
Taylor Swift - Bad Blood
Öfkemi bastırmaya çalıştım ama başaramadım ve hızla çalışma odasından çıkıp, bütün sarayı inletecek bir sesle kapıyı çarptım. Arkama bile bakmadan sarayın kapısına doğru yürümeye başladım. Gerekirse güçlerimi kullanacak ama ne olursa olsun bu saraydan kaçacaktım. Karşıma çıkan ve beni durdurmaya çalışan tüm şövalyeler ile dövüşmekle kalmayıp sarayı da çok fazla dağıtmıştım. Ellerimin acısı hâlâ geçmemişti ancak kendimi savunacak kadar kullanabiliyordum. Nerdeyse yedi muhafızı nakavt etmiştim. Sarayın kapısına doğru hızla yürümeye devam ettim ancak sert bir sesin sarayda yankılanması ile durup sesin geldiği yöne baktım.
-Hey! Catwoman.
Arkama döndüm ve Riven koşar adım yanıma geldi.
-Catwoman mı?
-Evet. Kedi kadın demek.
-Ne demek olduğunu biliyorum. Sadece Catwoman da nereden çıktı?
-Bilmem bi an seni ona benzettim. Ayrıca ismini de bilmediğim için artık sana böyle seslenmeye karar verdim. Catwoman.
-Bana Catwoman demeyi kes!
-İsmini öğrenene kadar sana Catwoman diyeceğim.
-İyi ne demek istersen diyebilirsin. Çünkü artık burada kalmayacağım.
-Burada kalmayacağım derken?
-Bu aptal sarayınızdan kaçıyorum demek.
Arkama döndüm fakat Riven sert bir şekilde beni kendine çevirdi.
-Hiç bir yere gidemezsin!
-Beni burada zorla tutamazsınız. Bak! Eğer bana engel olmaya kalkarsan bu sefer gerçekten acımam ve o yakışıklı suratını dağıtırım.
Ne! Yakışıklı da nereden çıktı? Aptal kafam.
Sanırım gerçektende deliriyor olmalıyım.
Çapkınca dudakları kenara doğru kıvrıldı ve bana doğru yaklaşıp, yüzüme doğru eğildi. Aramızda sadece bir kaç cantimetre vardı.
-Dağıtsana bu yakışıklı suratı.
Daha da yakınlaştı, yanaklarımda bir yanma hissettim ancak buna anlam veremedim. Sinirlendim ve birkaç adım geri çekilip, ellerimi ona doğru uzattım fakat bir sorun vardı çünkü güçlerimi kullanamıyordum. Bana neler olduğunu anlayamıyordum. Ellerimi kendime doğru yaklaştırdım ve incelemeye başladım. Gözlerimi kapadım ve zihnimi daha fazla zorlamaya çalıştım ama faydası yoktu. Güçlerimi kaybetmiştim.
-İyi misin sen?
Varlığını bile daha yeni hatırladığım Riven'ın sesiyle kendime geldim ve hemen kendimi toparlamaya çalıştım.
-Neden sordun?
-Endişeli bir şekilde ellerine bakıyordun da.
-Ellerimdeki yaralar biraz şişmiş de, bi an endişelendim. Ama merak etme bu, o suratını dağıtmayacağım anlamına gelmez.
Üzerine doğru koştum ve karnına sert bir tekme geçirmemle, yere çakıldı. Üzerine çıktım ve onu yumruklamaya başladım ama kolumu yakalayarak beni üzerinden attı. Bedenim yere çakılşmıştı ama bacaklarım hâlâ onun üzerindeydi. Kalkmaya çalıştı ama bacaklarımı kullanarak buna izin vermemekle beraber bir kolunuda yaklayıp kendime doğru çektim. Kalkamayacağını anlayınca boşta kalan kolu ile bir bacağımı tutup üzerinden attı. Böylece kalkmayı başarmıştı ama bu sefer o, benim üzerime çıktı. Ben hâlâ onun bir kolunu sertçe tutuyordum ama pratik hareketlerle elini kurtarmayı başardı. Geçen seferki gibi ellerimi yakalamasın diye ondan önce davranıp karnına yumruk attım ve yüzünü buruşturup eğildiği sırada ise dirseğimle ensesine sertçe vurdum. Onu bir çok yerinden vurup meşgul ettikten sonra onu yan tarafıma doğru iteleyerek bir bacağımı kurtarmayı başardım ve kurtardığım bacağım ile onu tekmeleyerek diğer bacağımı da kurtarıp, hızla ayağa kalktım. Fakat ben kendimi kurtardıktan sonra yenilmeyi göze alamayarak, tüm ağrılarına rağmen o da ayağa kalktı. Ona doğru koştum ve yumruklarımı savurmaya başladım ama o sadece kendini korumak için yumruklarımı tutuyordu. Sinirlendim ve onu hiç beklemediği bir yerden vurmak istedim. Bir elimi daha yumruk yaptım ve onu şaşırtmak için tekrar karnına vurduğum bölgeyi hedef aldım. O yumruğumu engellemek için eğildiği sırada elimle kafasını aşağı indirip, diz kapağımı onun çenesine geçirdim. Tüm bu darbeler ile affallamıştı ve bende yorulmuş, nefes nefese kalmıştım. Düşmemek için bir duvara tutundum ve bu sırada bizi izleyen saray halkını fark ettim. Merdivenlerin başında Kral Victor ve yanında sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli, çok zarif ve güzel bir kadın duruyordu. Hemen arkalarında ise beni Riven'a şikayet eden İspiyoncu Helya vardı. Dövdüğüm muhafızlar ve henüz dövmeye bile fırsat bulamadığım muhafızlar sarayın etrafını çevrelemişti. Hizmetliler ise kapı arkasından etrafın dağınıklığı hakkında yakınıyor ve şok olmuş bir biçimde Riven'a bakıyorlardı.
Kötü birşey olduğunu düşünerek, Riven'a doğru döndüm ve nefes nefese bana sinirli bir şekilde baktığını fark ettim. Kendini dikleştirdi ve yavaş adımlarla üzerime doğru yürümeye başladı. Ondan korkmadığımı göstermek için bende kendimi dikleştirdim. Bana yakınlaştı ve yüzünü bana doğru eğdi.
-Yüzümden başka her yerime vurdun Catwoman. Bu yakışıklı surata kıyamadın mı?
-Kapa çeneni diyecektim de, sanırım artık kullanabileceğin bir çenen yok.
-Haklısın, tıpkı senin kullanabileceğin ayaklarının olmadığı gibi.
-Ne?
Eğildi ve beni bacaklarımdan yakalayarak sırtına attı.
-NE YAPIYOSUN YA? BIRAKSANA BENİ!
-Artık çok geç Catwoman. Ayrıca bu rövanşı kabul etmiyorum.
Onun belini yumruklamaya ve çırpınmaya başladım ama o bağırmalarıma da, yumruklarıma da aldırış etmeden merdivenlerden çıkmaya başladı.
-YA İNDİR BENİ! BAK, ÇOK KÖTÜ OLACAK. İNDİR BENİ YERE!
-Riven, dur! Bu kızı cezalandırmayacak mısın? Onu zindana atmalısın.
Helya sesi titrercesine endişeyle Riven'ı durdurmaya çalıştı.
-Bu ne cürret Helya! artık işlerime karışmayada mı başladın?
-Hayır ben sadec-
Sinirlerime daha fazla hakim olamadım.
-Kapa çeneni! Bak, zaten seni ilk gördüğüm anda bile senden nefret etmişken, şansını daha fazla zorlama.
Riven arkasına döndü ve kimseye göstermeden kıkırdamaya başladı. Herkes şok içerisinde bizi izliyordu. Tek bir kişi hariç. Kral Victor'un yanındaki kadın, saraydakilerin aksine gülümseyerek bizi izliyordu. Çok samimi bir gülümsemeyle bize bakıyordu.
-Bakıyorum da sesin kesildi. Yoksa pes mi ettin?
-Hayır, beni indirdiğinde seni kesinlikle öldüreceğim sadece hangi ölüm yöntemini kullanacağımı düşünüyorum.
Kıkırdadı ve odamın önüne gelmiş olacak ki, duraksadı ve kapıyı açtı. Arkamızdan iki muhafız geldi ve kapının önünde dikilmeye başladılar. Riven kapıyı kapattı ve beni yatağıma indirdi.
-Riven, gerçekten suçsuzum bırakın gideyim.
-Suçsuz olan kişi kaçmaz savaşır ve ancak korkaklar korkup kaçar. Eğer suçsuzsan burada kalır ve suçsuz olduğunu kanıtlamak için mücadele verirsin ama eğer suçluysan zaten her seferinde kaçmaya çalışırsın ve bende seni her seferinde yakalarım.
-Daha en başından sana kimseden korkmadığımı söylemiştim. Kimden korkup kaçabilirim ki?
-Bizden bahsetmiyorum. Beastlion Krayptan bahsediyorum.
-Beastlion Krayp mı? Kral da aynısını söyledi ama ben onun kim yada ne olduğunu bile bilmiyorum. Bilmediğim şeyden nasıl korkabilirim ki?
-Beastlion Krayp, dev bir kraliyet aslanıdır. Onu genellikle savaşlarda kullanırız. Ama bu sefer eğer gerçekleri anlatmazsan seni onun karşısına çıkaracağız.
-Ben size zaten gerçekleri söylüyorum. Ben Agate Taşını çalmadım. Babanın böyle bir şey yapmasına müsaade edersen bu zalimliğe göz yummuş olursun.
Söylediğim şeyle yumruğunu sıktığını fark ettim. Arkasına döndü ve kapıya doğru yürümeye başladı.
-Ne kadar sert ve soğuk görünsende, senin iyi ve merhametli biri olduğunu düşünmüştüm ama zalim babandan hiç bir farkın yok.
Dışarı çıktı ve kapıyı çok sert bir şekilde kapattı. Pencerenin kenarındaki koltuğa geçip oturdum ve dışarıyı seyrettim. Tam da bu sırada yan taraftaki odadan kırma dökme sesleri gelmeye başladı. Yan tarafaki oda Riven'ın odasıydı. Söylediğim şey ona çok ağır gelmiş olmalıydı ama babasıyla arasında ne geçmiş olabilirdi ki?
Aradan saatler geçmiş, hava da kararmıştı. Göz kapaklarımı açık tutmaya çalışıyor ama başarısız oluyordum. Tam uykuya yenik düşmüştüm ki, kapımın aniden açılmasıyla sıçradım. Yamir hızlı adımlarla yanıma geldi ve koltuğa oturdu. Hayır basbayağı yayıldı.
-Oh vallaha hayat sana güzel, çay yada kahve de ister misin?
-Vallaha iyi olurdu ama az evvel yemek yedim belki daha sonra. Sen neler yapmışsın öyle ya? Bütün sarayı birbirine katmışsın.
-Bu aptal sarayda kalırken delirmemek elde degil.
-Sana aptalca bişey yapmamanı söylemiştim Catwoman.
-Hey, sen Catwoman'ı nereden biliyorsun?
-Sadece ben değil tüm saray halkı biliyor. Bende onlardan öğrendim zaten.
-İsmini bilmediğimize göre artık sana Catwoman diyeceğiz Leydim.
-Zaten bu saraydan gideceğim. Ne söylemek istersiniz söyleyin.
-Ne kadar kaçmaya kalkarsan kalk, seni yakalarız.
-Hayır Sarı papatya, ben kaçmayacağım. Sen beni serbest bırakacaksın.
-Gerçekten delirmiş olmalısın. Seni zaten şüpheli olarak değerlendiren kişi en başta beniym farkındasın di mi?
-Aşağıdayken güçlerimi kullanmaya çalıştım ama olmadı. Ben güçlerimi kaybettim yamir. Ama senin hâlâ güçlerin var. Eğer beni buradan çıkaramazsan, güçlerini herkese söylerim.
-İstediğin kişiye söyleyebilirsin. Senin gibi bir suçluya mı inanırlar yoksa bana mı?
-Şunu asla unutma Yamir kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar, son günlerinde asla yalan söylemezler. Ölmeden önce tüm bildiklerini haykırırlar.
-Ölmeden önce mi?
-Beni, Beastlion'ın karşısına çıkaracaklar.
-Beastlion'mı? Ama bu kanunlara aykırı Beastlion sadece savaşlarda kullanılır. Hatta her savaşta da değil çok büyük savaşlarda.
-Peki, beni Beastlion'ın karşısına çıkaracaklar, ben ölmüş gibi yapacağım ve sende beni bir şekilde o aslanın elimden kurtaracaksın. Herkes benim öldüğümü sanacak ama ben yeniden özgür olacağım.
-Güzel plan, peki söyler misin özgür okuduktan sonra ne yapacaksın? Seni dışarıda görenler hortladığını falan sanacaklar.
-Agate taşını çalan kişi bulunana kadar maskeyle gezerim yada Vasiraya giderim.
-Bak eğer Krayp'ın karşısına çıkarsan, seni öldürüp yemediği sürece, mücadeleyi durduramayız.
-Öyleyse Krayp'ın karşısına çıkmadan önce beni bir şekilde serbest bırak. Yada bana bir enerji içeceği hazırla ve içine bayıltıcı hap koy mücadeleden önce onu içeyim ve öldüğümü sansınlar sonra bir şekilde saraydan çıkarım.
-Sana yardım edeceğimi nereden biliyorsun?
-Çünkü güçlerin öğrenilirse başına gelecekleri gayet iyi biliyorsun.
-Pekâla, sana yardım edeceğim ama güçlerim öğrenilir diye korktuğumdan değil babamın verdiği kararın kanunsuz olduğundan. Ayrıca eğer sözde kaybedecek hiçbir şeyi olmayan sana inanılsaydı, ilk önce Agate taşını çalmadığına inanılırdı.
🫀
Gözlerimi açtığımda, tüm saray sallanıyordu. Ne olduğuna anlam verememiştim. Gece yarısıydı ve etraf kapkaranlıktı. Yataktan inip kapıya doğru yürümeye çalıştım ama her kalkmaya çalıştığımda yere çakılıyordum. Tam tekrar ayağa kalkacaktım ki, kapı hızla açıldı ve Riven dengede kalmaya çalışarak yanıma geldi.
-Neler oluyor?
-Agate taşının yerinde olmamasının etkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.
-Bu bir tür deprem mi?
-Hayır, depremden daha kötü.
-Saraydan çıkmazsak, üzerimize yıkılacak.
-Eurivadaki her yer sağlamdır. Sadece yerin dibine girebilme ihtimali var.
Riven bana yaklaştı ve giyinme dolabımın kenarına doğru beni de kendiyle çekti. İçinde olduğum durumu unuttum ve aklıma Era geldi.
-Kim bilir nerede ve ne yapıyordur?
-Kim?
Yanlışlıkla sesli düşünmüştüm.
-Hiç kimse! Yani bir insan değil, evcil hayvanım.
-Merak etme, hayvanlar doğanın etkilerini önceden hisseder ve kendini önceden korumaya başlar.
-Umarım, hissetmiştir.
Yaklaşık on dakikanın ardından sallantılar durmuştu ve tüm saray halkı bahçeye inmişti. En son inenlerde bizdik.
Helya Riven'ı gördüğü anda koşarak onun boynuna atladı. Onlara bakarken suratımı buruşturduğumun bile farkında değildim. Diğer saray halkına göz gezdirdiğim sırada, üzerime doğru hızla yürüyen Kral Victor'u fark ettim. Yanıma hızla yaklaştı ve beni boğazımdan yakaladı. Sıktığı dişlerinin arasından, yüzüme tükürürcesine laflar savuruyordu.
-HERŞEY SENİN SUÇUN! AGATE TAŞI NEREDE! KONUŞ! EĞER KONUŞMAZSAN SENİ KRAYP'A BIRAKMAYACAĞIM BEN ÖLDÜRECEĞİM!
Riven, Yamir, Bruce ve kralın yanındaki kadın bizi ayırmaya çalıyordu ancak bunların hiçbiri fayda etmeyince daha fazla dayanamadım ve ayağımla diz kapağına doğru hızla vurdum. Dizinin acısıyla inleyen Victor elini hızla dizine götürdü ve beni serbest bıraktı. Bir kaç saniyelik nefessizlikle, yere düştüm ve öksürmeye başladım. Nefes almaya çalıştım ve nefes alış verişim normale dönünce gözüm tüm bu olanları sinsice gülerek seyreden Helya'ya çarptı.
Bu kızın sorunu ne?
Kendimi ona saldırmamak için zor tutuyordum. Krala doğru döndüğümde hâlâ dizini okşadığını fark ettim. Ayağa kalktım ve onlara doğru yürüdüm.
-Kendinde değilde başkalarında suç aramak tam da senden beklenecek bir hareketti Kral Victor.
-Ne demek istiyorsun sen?
-Tüm gezegenin sonunu getirecek bir taşı, diğer ülkelerle sırf en güçlünün sen olduğunu kanıtlamak için anlaşmalar yaparak kendi ülkene getirdin. Ama o kadar sorumsuz bir lidersin ki bir taşa bile sahip çıkamadın.
Ona daha çok yaklaştım ve tıpkı onun bana yaptığı gibi tükürürcesine konuştum.
-Agate taşını ben çalmadım ama sen, o taşı koruyamadığının üstünü kapatmak için suçsuz bir insanı sarayına hapsettin. Çünkü kimsenin seni suçlamasını istemiyorsun. Zaten hali hazırda bir şüpheli varken kim seni niye suçlasın ki?
Herkes endişeyle karışık bir şaşırmışlıkla bizi izliyordu.
Bugüne kadar kimsenin önünde sesini bile çıkaramadığı bu krala şimdi ben kafa tutuyordum. Hatta sadece ona değil tüm krallığa. Çünkü artık birinin bunu yapması gerekiyordu. Kral yumruklarını sıktı ve ben bir zafer kazanmış edasıyla saraya girdim. Hızla odama çıktım ve dağılmış odamı toparladıktan sonra pencerenin kenarındaki koltuğuma oturup, hâlâ dışarıda olan saray halkını izledim. Hizmetliler başka bir oturma alanında kraliyet ailesi başka bir oturma alanında oturuyorlardı. Muhafızlar, kralın isteklerini yerine getirmek için her an hazırmışçasına bekliyorlardı. Etrafta göz gezdirirken, gözüme Helya ve Riven çarptı. Helya, Riven'ın ellerini tutmaya çalışıyor ama Riven buna izin vermeyip bide üstüne ona bağırıp çağırıyordu. Riven tam arkasına dönüp gidecekken, Helya onu kendine doğru çevirdi ve ona sarıldı. Riven ona dokunmamak için özellikle çaba sarf ediyordu. Onu kollarından tutup, kendinden ayırdı ve arkasına bile bakmadan ailesinin olduğu yere doğru yürümeye başladı. Yürürken gözü benim pencereme çarptı. Sert bakışları bi anda yumuşayıvermişti ama ben ona hâlâ sinirle bakıyordum. Göz temasını bozdum ve perdemi çekip koltuğa yayıldım. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu ve bende kapanmasına izin verdim.
Koltukta dönüp duruyor uyumaya çalışıyordum. Sadece iki saatliğine uykuya dalmıştım ancak sonra uyanmış ve bir daha uyuyamamıştım.
Uyuyamayacağımı anlayınca hafifçe gözlerimi araladım ve pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Gün yavaş yavaş doğmaya başlıyordu. Gökyüzünde ki yıldızlara dalmıştım ki, havada uçuşan sarı, turuncu, kırmızı ve daha birçok farklı renkte ışık saçan şeyler olduğunu fark ettim. Hemen dolaptan fiziğime uygun bir elbise giydim ve saçlarımı dağınık bir şekilde toparladıktan sonra ne olduğuna bakmak için hemen balkonuma çıktım. Biraz daha dikkatli baktığımda gökyüzünde uçuşan bu şeylerin dilek feneri olduğunu anladım.
Yanımda bir dilek feneri yoktu ama kalbimden geçen tüm dileklerimi evrenin artık bildiğinin farkındaydım. Tek isteğim bu saraydan kurtulup Era, Marcus, Helia ve Bilge Tomrok'a kavuşmak ve annem ile babamı bulmak. Fakat artık tek isteğim bunlar değildi. Artık bir dileğim daha vardı gezegeni kurtarmak. Bunu tek başıma yapamayacağımı biliyordum ama en azından deneyecektim. Sabahın sessizliğine kapılıp gitmiştim ki, sesizlik bir süre sonra bozuldu. Riven yavaş adımlarla yanıma gelip, benimle beraber dilek fenerlerini izlemeye başladı.
-Dilek fenerlerine inanır mısın?
Ona doğru döndüm. Dün gece çok fazla uyuyamadığı göz altlarının kızarıklığından belli oluyordu. Dağınık saçları alnına dökülmüştü ve beyaz cildi sabahın ilk ışıkları ile daha aydınlık bir hâl alıyordu. Gözleri kapkaraydı ancak sanki içinden ateş fışkırıyormuş gibiydi. Onu incelediğimin bile farkında değildim ancak o da bana doğru dönüp gözlerimin içine bakınca, kendime geldim. Hemen önüme döndüm ve yeniden gökyüzünü izlemeye başladım.
-Yedi yıl önce bana bu soruyu sorsalar, "bu eski inanışlara ancak çok çaresiz ve aptal insanlar inanır" derdim. Ama yaklaşık yedi yıldır onlarla teselli oluyorum.
-Yani yaklaşık yedi yıldır çok çaresiz ve aptalsın öyle mi?
-Bence bir aptal olmadığımı gayet iyi biliyorsun.
-Çaresiz olduğunu kabul ediyorsun, sanırım.
-Ağzımdan laf almaya çalıştığının farkındayım ama boşuna uğraşma çünkü ağzımdan alabileceğin tek laf benim suçsuz olduğum.
Dudaklarını ıslattı ve kafasını öne doğru eğdi. Dudakları kenara doğru kıvrıldı ve bana doğru dönüp gözlerimin içine baktı. Dudaklarını tekrar ıslattı ve yüzüme doğru yanaştı.
-Sen kavga etmeden yada laf atmadan duramaz mısın?
Beni sinir etmek için özellikle mi böyle yapıyordu anlamıyordum. Yanaklarımda bir yanma hissediyordum ve anlam veremediğim bu hissi 2. kez yaşıyordum. Bu durumdan kurtulmak için ne yapmalıyım bilmiyordum ki odamın kapısının tıklanma sesi geldi. Hemen balkondan çıktım ve gidip kapıyı açtım. Gelen Bruce'du. Dün gece Victor yüzünden oldukça yorulmuş olmasına rağmen, hâlâ ayakta duracak gücü vardı.
-Müsait misiniz?
-Evet. Neden?
-Dolaptaki kıyafetler size uygun olmadığı için daha rahat edebileceğiniz kıyafetler getirildi.
Şaşırmıştım, iki gün sonra dev bir aslanın önüne atacakları tutanaklarına şimdi rahat edebileceği elbiseler getirilmişti. Kapımı sonuna kadar açtım, Bruce kenara çekildi ve içeriye girmedi. Onun yerine bir hizmetli tekerlekli bir askılığı önden sürükleyerek odama girdi. Riven da balkondan çıktı ve yanımıza geldi. Hizmetliye ve getirdiklerine baktı.
-Bunlar nedir?
-Prens Yamir, hanımefendinin dolaptakilerle rahat edemediğini söyledi ve yenileriyle değiştirmemizi emretti efendim.
-İki gün sonra dev bir aslanın önüne atacağınız tutsağınız için ne kadar da naziksiniz.
-Kardeşim bizim gibi değildir, merhametlidir. Belli ki bu günler, son günlerin olduğu için sana acımış.
-Sizin zalim olduğunuzu kabul ediyorsun yani.
Dalga geçercesine kıkırdadım ve sinirli suratına doğru yaklaştım. Bu sefer onu sinir etme sırası bendeydi.
-Ayrıca kimin daha acınası olduğunu dün gece hepimiz gördük. Bir sallantı yüzünden saraya girmeyi bırak, yaklaşmaya bile korkuyordunuz.
Sinirlendi ve odamdan çıktı. Hizmetli ile birbirimize baktık, bana gülümsedi ve bende ona gülümsedim.
Beraber dolaptakileri çıkarıyor ve yerine yeni giysilerimi yerleştiriyorduk. Kıyafetler tam istediğim gibiydi. Dar siyah pantolonlar, derimodlar, kısa ve zarif elbiseler, uzun yeni moda botlar yada rahat spor ayakkabılar, tulumlar, bol paçalı pantolonlar, bodyler, bluzlar ve daha birçok tarzıma uygun şey vardı. Bir anlığına gözüm bana yardımcı olan hizmetliye kaydı. Era saraya geldiği zaman bana saraydaki bir çok kişiden bahsetmişti. Era saraya hizmetli olarak girdiği için belki de hizmetlilerin bazıları onu tanıyordur diye düşündüm ve onunla sohbet etmeye çalıştım.
-Adın ne senin?
-Anastasia.
-Güzel isimmiş.
-Teşekkür ederim. Sizin isminiz nedir eminim, sizinki çok daha güzeldir.
-Benim adı-
Neredeyse adımı söyleyecektim. Belki de benden laf alıp sırf terfi alabilmek onlara laf taşıyacaktı.
-Evet. Adınız?
-Benim adım Lana.
-Sizinde isminiz güzelmiş.
-Adım Anastasia mı demiştin?
-Evet. Neden?
Bu Era'nın bahsettiği kızdı. Acaba ona söylesem mi? Belki de gidip Era'ya burda olduğum hakkında haber verirdi.
Ama sırf kralın gözüne girme pahasına beni satabilirdi.
-Bir yakınımın adı da Anastasia 'ydı.
-Benim burada işim bitti. Eğer bir isteğiniz yoksa gitmem gerek.
-Anastasia, bekle.
Bana doğru döndü.
-Senden bişey isteyeceğim.
-Tabi ki.
-Oturur musun?
Bu duruma anlam veremedi ama söylediğimi yaptı ve gelip yanıma oturdu. Ondan sohbet edercesine laf almalıydım.
-Sadece biraz konuşmaya ve konuşmak için bir arkadaşa ihtiyacım var. Bu sarayda hiç dostum olmadığının da farkındasındır ve-
-Bana anlatabilirsin. Yani benimle hisslerini paylaşabilirsin.
-Biliyorum sende, benim bir hırsız yada bir yalancı olduğumu düşünüyorsun ama-
-Hayır! Daha ilk geldiğinde bile bunu düşünmedim.
-Nasıl yani bana güveniyor musun?
-Elbette.
-Pekâla, sana bir kaç soru sorabilir miyim?
Kafasını emrinize amadeyim dercesine salladı. Bana inanması garip gelmişti ama bu kız buradan kurtulma anahtarım olabilirdi.
-Bu sarayda kimseye güvenmez miyim?
-Aslında her ne kadar güvenilmez olarak görünseler de Prens Yamir, Prens Riven ve anneleri Kraliçe Mayura'ya güvenebilirsiniz.
-N-nasıl yani?
-Zamanla anlarsınız sadece onlara suçsuz olduğunuzu kanıtlayabilirseniz, onlar sizi kurtarmak için ellerinden gelen herşeyi yaparlar.
-Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
-Çünkü bu saraya ilk geldiğimde bana da kimse inanmamıştı.
-Nasıl yani? Anlayamıyorum. Neden?
-Artık gitmem gerek. Bu arada size benden bir tavsiye, Prens Riven'a fazla yaklaşmayın çünkü hem kendisi hem de nişanlısı Leydi Helya çok tehlikelidir. Özellikle Helya'ya dikkat edin.
Tüm bunları söyledikten sonra odadamdan çıktı ve çıkarken bana son bir kez gülümsedi.
Fakat bu gülümseme hiç de samimi değildi.
Bu sarayda ki herkes zihnimle oyunlar oyunlar oynuyordu. Bu hizmetli saf ve masum biri gibi görünsede, bu sarayda bildiği çok şey var gibiydi. Elbette onun sözleriyle hareket etmeyecektim ama hareket ederken söylediklerini de aklımda bulunduracaktım.
Tüm söylediklerini tekrar beyin süzgecimden geçirdim ve Anastasia'nın söylediği bir şeyi sonradan hatırladım. Riven'ın bir nişanlısı vardı. Riven, Helya ile nişanlıydı.

