İçeriğe geç

MAHZ

Bölüm 8 · 18 dk okuma

MAHZ

Bölüm 8

Yırtık Koza

"Nereye gidiyoruz?" Akıp geçen görüntülerden ziyade birbir aralarında fısır fısır konuşan insanlarda dolaştırmaktan çekemediği bakışlarını, nihayetinde Aras'a yönlendirince biraz sıkılmış biraz da merakla sordu. Ayakta, arada sırada birbirlerini iterek ilerleyenleri gördükçe insanlığa bakışı değişiyor ve Mahz, bu durumdan gerçekten hoşlanmıyordu. Ne diye bu ulaşımı tercih etmişlerdi ki, hiç anlamıyordu.

"Çok özel birilerinin yanına."

"Ama çok fazla uzun zamandır bu taşıttayız." Yakındı. Biraz ilerisindeki orta yaşlı bir adamın, telefonda oynadığı garip çizimli şekerlere bakındıktan sonra, "Keşke bir şeyler alsaydık," diye ekledi sözlerine. Kendisinin huysuz ve şikayetçi tavrının aksine babası bu duruma aşırı alışmış ve rahat bir şekilde öylece arkasına yaslanmış vaziyette camdan dışarıya bakıyordu.

"Sadece kendini ana bırak Giray. Bu yolculuklara alışman gerekecek."

"Ama daha iyi imkanımız var."

Ona bakıp, hafifçe kıstı bal rengi gözlerini. "Her zaman olmayacak." Önüne dönüp, avuç içlerini birleştirdiğinde huysuzca büzdü dudaklarını Mahz. İnsani yan, zannettiği kadar güzel değildi. Sevdiği yanlar gibi sevmediği yanları da fazlalaşıyordu. "Merak etme," dedi bu sırada Aras. "Birazdan iniyoruz, geldik."

"Sonunda..." Sessiz ama derin bir nefes sırasında babasının elindeki krizantemlere bakındı. Dikkatini en çok çeken ise babası ne zaman bu güzel çiçeklere baksa belli belirsiz bir duygularının yanı sıra, huzursuz bir tebessüm çiziliyordu yüzüne. Sormak istese de zamanı değildi daha. Rotaları, yeşilliğin enteresan şekilde çoğaldığı yere saptığıda, başını yarım yamalak şekilde ince bir tülle kapatan yaşlı bir kadın, şoföre duyurdu sesini. Taşıt, hızını iyice düşürdüğünde, ayağa kalkan birkaç kişinin yanı sıra, Aras'tan gelen komutla hemen Giray da ayaklandı. Dışarıya ayak bastıkları ilk an gökyüzüne çevirdiği bakışlarını, yanında hareketlenmeye geçen diğer kişilere eğdi.

Önden adımlayanlardan birisi de elimdeki krizantemleri sıkıca tutan babasıydı. Şoföre seslenen kadın da hemen az ötesindeydi. Sessiz kalıp, hızla ardından ilerledi Giray fakat yanına varmadan birkaç adım arkasında durmayı tercih etti. Hava yoğun bulutlu olmasına rağmen yağmura izin vermiyordu. Garip bir şekilde sakinlik hissediyordu. Belki de her şey, kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi hareketsiz kaldığındandı bu duyguları. Emin değildi.

Uzun bir zaman yürüdüler. Aras, arada sırada dönüp, Giray'ı kontrol ediyor, daha sonra yeniden önüne dönüyordu. Kadın ise hâlâ daha önlerinde paytak adımlarla ilerliyordu. Kırmızı tonlarında şişme montunun iki yanında sallanan kolları, şirin bir görüntü oluşturuyordu üzerinde. Arada sırada kayan tülüyle de yoğun bir savaş veriyordu. İyice ıssız bir yere geldiklerinde alçak, beton duvarların olduğu bir alanın kapısından içeriye girdiler. Garip bir şekilde burada her yerde toprak vardı. Bazı birikintilerin çevresi de başındaki mermer gibi örülüyken bazılarında sadece iki dikili mermer bulunuyordu.

İçten içe titrediğini hissetti. Çok fazlaydı birikinti topraklar. Mermerlerin üzerinde yazılar olduğunu daha sonra farketmiş olsa da okumak istemedi.

Uzun süredir önlerinden ilerleyen kadın, uzakta bir yerdeki toprak birikintisinin yanında durunca, dikilen mermer süpürdü elleriyle. Çok garip, diye düşündü Giray. Ne yaptığını anlayamasa da kalbinin burkulduğunu hissetti ona karşı. Babasının peşinden gitmesi gerekmeseydi, o yaşlı kadının yanında olmak isteyeceğini düşündü.

Toprak birikintilerinin azalmaya başladığı bir yerde, bir sınır çarptı gözüne. Oradan ötesi artık yoktu. Korumalıklar ve yakınında yer alan, diğerlerinden daha yaşlı bir ağaç...

Babasının bir yerde durduğunu gördü o an. Elindeki krizantemlere bakındığı sırada, hızla yanına ileleyince artık nerede olduklarını bilmeyi arzuladı. Huzursuzluğunun nedenini anlamak istiyordu. O kadının neden bir mermeri sever gibi elleriyle süpürdüğünü, neden bu kadar fazla yer olduğunu ve neden bu toprağın yanında durduklarını... "Baba, burası neresi? Neden her yerde iki mermer arası toprak birikintileri var?"

Aras, beklemediği afallatıcı soruyla anlamsız bakışlar eşliğinde döndü ona. "Ne demek neresi? Bilmiyor musun gerçekten?"

"Hayır," dedi net bir şekilde.

Bir cevap vermeden evvel, bakışlarını eğdi. Fazla düşünmeye gerek bile kalmadan meleğin neden bu bilgiyi aktarmadığını anlayabiliyordu. Zaten herhangi bir şey olmadan, öylece hiçbir sorun yokmuş gibi davranılması da olanaksızdı. Labezerin'den Aras'a gelen ceza buydu; dünyaya ait son bilgi olarak sona erenlerin son duraklarını öğretmek.

Bir başka ifadeyle de hataların sonu gelmezse birilerinin bu sona geleceğini bizzat Aras'a da tekerrür etmiş oluyordu.

"Burası," dedi oğluna yeniden bakarak. "İnsanların, esas aleme geçişleri için bedenlerini bırakmak zorunda kaldıkları yer."

Kaşları çatıldı. "Esas aleme geçiş mi?"

"Evet. Adı da ölüm."

Dudaklarını iyice mıhlayıp, yutkunan Mahz, önlerindeki toprak birikintisine döndü. Ölümün ne olduğunu bilse de bu gördüklerinin etkisi çok daha farklı geliyordu ona. Beşeri bir kalp için, bir zamanlar sarılabildikleri bedenlerin bizzat toprağın altında olması ve onlara isteseler de ulaşamamaları çok fazla zor olmalıydı. En zor olanı ise o andı belki de. Bedeni görsen de oradaki sadece bir et parçasıydı aslında. Sevdikleri o ruh yoktu. Aslında sevdikleri de yoktu. Kalbi sızladı. Daha önce hiç yaşamadığı olay karşısında tuzlu bir yangın hissetti genzinde. Yutkunup derin bir nefes aldı bu sırada. Tepedeki konumları, rüzgarların eline mikrofon vermiş ve durmadan şarkı söyletiyordu. "Burada kimin bedeni var?"

Önüne baktı Ebyaz. Uzunca zamandır uğramadığı eski dostuna buruk bir tebessüm yolladıktan sonra, avuçları arasındaki krizantemleri bıraktı üzerine. "Bu mezar, annenin büyükannesine; yani sana hikayesini anlattığım, zekasından etkilendiğin o fâniye ait."

Mahz, duyduğu sözlerin etkisiyle hızlanan kalbine koydu elini. Bakışları, hiç beklemediği bu cevapla büyürken, "Naime Altay," diye hayran dolu bir tınıya verdi sesini. O şifreleri bulmacalarda saklayan kadının yeriydi burası. Koyu renk toprağa bakındığı sırada üzerlerine düşen solgun yapraklar çarptı gözüne. Yılların götürdüğü kadının üzerine ayların sararttığı yapraklar konuyordu.

"Evet," dedi babası. Kendisi gibi buruk bir tebessüm yerine sevgi dolu ve hayranca gülümseyen oğlunu gördükçe, zamanında yaralandığını hissettiği hiçbir anıyı anlatmadığı için tebrik etti kendini. Naime'ye ister istemez olumsuz bir etkiyle yaklaşmasını istemiyordu. O, gerçek sevgileri hak ediyordu her zaman. Yarım bir nefesle eğilip, kenarda bir yere oturduğunda kuruyan yaprakları mezarın üzerinden almaya koyuldu. Bakışlarını, Giray her an dönüp, kendisine bakar diye kontrolde tutmaya çalışırken, "Ona bir şey söylemek ister misin?" diye sordu.

"Bizi duyacak mı?"

Dudak büzüp, omuzlarını kaldırdı. "Bilmem. Belki de duyar."

"Ne söylemem gerektiğini bilemiyorum..." Oturdu o da. Elini toprağa kondurduğunda, yaşadığı o zamanlarda nasıl gözüktüğünü düşündü.

"Pekala," dedi Aras. "Ben biraz konuşmak istiyorum. Eğer sen de konuşmak istersen bana söyleyebilirsin." Ona bakındı. "Anlaştık mı?"

Dudaklarını hafifçe bastırıp, onay verdi genç. "Anlaştık."

Onayın ardından yapabildiğinin en iyisiyle tebessüm fırçası vurdu yüzüne. Ne kadar zaman geçerse geçsin, Naime'nin mezarına her baktığında kanlı yüzü geliyordu gözleri önüne. İsteyip alamadığı kesik nefesleri yine fâni bedeninde hüküm sürmek istiyordu. "Merhaba Naime," dedi hemen. Sessizlikte beklerse kendisiyle olan savaşı yenememekten korktu. "Sana torununun oğlunu getirdim." Tebessümün en saf halini sergiledi. "Torunun ona Mahz dedi. Her şeyden yalın bir şekilde saf kalmasını istedi. Tertemiz olmasını... Günaha bulanmamasını." Son sözlerle kontrolsüzce kısılan sesi, oğlunun bakışlarını kendisine çekti hemen. Aras bunun farkına bile varamadı o an. Artık o kanlı yüzden ziyade, yine sandalyesinde, battaniyesiyle birlikte oturmuş, bir ileriye bir geriye sallanan kadın vardı. "Erelim ise ona Giray adını verdi. Düşünsene, konseyin en güçlü Baş Melekleri'nden birinin kendisinden sonraya bıraktığı Baş Meleği, kendi yalın gücüyle indirip, o rütbeye yine kendi gücüyle çıkan, tüm cihanın koşulsuz şartsız saygı duyduğu melek, ona isim verdi." Gururla sıktı çehresini. "Bunun anlamını biliyorsun, değil mi? O gerçekten çok özel olacak. Mahz olan bir Giray." Topladığı tüm yaprakları kendi avucunda düz bir hizaya getiriyordu sözleri sırasında. Sonuncuyu da aldığında birikenlere baktı. "Ama onda siyah da var Naime," dedi bu sırada. "Her şey şu ana kadar çok güzeldi, diyeceksin. Gerçekten beyazda kalmasını isterdin. Peki neden o tabloyu böylesine benimsedin?" Mezara bakındı yine. "Sen de biliyordun. Siyah olmadan beyaz olmanın bir anlamı yoktur. Önemli olan neye sahip olduğun değil, sahip olduklarınla kendini nereye taşıdığındır." Sola kıvrıldı dudak ucu. "Bunu biliyordun ama beyaza fazla bağlı olduğun için siyahın acısını umursamadın. Senin siyahın da buydu işte. Yani sen de sandığın kadar beyaz değildin." Kenara usulca koyduğu yapraklardan sonra toprağa koydu elini. "Mahz da bunu öğrenecek, lütfen endişelenme. O, bu isimlere yakışan birisi olacak." Ayağa kalkmaya yeltendiği an her şeyi anlamaya çalışarak dinleyen genç de hemen ayaklandı. "Söz veriyorum."

"Ben de söz veriyorum," diye takviye geldi o anda. Aras'ın bakışları ona döndüğü an, kararlılı duruş sergileyen Giray'ın güzel bir gülümsemeyle önüne bakınmakta olduğunu gördü. "Bana verilen isimleri de benim için sıkıntılar yaşayan kişileri yarı yolda bırakmayacağıma, karşımızda bulunanları kazanan yapmayacağıma söz veriyorum."

Siyah kot ceketinin üzerine yerleştirdiği elini sıkıp, az önceki tüm duygusallığını kapı dışarı ederek rahat bir mimikle ona baktı Ebyaz. "Buna inanıyorum, sen benim oğlumsun."

Güldü Mahz. "Elbette öyleyim." Huzurlu bir nefes çekti ciğerlerine. Uzaktaki noktalarda dolanan bakışları sırasında, yüzlercesi olmasına rağmen kimsenin olmayışı çekti dikkatini. Ölümden daha üzücü bir şey varsa o da ölümden sonra unutulmaktır, diye düşündü ister istemez. Onlarla birlikte mezarlığa gelen kadın dahi gözükmüyordu artık. "Ne kadar da yalnızlar."

"Mezarlıkların genel durumu," dedi Aras. "Mezarları sadece temizlemek için geliyor gibiler. Hatta çoğu temizlenemiyor bile."

"Bu çok üzücü... Unutulmak sarsıcı bir şey."

"Evet." Başını salladı ek olarak.

"Peki şimdi biz de gidiyor muyuz?"

"Eğer söylemek istediğin bir şeyler varsa?"

"Hayır... Belki bir sonraki gelişimizde. Ne diyeceğimi bilmiyorum."

Aldığı cevap sırasında sakince arkasını dönen Melez, daha geniş bir düzlüğe taşıdı adımlarını. Bir haftayı aşkın zamandır dünya yüzeyinde olmalarına rağmen mecburen geç kaldıkları son durağa da gitmek istiyordu. Adım sesleri hemen ardında durduğunda, ona dönerek tuttu kolunu. Etrafına en temiz bir gözlemle bakındığında, kimsenin şaşırtmayacak şekilde olmayışıyla serdi gücünü. Yeniden yolcu ulaşımında zamanı yitirmeyi istemedi bu kez. Mahz'ın iyice beşeriliğe alışması lazımdı fakat bunun için çok daha zaman vardı. Gün, yaşama işleyen klasik 24 saatinin aksine, perdeler arası asıl değişim vaktine yaklaşmak üzereydi. İkindi denilen vakte girmek üzereydiler. İnsani şartlarla diğer duraklarına giderlerse bu vaktin de son kırk beş dakikası içinde o yere ancak ulaşabileceklerdi. Tehlikeli bir zaman dilimiydi. Her ne kadar mezarlıklar, insanların düşünceleri aksine en güvenilir yer de olsa kendileri saf bir insan hamurundan değildi.

Gözlerini kapayan Mahz, alışmaya başladı o etkilerden sıyrıldığında, bu kez daha sert bir yere bastıklarını hissettiği ilk anda yeniden açtı. Küçük bir kulübenin yanındaki ağacın hemen altındaydılar bu kez. Etrafına bakındığında, yine bir mezarlıkta olduklarını görünce, anlamaya çalışarak kıstı gözlerini fakat herhangi bir soru sormadı. Çoktan ilerlemeye başlayan adamın hemen arkasında yer aldığında, bir öncekinden daha düzenli ve temiz bir yerde olduklarını düşündü. Üstelik, bu mezarlıkta birkaç kişi daha vardı. Ölüler adına mutlu olmak ne denli bir duygu karmaşasıydı bilinmez fakat, buradaki her insanın değer bildiği fazlaca açıktı.

Elleri arasına yeniden bir buketi yerleştiren Aras gibi.

Ama bu kez farklıydı. Hem rengi, hem çiçeklerin kendisi.

Beyaz Glayörler, ne kadar da hoş ve ihtişamlı gözüküyordu böyle...

Çok fazla ilerlemediler. Aklındaki soruya cevap veren isim, dikdörtgen mermerin hemen üzerinde yazılan isimle geldiğinde, bu kez hayranlıktan öteye bir sızı hissetti Mahz.

OĞUZHAN SAKA

D. 12.11.1996

Ö. 29.12.2019

Fazla içine girilmese bile biliyordu anne ve babası için ne kadar özel birisi olduğunu. Ölümlerinin onları ne kadar sarstığını. Ebyaz'ın yaşlarını gizlemeye çalışsa dahi parıldayan gözlerinde yakalıyordu özlem dolu kırıklarını. Duyabildiği kadarıyla tam da şu an aniden neredeyse duracak kadar yavaşlayan kalp ritimleri de bunun imzasıydı.

Nasıl ölmüştü?

Neden daha önce, yeterince iyi olsaydım ölmeyecekti, sözlerini duymuştu babasından?

"Fâni oğlan," diyerek söze giriş sunan Aras, elini ismin yazıldığı mermere koydu. "Yeniden ben geldim." Gülümsedi. Elimdeki çiçekleri dikkatli bir şekilde mezarın üzerine bıraktıktan sonra hemen ayak ucuna geçip, gamzesini yoldaş yaptı yanağına. "Arayı çok açtım, evet farkındayım." Birkaç saniye dinler gibi sustu. "Kızma be oğlum, önemli bir mazeretim var." Dişleri, dudakları altından kendisini göstere göstere gülmeye devam ederken konuşmaya kaldığı yerden devam eden Aras'ı uzun uzun izledi Mahz. Sanki Oğuzhan ölmemiş, hemen karşısında gerçekten oturmuş ve onunla konuşuyordu. Büyükanne Naime'nin mezarındaki gibi değildi bu kez. Enerjisi, bakışları, hareketleri... Çok farklıydı.

Bir ara kendisine baktığını gördü bu sırada. Neden bilmiyordu fakat o da ayak uçlarına gitmek istedi ve ilerledi. Omuz omuza yer aldıklarında, mermere çevirdi bakışlarını.

O kadar farklı bir hisle dolmuştu ki o an. Orada gerçekten biri var gibiydi. Gerçekten izleniyorlar gibi... Babası gerçekten bir sohbetin içinde gülüyor ve cevaplar veriyordu sanki.

Sonra bir şey oldu.

Her daim güçlü durup, oğluna gölgesi geniş bir ağaç olmaya söz veren Aras, tenindeki cehennemi söndürecek o yaşları döktü. Sonbaharın sert rüzgarları tüm yapraklarını koparıp, götürmüştü, görüş açısını buğulandıran tuzlu sular gibi. Bir kolunu kaldırıp, gözleri önüne siper etse de titreyen çenesi ele verdi ne kadar acı içinde olduğunu. Melezin Oğlu, fazla dayanamayarak elini, sırtına koyduğu an, hemencecik öne eğilip, dizi üzerine yaslandı avucunu Ebyaz. Diğer kolunu da hemen sonra çekse de gözleri kapalı kaldı. Yanak içi derin bir nefesle şişip indiği sırada, yeniden harekete geçen Mahz, "Sorun yok," dedi ilk olarak. Sesi alçak tondaydı ve kadife gibiydi. "Yanımda duygularını belli etmen, seni güçsüz yapmaz baba," diye ekledi. Omzunu yeniden tutup, sırtına teselli dokunuşunu bir kez daha gerçekleştirdiği sırada, "Duygularının peşinden gitmeseydin, bu kadar güçlü olamayacaktın. Bana asıl hissetiklerimi göstermekten çekinmene gerek yok. Nasıl bir his olduğunu senin kadar iyi bilemesem de değer verdiğin birisinin sonsuzluğa uzanan yokluğunun ne kadar yakıcı olduğunu tahmin edebiliyorum."

Titrek bir nefes aldı Aras. Bir yanda Oğuzhan'la geçirdiği tüm günler vardı, diğer yanda ise kanlar içerisindeki o son anı... Söylediği o söz:

"Ben, senin iyi olduğuna inanıyorum..."

Zihninde tekerrür etti her hece. İçten içe gittikçe düşündüğünde, Dolunay'ı ona yine kendisi yüzünden tam olarak iletilememiş olsa bile bu fâni oğlan, Aras'ta olanı görmüş ve ona inanmıştı. Gerçek Oğuzhan ile çok az zaman geçirmiş olmasına rağmen kendisine inandırmıştı. Gülümsedi. Islanmış teni biraz rüzgarın biraz da kendi doğasının yüzünden kurumaya başlayınca, oluşan kaşıntı hissini gidermek için yüzünü sildi avuçlarıyla.

Sert yağmurlar altında sönmemek için kıvılcımlanan bir ateş gibi hissederken ona şemsiye olan kişi ise bizzat kendi oğluydu. Artık daha sakin hissediyordu. Ani bir vurgun yemiş olsa da buna ihtiyacı da vardı ve şimdi daha rahattı.

Yere oturduğunda onu kopyaladı Mahz. Uzun bir süre sessizce bakındılar mezara. Hem derin özlem hem de kavuşma hissi hakimdi adeta. Buruk bir huzur, sert bir rüzgar...

Aras'ın bakışlarını sadece bu özetleyebilirdi.

Zaman, ilmeklerini sessizce ördü. Akrep kaçamadan, yelkovan tarafından tutuldu. Mezarlık birkaç kişinin daha ziyareti olsa da artık ikisi hariç tamamen boştu. Yaşlı yaprakların rüzgarla birbirlerine çarpan sesleri dinlendirici bir melodiydi.

"Hava kararacak," diyerek ayağa kalktı sonunda Melez. Beraberinde hareketlenen Giray, ellerini birbirine çırptıktan sonra kendisine bakındığında, sormak istediğini anladı babası. Cevap vermeden önce kendisi de düşündü iyice. Dönüş için en doğru kararı vermek istiyordu. Her iki yolun da kendince artı ve eksileri vardı. Fakat titizce yaklaşıldığında bir yol, diğerine göre daha eksiydi. En azından belirli bir süre için... "Yolcu araçları," dedi emin olduğunda. Genci, tutup, kendi önüne çektikten sonra çıkışa doğru adımlamaya koyuldular. Karşılarına çıkan ilk durakta ise biraz vakit geçirdikten sonra büyük çoğunluğu dolu taşıt hemen yanlarında durunca, kendileriyle birlikte olan birkaç kişiyle bindiler hemen. Ondan önce ulaşım ücretini uzatan adamdan kopya çekerek cebini hazırlayıp, gerekli ödemeyi yaptıktan sonra kalan son koltuğa oğlunu oturtup, hemen yanında dikildi.

Hareketli geçen yolculuk sırasında artık tanıdıkları caddeleri görmeye başlayan Giray, rahat bir derin nefes aldı. Başını, durmadan titreyen camın gazabından sonra Aras'a doğru yasladığı sırada fazla uzak sayılmayacak yerde karartı çarptı gözüne. Taşıt, gördüğü o şeye giderek yaklaştığında kalabalık bir geyik sürüsü görünce anlamsız soru işaretleriyle doldu ister istemez. İnsanlarla iç içe olmayı tercih edeceklerini sanmıyordu hiç. Besin karşılayabilecekleri alanlar da kısıtlıyken şehre iniş yapmazlardı. İnsanların, tabiatlarından koparıp aldığı ve hayvanat adı verdikleri bahçeden kaçıp da yollarını mı şaşırmışlardı yoksa? Dirseğiyle yanındakinin bacağını dürttü hemen, tam sesleneceği sırada onun da zaten aynı konuma baktığını farketti. En az kendisi kadar şaşkın olmasının yanı sıra, çatık kaşları altındaki gözleri neden duman gibi sisliydi, anlamlandıramadı.

Yeniden geyiklere döneceği sırada, Aras'ın eli kapandı gözleri üzerine. Ardından ensesine giden parmaklarıyla başını aşağı eğdirip, taşıtın diğer yanına doğru dönmesini sağladı. Ürperti ve merak doldu içine. Sıradan bir hayvana bakması yasak olamayacağı gibi babasının da masum bir hayvana öfkelenmesi olağan durum olamazdı. Başka bir olay vardı yine. Geldikleri o yerdeki bakışları kadar keskindi az önce karşılaştığı ifade. Ve bu asla normal olamazdı.

Son durağa kadar, konumunu bir santim bile bozmadı. Bozamadı. Şoförden müsait bir yerde iniş istendiğinde ise bir kez daha önünde geçti Melez'in. Sessizliği korudu her ikisi de. Mahz, ona daha önce öğretilen gibi, söz gelmeden konuşmaması gerektiğini hatırlayıp, bunu uygularken Aras, semada dolaştırdı gözlerini bir süreliğine. Biraz önce gördüğü şeyler, buraya geldikleri günden itibaren bir ilkti. Evlerinde, olası bir mimlenmeyi engellemek için koruma vardı ama bu şehre bunu yapamazlardı. Sakin kalmayı dileyerek içten içe rahatlatmaya çalışsa da kendini evden içeriye girene kadar imkansızdı bu. Açık bir tehdit görmemesinin yanı sıra onu huzursuz eden bazı hisler kaplamıştı tüm benliğini. "Giray," diye çağırdı en sonunda. Huzursuzca çırpınan kalbi için en azından bir uyarı gönderebilirdi oğluna. "Kimseyle uzun süreli göz teması kurma, tamam mı?"

"Tamam."

Adımlarını bir tık daha hızlandırıp, oğlunun hemen yanında yer aldığında, yorgun bir tebessüm çizdi tuvaline. "Ahh!" dedi sıcak bir tınıda. "Bugün çok fazla yürüdük, bedenim tutulacak."

Anlamsızca, sergilenen oyunculuğa bakındı genç. "Ne?" sorusunu mırıldandı bu sırada. Aniden, plansızca işlenen sinemayı ve sebebini çok geçmeden daha da iyi anladığında ise yavaşça sola doğru kıvrıldı dudak ucu. "Yaşlanıyorsun, ağabey." Kaşlarını kaldırıp, genişçe resmettiği tebessümle adeta alay eder bir kimliğe büründü.

O sırada bedenini esnetme bahanesiyle etrafı gözlemleyen Aras, duymayı beklemediği sözle hemen o yöne döndü. Gözlerini biraz sıktığında, tüm ifadesine resmetti vereceği cevabı. "Sensin yaşlı." Bir süre için durulan mimikleri, hemen sonra biraz mizahın biraz da ciddiyetin elinden tutarken yarıda bıraktığı gözlemine verdi dikkatini yeniden.

"Yirmi birimdeyim." Omuz silkip, zaferini taçlandırmak istedi Giray.

"Yirmi birimdeyim," diye komik bir tınıda onu taklit etti Aras. Ellerini, gencin saçlarına daldırarak biraz karıştırıp geri çekti. "Büyümüş de laf yarışına girer olmuş."

"Eee..." İki yana açıldı kolları. "Bu konuda oldukça iyi cambazlık yapan birisinin oğluyum."

"Kim o mükemmel kişi acaba?"

"Tanımazsın."

"Bak sen."

"Ne sandın ya?" Aralarındaki bu bağ, parıldayan gözlerinin en yetenekleri mimarlarıydı. Huzurla dolup, taştı içi adeta. Daha önce pek böyle yapmıyordu ama onun gibi davranmanın ne kadar eğlenceli olduğunu hissedince bundan sonra bol bol yapmayı yatırdı aklına. Sırıtışı yüzünde devam ettiği sırada kendi adımlarına eğdirdiği bakışları, ani bir şekilde önüne indirilen kolun onu durdurmasıyla havalandı. Doğruca tek bir noktaya bakan Aras, hiçbir şekilde göz temasını kaçırmaksızın gözlerini dahi kırpmıyordu resmen. Neye baktığını görebilmek adına rotayı takip ettiği sırada eline tutuşturulan anahtarın açacağı evin hemen arkasında, yolda gördüğü geyiklerden birisinin olduğunu ve babası gibi dik bir şekilde onlardan tarafa bakındığını farketti.

Tam da düşündüğü gibiydi bu durumun vaziyeti. Kılık değiştirme miydi bu, yoksa işin içinde farklı durumlar mı vardı?

"Eve git," diye kesin bir emir geldi bu sırada.

İki yana salladı başını. "Sence ev temiz mi? Koruma sadece o çatı altında mıydı yoksa geniş çevredeydi ve bir şekilde yıkıldı mı?"

Oldukça mantıklıydı olasılık durumu. Şakaklarındaki damarlar öfkenin iştahıyla kabarırken, "Öyleyse karışma ve sadece kendini koru," cevabıyla ilerlediği sırada aniden yok oldu Aras. Geride kalan küçük parıltılılar daha sönmeden, ötelerindeki evlerinin bahçelerinde gördü onu yeniden.

Avuçlarını sıktı anın etkisiyle. Bedenler kör noktaya doğru bir kargaşayla çekilince, yapabildiğinin en hızlısıyla koştu. Bu yaşananlara şahit olan bir insan var mıydı şu anda? Olamazdı. Hatta mantığının söylediği tek bir cevap vardı ki, Baş Melek Uriel, tam da şu an buraya bir perde sermişti bile. Hissetmiyordu. Fakat inanıyordu. Sessiz ve gözlemci bir karaktere sahip olduğunu biliyordu. Ve tam da şu an gözlem yapılacak kadar sessizlik vardı gök tabakada. Öte yandan o rütbede iken ek bir güç yoksa eğer herhangi bir şeyden haberdar olmaması neredeyse imkansızdı zaten.

Görmek istediği kişi tam karşısına çıktığında bir başka varlık da sahne aldı hemen karşısında. Uzun bedeni ve orantısız vücut hatlarının yanı sıra, ilk kez böylesine bir yüz görüyordu Mahz. Küçük dudaklarına rağmen arada sırada sırıtan ifadesi, çok daha büyük ağzı olduğunu gösteriyordu. Kol uzunluğu neredeyse bedeni kadar olsa da birkaç saniye sonra aniden kısalmaya başlayan etleriyle aniden normal bir insanınki kadar oldu. Sonra yeniden uzadı. Ve yeniden kısaldı.

Bedenindeki garip oyunun yenisine geçiş için kolunu tam kaldırdığı anda aniden sağa doğru hızla uzayan uzvu, bir saldırıyı gizleme hedefini belli etti Mahz'a.

Ebyaz ise ona daha yakın olan kendisine bir hamleyi zaten tüm dikkatiyle bekliyor olacak ki, reflekslerden bile hızlı hareketle aniden kavradığı kolu tutup, boşta kalan avuç içine yerleştirdiği hançerini, doğruca ortasına geçirdi. Bir kağıdı keser gibi zorlanmadan ilerleyen alet, neredeyse kol boyunca olacak şekilde derin bir yırtık bıraktı geride. Yaratık, anlamsız sözler eşliğinde tiz bir çığlığı dalgalı şekilde bıraktığında geriye çekildi kayda değer bir mesafeyle. Ama Aras'ın affetme gibi bir düşüncesi yoktu artık. Meleklerle iletişim halinde olmalarına rağmen hâlâ daha onlara bulaşma cesareti gösteren herkesi sadece öldürmek istiyordu.

Yaratık evlerinin duvarına on metre kalıncaya kadar geriledikten sonra fazla hızlı bir şekilde aniden Mahz'a çevirdi bakışlarını. Gözleri neredeyse bir tabak kadardı ve tamamen siyahtı. Minik parlayan noktaları ise irislerinin her yerindeydi. Küçük burnu sivri ve kemikliydi. Konuştukça etrafındaki deriler büzüşüyor, ürkütücü bir sima çiziyordu.

"Kapat çeneni ateşin yüz karası!" Bağırarak ileriye atılan Aras, o an tüm öfkesinin pençeleri arasına kontrolünde söz hakkı vererek ona doğru uzattı elini. Anlamsız sözlerini durdurmak zorunda kalan yaratık, boğuk bir feryat çaldı içten içe. Aralarında mesafe vardı. Fakat Naamah'ın Oğlu, bu açıdan kolaylıkla sıkıyordu tüm varlığını. Bedeni sıkıldıkça, adeta balon gibi şişmeye başladı kafa tası. Siyah gözlerine garip bir renk geldi saniyeler içinde. Küçük dudakları aralandı ve garip ağız yapısıyla sessizce bir şeyler konuştu. "Sen ilk değilsin," diye hızlı bir cevap verdi Aras. Gözlerinin renginin yanı sıra kıvılcımları da görüyordu Mahz. İlk kez gördüğü yaratığın yanı sıra babasını da ilk kez böyle görüyordu. Bir yanı içten içe ürperiyor diğer yanı ise olaya karşı merakını doyurmak için gözünü kırpmadan izliyordu. "Cesaret edebilen herkesi parçalara ayıracağıma andolsun." Sözlerden hemen sonra sıktığı parmaklarını ansızın tamamen kapadığında kocaman açılan ağzından sonra büyük bir kül dumanı yükseldi havaya.

Melezin Oğlu, birkaç adım ilerleyip, tam olarak nasıl bir ölüm gerçekleştiğini görmek isterken kollarını iki yana düşüren Ebyaz, yaklaşmaması için uyardı onu. Kendisi de birkaç adımı geri geri gittikten hemen sonra terleyen alnını bilek üstüyle silerek döndüğü sırada hesapta olmayan gördüğü başka bedenlerle duruldu yine. Daha soğumayan alevine rağmen üst üste yaşanan bu durumda ne hissetmesi gerektiğini bile anlayamadı o an. Belki biraz korkmalı mıydı? Ya da sinirlenmeli? Veya gülmeli miydi?

"Melez Ebyaz," diye seslerini duyurdu gelen kişilerden birisi. Mahz da hızla o yöne döndüğünde ani şaşkınlıkla büyüttü gözlerini. Daha birkaç saniye geçmişti oysa... "Nihayet kozanı yırttın," şeklinde devam ettirilen sözlerden hemen sonra bir adım ileriye çıktı aralarından birisi. Omuzlarını hafifçe oynatarak önde tuttuğu değneğinin topuzuna koydu ellerini. Parlak beyaz kıyafetleri ve peleriniyle neredeyse Baş Melek gibi gözüktüklerini düşündü. Ama hayır. Konsey'deki her melek, taşıdıkları pelerinlere rağmen hiçbirininki, baştaki kişi kadar heybetli görünümde değildi. Aras, neyin zamanının geldiğini anladı o an. Oğluna göz ucuyla bakındığında, gelen kişilerde bıraktığı dikkatini görünce yeniden karşısındaki kişiye döndü. "Yargılanma zamanın geldi Ebyaz. Artık bitti."

Bölüm sonu

14 yorum