-Agate taşını ben çalmadım diyorsun yani.

-Ne? A-agate taşı mı?

-Rol yapmayı kes artık! İtiraf et. Çünkü senin çaldığın besbelli ortada.

-B-ben çalmadım. Yemin ederim ben çalmadım.

-Bak! Agate taşı çalındıktan sonra Euriva da, Agate ormanın da ve Vasira da arama başlattık. Sınırlar kapandı ve sokağa çıkma yasağı başlattık. O sırada sen ormanda bulunmuşsun ve canın pahasına kaçmaya çalışmış hatta şövalyelerimizin hepsiyle dövüşmüşsün. Sence de bütün bunlar çok şüpheli değil mi? Madem Agate taşını sen çalmadın, öyleyse o saatte ormanda ne işin vardı? Üstelik tam da Agate taşı çalındıktan sonra.

Duyduklarım karşısında ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum. Suçsuz olduğumu nasıl kanıtlayabilirdim ki. Gerçekleri anlatsam bile inanmazlardı. Öyleyse gerçekleri anlatmanın ne anlamı vardı? Fakat anlatmazsam daha da çok suçlu durumuna düşebilirdim.

Sakin ol Aria.

Sadece düşün...

Sakın korkma Aria çünkü eğer korkarsan, işte asıl o zaman sahip olduğun herşeyi kaybetmiş olursun.

-"Susmak bir kabul ediştir" derler. Fakat ne yalan söyleyeyim bu kadar çabuk teslim olacağını düşünmemiştim.

Ayağa kalktı ve arkasını döndü.

-Yan dal olarak Gemoloji bölümünü okumuştum. Bu sebeble ormana girip doğal taşları araştırıyordum.

-O saatte mi?

-Saatin nasıl geçtiğini bile fark etmedim. Şövalyeleri görünce de ceza almamak için kaçtım ki bunu tek yapan ben değilim.

-Biraz daha inandırıcı yalanlar bul. Askerler! alın bunu.

İçeriye askerler girdi beni kollarımdan tuttular.

-Yalan değil! Benden gerçekleri anlatmamı istedin ve anlattım.

-Gerçek mi? Kime göre neye göre?

Şövalyeler beni kapıya sürüklemeye çalıştılar fakat bu sefer beni zapt etmelerine izin vermedim. Ellerinden kurtulmayı başardım ve Riven'ın üzerine doğru yürüdüm. Aramızda hiç mesafe kalmamıştı. Tek masafe aramızdaki boy farkıydı. Sinirli gözlerimi onun soğuk gözlerine diktim ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan biri gibi davranmaya çalıştım.

-Biliyor musun haklılarmış.

-Kimler haklıymış.

-Sizin için; sadece kendini düşünen ve suçsuz insanlara yardım etmek yerine onları görmezden gelen bir krallık olduğunuzu söyleyenler. Doğruymuş. Hepsi haklıymış. Vasira'dan buraya kaçanlar neden kaçıyorlar biliyor musun? Çünkü kaybedecek hiçbir şeyleri yok, kendilerini önemsiyorlar çünkü eğer onlar kendilerini önemsemezlerse sizinde onları görmezden geleceğinizi biliyorlar. Önem verdiğiniz tek şey kendi düşünceleriniz. Benden gerçekleri anlatmamı istedin ve bende anlattım.

Ama o kadar bencilsin ki sadece kendinin en iyisini bildiğini düşünüyorsun.

Sustu hiç bir şey söylemedi, öylece gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki soğukluk gitmiş yerini belirsizliğe bırakmıştı.

-Agate taşını çalmış olsaydım kaçarken yanımda olurdu. Ekipmanlarım, çantam ve pelerinimi almışsınız. Eminim ki aramışsınızdır da. Bir şey bulabildiniz mi? Hiç sanmıyorum çünkü bulabilmiş olsaydınız, beni sorgulamaya bile gerek duymadan kendi bildiğinizi okurdunuz.

Elimdeki demiri kaldırarak göğsüne sert bir şekilde vudum. Onu ittirdiğimde hafif sendeledi fakat düşmedi elini kalbinin üzerine koydu ve şaşırmış bir şekilde bana baktı. Şövalyeler beni sertçe tuttular ve onu korumaya çalıştılar. Bir eliyle göğsünü tutuyor diğer eliyle şövalyeleri uzaklaştırıyordu. Arkasını döndü.

-Bruce!

Sesi çok sert çıkmıştı. Yüz başı, hızlı adımlarla onun yanına gitti. Fısıltılarla konuştular ve Bruce bana doğru döndü. Onun önünde selam verdikten sonra benim yanıma geldi.

-Onu tekrar zindana götürün.

Şövalyeler beni sürükleyerek odadan çıkarmaya çalıştılar. Ellerinden kurtulmaya çalıştım ama elimdeki lanet demirler herşeye engel oluyordu.

Zindandaki karanlık odama beni getirdiler. Parmaklıkları sert bir şekilde kapatarak kilitlediler. Gitmeye yeltendiler ama benim yorgun sesim onları durdurmaya yetti.

-Hey! Durun.

-Prens Riven'ın kararı açıklanana kadar buradasın. Yani artık isyan etmeyi kes.

-Hayır, sadece ellerimdeki demirleri çıkarmanızı isteyecektim. Canım çok yanıyor, hem zaten zindandayım, ellerim açıkken ne yapabilirim ki?

-Bunu, o elindeki demirlerle Prens Riven'a saldırmadan önce düşünecektin. Bir gün boyunca böyle kalda aklın başına gelsin.

-NE! BUNU YAPMAYA HAKKINIZ YOK.

Arkalarından bağırdım, çağırdım ama hiç biri beni dinlemeden gitti. Ellerim kıpkırmızı olmuştu. Ümidimi yitirmemeye çalışıyordum ama artık güçten düşmeye başlıyordum.

Kendine gel Aria sen bu değilsin.

Bu kadar çabuk pes edemezsin.

Daha buradaki ilk günün. Onlara kimin haklı olduğunu göster gerekirse aylarca burada kal ama bunu onlara kanıtla.

Eğer Agate taşı çalındıysa, gezegen yavaş yavaş yok olmaya başlar. Eğer buradan hemen çıkamazsam, Era, Marcus, Helia, Bilge Tomrok ve Cedric'i tamamen kaybetmiş olacağım ve sadece onları değil hâlâ hayatta, bir yerde kurtarılmayı beklediklerini düşündüğüm, annem ve babamı da kaybedeceğim. Düşüncelerim, ellerimin acısını unutmama sebep olmuştu. Dışarıda gökgürültüsü çakıyor ve yağmur yağıyordu. Kendimi su damlalarının zihnimde oluşturduğu melodiye bıraktım ve gözlerimin güçsüzlükle kapanmasına izin verdim.

Riven Agate

Gün ışığı odamı aydınlatırken, üzerime gelen güneş ışığından dolayı yüzümü buruşturdum. Yatağımdan kalktım ve banyoya doğru yürüdüm. Kendime gelebilmek için duş alacaktım. Kıyafetlerimi çıkardım ve aynadan sırtıma doğru baktım, fiziksel olarak acım artık dinmişti fakat ruhum o acıyı unutmama izin vermiyordu. Sinirlendim ve duşa girdim. Su beni rahatlatıyordu sanki üzerimdeki tüm acıları alıp kendiyle götürüyordu. Fakat göğsümdeki acı hâlâ dinmemişti. Kalbimin olduğu tarafa doğru vurmuştu. Yoksa bu kaderin bir oyunumuydu? Halkın arasına karışmak amacıyla Euriva'nın sokaklarında dolaşırken tesadüfen hayatını kurtardığım, o asi kız şimdi saraydaydı.

Kendine gel Riven o bir suçlu.

Nasıl oluyorda bu kadar cesur olabiliyordu. Bir prense karşı gelmişti, hatta saldırmıştı. Haklı olabilir miydi?

Fakat eğer haklıysa gerçekten ormanda işi neydi?

Belki de profesyonel bir yalancıdır. Düşüncelerim beni ele geçirmişti. O asi kız yüzünden artık hiç birşey düşünemez olmuştum tâ ki kapımın tıklanma sesini duyana kadar. Hızlıca kurulandım ve kıyafetlerimi giydim. Elimde küçük bir havluyla ıslak saçlarımı kurularken, kapıya doğru seslendim.

-Gel.

Gelen Bruce'du.

-Hanzadem, iyi misiniz diye kontrol etmeye geldim.

-İyiyim Bruce.

-Buna sevindim.

-Sence o neden böyle?

-Anlayamadım efendim.

-O, asi kız neden böyle?

-Bilmiyorum efendim.

-Öyleyse öğren! Kim olduğunu, nerede yaşadığını ve sakladığı tüm gerçekleri bilmek istiyorum.

-Emredersiniz.

-Beni, ona götür Bruce.

-Nasıl isterseniz Hanzadem.

Bruce önümden yürümeye başladı ve bende arkasından onun adımlarını takip ettim. Fakat yanına gidip ne yapacağımı yada ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum.

Sadece onu görmek istiyordum.

Hayır! Sadece bu göğsümdeki acının intikamını almak istiyordum.

Zindana açılan kapının önünde durduk ve Bruce kapıyı çaldı. Kapının önünde nöbet tutan şövalyeler gıcırtılı kapıyı açtı. Bruce şövalyelere konuştu ve içeriye girdik. Karanlık koridoru alevler aydınlatıyordu. Yavaş adımlarla onun olduğu yere geldik.

Uyuyordu.

Çok güzel uyuyordu.

Bir su kadar sesiz ve sakindi.

Fırtına yüzünden birbirine karışan hırçın dalgalar gibi değildi.

kendine gel Riven!

Onun yüzünden gezegen yok oluyordu.

Ondan nefret ediyordum.

Bruce sert bir şekilde parmaklıklara vurdu ve o gözlerini açtı. Üzerindeki ince örtüyü bir kenara attı ve kalktı. Ellerinde hâlâ o demirler vardı ve kolları bile kıpkırmızı olmuştu.

-Ellerindeki demirleri neden çıkarmadınız Bruce?

-Bilmiyorum hanzadem haberim yoktu.

-Derhal kapıyı açın!

Bruce kapısını açtı, duvara asılı olanilk yardım çantasıyla, anahtarlıkları aldım ve onun yanına gittim.

-Bizi yalnız bırak.

-Fakat hanzad-

-Bana karşı mı geliyorsun?

-Hayır, yalnızca size bir zarar vermesinden korkuyorum.

Sert bakışlarla, gözlerimi onun gözlerine diktim. İkimizde birbirimize öfkeyle bakıyorduk. Gözlerimi ondan ayırmadan Bruce 'a cevap verdim.

-O, bana hiç bir şey yapamaz.

Dik bakışlarını benden ayırmadı ve sesiz kaldı.

-Nasıl isterseniz Hanzadem.

Tereddütle uzaklaştı ve gitti. Onu yatağa oturttum ve bende yanına oturdum. Titriyordu ve çok halsiz görünüyordu aynı zamanda İçerisi çok soğuktu ve pencere açıktı. Elimi alnına doğru uzattım fakat kendini geri çekti. Sertçe kolunu tutup kendime çektim ve elimi alnına dokundurdum. Ateş kadar sıcaktı, yani ateşi vardı. Dün gece yağmur yağmıştı ve hava çok soğuktu elleri demirde olduğu için de belli ki pencereyi kapatamamıştı. Demirlerin kilidini açtım ve onları yere koydum. Elleri yara bere içindeydi ve belli ki canı çok yanıyordu. Narin ama bi o kadar da savaşçı ellerini tuttum ve krem sürmeye başladım. Sesizce beni izliyordu.

-Neden ellerini açmalarını söylemedin yada pencereyi kapatmalarını?

Sesini çıkarmadı.

-Bana cevap ver.

Yine cevap vermedi, kafasını duvara yaslamış karşıya doğru bakıyordu. Çenesini tutup kendime doğru çevirdim.

-Cevap ver. Emrediyorum!

-Senin emirlerin bana işlemez.

-İşlemeseydi, konuşmazdın.

Ellerini çekti ve üzerindeki kremleri silmeye başladı.

-Dur!

Kollarını sıkıca tuttum ve silmesine izin vermedim.

-Ne oldu, iyilik meleği olasın mı tuttu?

-Hayır, sadece neler olduğunu öğrenmek istiyorum.

-Öyleyse söyleyeyim ne olduğunu, ellerimi açmalarını istedim ama bana, onu prens Riven'a saldırmadan önce düşünecektin dediler.

-Ben böyle bir emir vermedim.

-Vermene gerek yok ki zaten askerlerinde tıpkı senin gibi zalim.

-Benimle düzgün konuş!

-Öyle mi, konuşmazsam ne olur?

-Senin için iyi olmaz.

-Ne yapabilirsin ki?

Sinirlerime hakim olamadım ve onu korkutmak için bir elimle sertçe kolunu tutup diğer elimi de yurmruk yaparak hayava kaldırdım. Amacım asla ona vurmak değildi sadece korkutmaktı fakat o ellerinin acımasına rağmen kendini savunmak için kolumu sertçe tuttu ve tuttuğum kolunu kurtardı. Kurtardığı eliyle de tekrar göğsüme yumruk attı. Acıyla yüzümü buruşturdum ve ikinci yumruğumu attacakken hızlı hamlelerle, elini yakaladım ve onu yatağa yatırdım. Ellerini de kafasının hizasında yatağa yasladım ve iki elimle, ellerini sertçe tuttum. İkimizde nefes nefese kalmıştık. Kurtulmaya çalışmak için çırpınıyordu. Bu hâli çok komik görünüyordu. O çırpındıkça ben eğleniyordum.

-Bana hiç bir şey yapmayacağını söylemiştim. Boyundan büyük işlere kalkışma.

Sinirlendi ve kurtulmak için daha çok çırpındı.

-Ellerim bu hâlde olmasaydı seni yenmem çok daha kolay olurdu.

Kıkırdadım ve hava atarcasına yüzüne baktım.

-Pekâla ellerin iyileştiğinde sana bir rövanş borcum var.

-kabul! Artık bırak beni.

-Ne zaman istersem, o zaman bırakırım.

-Bak bırak diyorum yoksa çok kötü olacak.

-Öyle mi ne yaparsın mesela?

Dedim onu taklit ederek. Biraz daha çırpındı ve ben daha çok eğlendim.

-Ellerim acıyor bırak.

-Önce sihirli kelimeyi söylemelisin.

-Sihirli kelime mi?

-Doğru ya, senin gibi kabalar bilmez tabi. Lütfen diyeceksin.

-Doğru ya, senin gibi düzenbazların çok kullandığı bir kelime.

-Benimle düzgün konuşmadığında neler olduğunu gördün. Bence şansını fazla zorlama.

-BIRAK BENİ!

-SİHİRLİ KELİME!

Yüzündeki sıkılmış ifadeyle sesizce cevap verdi.

-lütfen.

-Duyamadım.

-Lütfen!

-Duyamıyorum, biraz daha sesli bir şekilde söyle!

-LÜTFEN!

Dudaklarım kenara kıvrıldı ve bir zafer kazanmış edasıyla üzerinden kalktım.

-Git artık buradan, seninle uğraşacak gücüm şuan da yok.

-Olsa bile uğraşamazsın zaten.

-Rövanşta bu sözlerini sana hatırlatacağım.

Üzerimdeki deri ceketi çıkarıp yatağına koydum

Bilerek...

Ellerine kremi sürdükten sonra sargı bezi ile bilekletini sardım. İlk yardım çantasını alıp çıktım. Zindanı kilitledim ve deri montumu unutmuş gibi yaptım.

Eğer üşürse, giysin diye.

Fakat onu bu hâlde burada bırakmazdım. Üstelik belki de doğruyu söylüyordur, belki gerçekten de söylediği gibi suçsuzdur. Gözlerine baktım ve dalıp gitmekten kendimi kurtararak hızla oradan uzaklaştım.

🫀

Aria Moral

Ellerimin acısı hafiflemişti. İçeriye sıcak gün ışığı vuruyordu fakat vücudum istemsiz bir şekilde titriyordu. Üzerimdeki ince örtü beni yeterince ısıtmıyordu. Tam da bu sırada gözüme siyah bir deri ceket çarptı. Bunu onun üzerinde görmüştüm, burada unutmuş olmalıydı. Giymek ve giymemek arasında gidip, geldim fakat daha fazla dayanamayıp giydim. Ceketin üzerinde çok farklı ve keskin bir erkek parfümü kokusu vardı. Doğal olarak. Ceket üzerimde çok büyük durmuştu ama beni ısıtmaya yetiyordu. Ellerimi de ısıtabilmek ceketin cebine koydum. Ceketin cebinde elim bir şeye çarptı ve merakıma yenik düşüp ne olduğuna bakmak için çıkardım. Katlanmış bir kağıt parçasıydı, içindekine bakabilmek için kağıdı açtım ve gördüğüm şey karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Bu, benim çizdiğim resimdi. İlk geldiğimde sıkılıp öylesine onu çizmiştim. Fakat bu resmin onda ne işi vardı ki?

Yoksa peşimde bir casus mu var?

Saçmalama Aria peşinde bir casus olmasına gerek yok zaten saraydaki herkes sana düşman ve her hareketini gözlemliyorlar.

Öyleyse bu resim nasıl onun eline geçmiş olabilir ki?

Tabii ya beni zindandan çıkardıkları zaman cebimden düşmüştü bu yüzden o şövalye yere eğilmişti.

Düşüncelerim beni boğmaya çalışırken, yaklaşan ayak sesleri buna izin vermedi. Gelen Bruce'du ve yanında iki asker daha vardı. Bruce yine sert gözlerini üzerime dikmişti fakat gözleri üzerimdeki deri cekete çarpınca şaşkınlığını gizleyemedi. Konuşmaya çalıştım fakat titremelerim kendimi ifade etmemi zorlaştırdı.

-S-s-sorun n-nedir?

-Prens Riven suçsuzluğunu kanıtlayana kadar saraydan çıkmayacağını fakat bu zindanda da kalmayacağını söyledi.

-N-nasıl yani?

-Yani, bir misafir odasında kalacaksın. Fakat eğer kaçmaya çalışırsan, yeniden zindana getirileceksin.

-Kapının önünde şövalyelerimiz olacak ve odan Prens Riven'ın yanındaki oda olacak.

-K-kocaman s-s-sarayda başka o-odamı yoktu?

-Prens Yamir bir kaç şövalye'nin seni durdurmak için yeterli olamayacağını söyledi. Buna karşılık Prens Riven'da ben onunla baş edebilirim yanımdaki odayı ayarlayın dedi.

Kendini beğenmiş!

Ukâla!

Düzenbaz Prens bozuntusu!

Rövanşda ona günü göstereceğim.

Parmaklıkları açtılar ve yavaş adımlarla beni yeni odama götürdüler. Oldukça sıcak ve konforluydu. Odaya mavinin tonları hakimdi. Duvara yapışık genişçe bir yatak, bir giyinme odası, bir banyo, bir oturma köşesi ve bir balkon vardı. Yatak, pencere ile neredeyse bitişik gibiydi.

-Giyinme odasında, üzerini değiştirebilmen için ihtiyacın olan tüm kıyafetler var.

Birşey anlatmak istercesine yüzüme baktı. Fakat ben hiç birşey anlamadığımdan boş bakışlarla yüzüne baktım. Bruce, sıkılmış bir ifadeyle kafasını öne eğdi ve bakışlarını deri ceketime çevirerek gözleriyle işaret etti.

Ne demek istediğini anlamıştım bu sebeple ceketin cebindeki kağıdı, elimle sakladım ve ellerimi ceketin cebinden çıkardım.

-Ceketi gerçek sahibine teslim edersem iyi olur.

Ceketi yavaş hareketlerle çıkardım ve Bruce'a uzattım.

-Bir ihtiyacın olursa kapıdakiler emrinde. Ayrıca birazdan hemşire gelecek, istirahat etsen iyi olur.

Arkasını dönüp gidecekken, seslendim.

-Bruce.

Bana doğru döndü. Yüzündeki sert ifade gitmişti.

-Çok sert biri gibi görünsende, içinde çok merhametli küçük bir çocuk olduğunu biliyorum.

Ne diyeceğini bilemedi ve arkasını dönüp yavaş adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı. Kapının yakınındaki aynadan yüzünün yansımasını gördüm. Gülümsemişti.

Hep sinirli ve sert olan bu yüzbaşını gülümsetmeyi başardığım için kendimi tebrik ediyorum.

Yeniden üşümeye başladığımı hissettim ve rahat birşeyler giyerek kendimi yatağa bıraktım.

Bölüm sonu

3 yorum