İçeriğe geç

MAHZ

Bölüm 6 · 14 dk okuma

MAHZ

Bölüm 6

Hayat Ve Yaşam

Zamanın saat adı verilen kırbacı, yeniden indi tüm geceye. Her şey yine hızlıydı hızlı olmasına fakat ilk defa böylesine boğucuydu. Bu yaşlı evde hiçbir zaman Naime, Uriel ya da Açelya yokken bu kadar uzun zaman geçirmemişti. Üstelik bu kez bir yerde oturup, düşüncelerine dalıp gidebileceği bir konumda da değildi. Mahz'ına güçlü duruş sergileyip, onun içindeki taptaze açmış yeşil çiçeği canlı tutmalıydı. Cesaret Meleği'nin değindiği gibi, ona fâniliği de hissettirmeliydi şimdi. Damarlarında dolaşan kan, üç ırk bir melezliğindeydi ve her biri eşit olmalıydı. Yalnız kaldıkları andan itibaren ilk önce evde ufak çaplı bir gezi yaşadılar. Annesinin çizip, dosyalarla birlikte kaldırdığı resimleri özenle gösterirken artık sararmayı da aşıp, tarihi doku oluşturmaya başlamış diğer kağıtları da farketmişti. Naime'nin fırça darbelerine ev sahipliği yapan o yaşlı sayfalar... Oğlunun merak ettiği tüm sorulara gerekli sınırda cevaplar verip, çoğunlukla da eşyaların adını öğretiyordu. Yeryüzü Meleği gelene kadar, her ebeveynin minik yavrularına öğrettiği gibi sevinç ve şefkatle takip ediyordu her adımı.

Ortam iyice kararmaya durduğunda, Mahz'ın, "Bu yuvarlak camların da mı özel gücü var?" sorusunu sordurttuğu ışık koca salonu aydınlattığında, gülümseyerek oğlunun saçlarını karıştırdı. Hemen ardından mutfağa ilerlediklerinde, bir sandalyeye oturttu. Buzdolabın yanına gittiğinde, en son bıraktıkları gibi bomboş buldu. İçi sızladı. En ince hatıralarla beraber üşüdü. Kapağı yeniden kapattığında, ifadesini de hemen düzeltti. Her hareketini kaçırmadan izleyen oğluna göz kırpıp, kocaman gülümseyerek sonuna kadar açtı kapağı. Biraz evvel bomboş olan dolap, şimdi yiyecekleri saklıyordu içinde. İsimlerini bilmese bile görüntüsünün kendisini acıktırdığını hisseden Mahz, "Vaov!" diye sevinç nidası bıraktı.

Babasının sihirbaz gibi davranarak gösterdiği gücü her zamanki gibi çok eğlenceliydi ve hayranlık uyandırıcıydı.

Elektrik ve su ihtiyaçlarını karşılamada olduğu gibi.

"Pek bir şey bilmesem bile öğrendiğim bu tarifi seveceksin."

"Geldiğimiz o yerdeki yiyeceklerden daha lezzetliyse elbette!" Gülerek söylendi.

Aras kocaman tebessümünü ona sırtını dönük olsa bile soldurmadan, anın tadına yaşarttı. "Buradaki nefesin bile oradakinden daha lezzetli." Önüne aldığı malzemeleri özenle kesmeye durduğunda, nihayet çekti içten içe. Yarım hissediyor olsa bile içi huzurluydu. Artık yalnız değillerdi ve dünyadalardı. Ekşi ve acı değil, lezzetleri yarışan şeyler yedirip, yumuşak yerlerde yatıracaktı onu.

Aradan geçen birkaç dakika boyunca tatlı sohbetler arasında nihayet işini bitirmişti. Malzeme ihtiyacı haricinde hiçbir özel güç kullanmadan hazırladığı yemeği birazdan oğluna verecekti ve bu, onun fâni kanını besleyecek ilk öğünü olacaktı. Kaynar sudan çıkardığı yumurtayı, soğuk suda soğutup kabuklarını temizledikten sonra tepsinin üzerine koyup, uzun bardağa meyvesuyu doldurdu. Mahz arkada bir yerde kocaman bedeniyle oturuyor olsa bile hâlâ daha o küçücük, meraklı ve hayat dolu oğluydu. Onca dakikaya rağmen çenesine yasladığı eliyle, babasının her hareketini tüm dikkatiyle izlemiş, bir saniyeyi bile kaçırmamıştı.

"İşte!" dedi Aras aniden. Ellerini birbirine sürtüp, gerçek insanlar gibi ince ince uğraşıp, bir sonuç çıkardığı için kendisiyle gurur duydu o an. Geniş omuzlarını daha da kaldırıp, "Babanın lezzetli yemeğini ye bakalım," diye konuştu. "Annene bile böylesini yapmadım, haberin olsun."

Gözlerini tepsideki şeylere indirdiği sırada, yüzündeki tebessümü aniden bozulup, "Anneme bile mi?" diyerek aniden yüzüne bakındı şaşkınca. Çenesinde bir yeri kaşıyıp, ellerini bacaklarının arasına sokuşturdu, "Gerçekten mi?"

Aras, dudaklarını birbirine bastırdığı sırada, "Hımm," mırıltısıyla başını bir kez salladı. "Artık bundan sonra da sen hazırlarsın, ben yine yırttım." Tek yana kıvırdı dudak ucunu. Eline aldığı hazırladıklarını, oğlunun hemen önüne koydu. "Hadi, ye bakalım."

"Vay canına..." Hayranlıkla bakındı adeta. Renkli bir görüntü vardı önünde ve hiç de iştah bozucu değillerdi. "Bunlar çok farklı gözüküyor. İsimleri ne?"

"Geldiğimiz ve ne olursa olsun seni bir daha asla götürmeyeceğim o yerdeki yemeklerden ziyade burası gerçekten harika." Tezgaha yeniden ilerlediğinde, bu kez çok özlediği fındıklı kahve paketine uzandı. Elbette onu da hazır etmişti! Dünyada en fazla sevdiği gıda, bu nefis kokulu tozların suyla karışmasıydı belki de. Kupaya döktüğü paketin üzerine sıcak suyu ekleyedururken, "Yuvarlağa benzer beyaz şeyin adı yumurta. Birkaç farklı pişirme yöntemi var ama senin yediğin suda pişmiş hali. Annen bir keresinde, bu yöntemin daha doyurucu olduğunu söylemişti." Dudak kıvırdı son eklediği sözlerden sonra. Haşlanmış tumar yumurtayı hâlâ daha sevemiyordu ve sevmeye de pek niyeti yoktu. "Yanınaki de sandviç adında ekmek ve istediğin her şeyi arasına koyarak yaptığın bir atıştırmalık türü."

Söylenilen her şeyi kendi kendine tekrar eden Mahz, daha sonra bardağı tutup, içindekini kokladı sakince. "Peki, bu ne?"

Neyi gösterdiğine hızlıca bakındı. "Meyve suyu." Hazırladığı kendi bardağını eline alıp, hemen karşısına geçtiğinde, "Karışık meyvelerden olanı tercih ettim. Artık zamanla hangisini daha çok seversen onu içersin."

"Anladım sanırım."

"Siyah minik şeyler, zeytin. İçince sert çekirdeği var, yerken dikkatli ol. O çekirdeği yiyemezsin, dışarıya çıkarmalısın. Beyaz yumuşak şeyler de peynir." Bu sırada bir yudum kahve içip, zevk aldığına dair mırıltı bıraktı bu kez de. Fındık kokusunun yükselen buharını uzattı yüzünü. "Ah.. Annen bu halimizi görse benimle gurur duyardı. Oğlumuzu çok iyi besliyorum."

Gülümseyerek bakındı Mahz. Babasının böyle davranışları, her zaman çok mutlu ediyordu onu. Önüne yeniden döndüğünde ise bardağın içindeki garip sıvıyı götürdü dudaklarına. Şu ana kadarki alışkanlığı sebebiyle ekşi tuttuğu mimikleri, diline temas eden lezzetle aniden gevşeyip, yerini hayranlığa bıraktı. Adem elması hareketlenerek onun için midesine kadar ulaştırdı sıvıyı. "Voah!" Hayranca bakındı bardağa. "Bu lezzetli!"

"Haha!" Yükselen sevinciyle işaret parmağını uzatıp, gamzesini tuvaline ekleyerek güldü babası. İçi huzurla dolmuştu adeta. "Beğeneceğini biliyordum." Bir yudum daha alışını izledi, bir tane daha ve bir tane daha. Bardağın büyük çoğunluğunu içmişti bile! Aras, kendi elindekini bırakarak onu durdurdu hemen. "Sadece bu değil, buradakilerin hepsi bitecek." Anlık olarak endişeye kaçan bakışlarında mutluluk hakimdi. Uyarısıyla yeniden geriye yaslandığında, az evvel yaptığı davranışı düşündü bir süreliğine. "Gerçek bir anne gibi oldum..." diye mırıldandı gülümseyip. "Hepsi bitecek," diye tekrar etti kendini.

Mahz, elindeki bardağı tamamen bıraktığında kahvesini yudumlarken başka bir yere odaklanan kahramanına baktı uzun uzun. "Baba," diye kendini duyurduğunda, elini uzatıp, masa üzerindeki kolunu tuttu. "İnan bana, içinde bulunduğumuz bu durumdan, yılların burada, geldiğimiz yerde ve meleklerin bulunduğu yerde nasıl işlediği konusunda hiçbir şey anlamadım. Birilerinin düşmanlığı, birilerinin dostluğunu da anlatılanlar kadar biliyorum." Hafif bir güçle sıktı parmaklarını. "Ama en iyi bildiğim şey, bana gerçekten uzun bir süreç hissi veren tüm bu zaman boyunca beni ne kadar mükemmel koruyup, büyütmen, beni sarıp, tüm sevgini vermen, harika bir eğitici olman..."

Söylenilen sözler ona en güzel melodiyle yaklaştığında bir yumru hissetti boğazında Aras. Teninden daha fazla sıcak olmak isteyen gözlerini birkaç kırpıp, ardında bekleyen yakıcı suları içine döktü. Kendisini bulduğu ilk an, adem elmasını da biraz olsun hareketlendirecek kadar gülümsedi. "Edebiyat Meleği sana dokunduğunda gücünden mi verdi?" İleriye uzanıp, hafiften kıvırcık saçlarına daldırdı ellerini. "Hadi, ye yemeğini. Uzun süredir bir şey yemedin."

Elmacık kemikleri üzerinde toplanan yanaklarıyla küçük bir çocuk gibi tebessümle onay verdi Mahz. Hemen önüne döndüğünde, dikkatini çeken beyaz şeyi alıp, yarısına kadar ısırdı. Aras, bitirdiği bardağının altında kalan tortuya uzattığı işaret parmağını yeniden kendi dudaklarına götürdüğü sırada bakındı ona. Dilimdeki tada rağmen yüzü ekşidi.

Oğlununki gibi.

Şişen yanak içini zoraki çevirdiği lokmalardan sonra yavaşça yutkundu. "İnsanlar bu garip şeyi nasıl seviyor?" Kesinlikle memnun değildi yediği kayganımsı şeyden. Biraz evvel içtiği şey fazla lezzetliydi ama bunu sevmesine imkan yoktu... Parmakları arasında kalan diğer yarısına buruşturduğu çehresiyle bakınıp babasına döndü. Devam etmek istemediği için bir izin istiyor gibiydi.

Aras, duyduğu söz ve kendisine gelen yavru kedi bakışları karşısında zamanda yolculuğa çıkar gibi hissetti aniden. Bıraktığı kahkahasından sonra, elindeki yarısı yenilmiş yumurtayı yerine koyup, meyvesuyu bardağını tutuşturdu parmakları arasına. "Sen gerçekten bana benziyorsun, kim ne derse desin."

Gece, ikili arasındaki tatlı sohbetlere şahit oldukça daha da parlattı yıldızlarını. Gök perdenin ardında asılı yıldızların ışığı, onların şerefine daha parlaktı sanki. Yağmur sonrası esen tatlı meltemler bile her zamankinden daha güzel esiyor gibiydi. Bir hoşgeldin miydi bilinmez, her şey çok daha güzeldi o gece.

Son derece yorgun düşen bedenlerde uykunun tatlı kucağına kendisini ilk bırakan isim, Mahz olmuştu. Ki zaten şafak sökünceye kadar pencerenin yanındaki koltukta oturup, Açelya ve Naime'nin çizimlerini ezberlemiş olsa bile yine de defalarca bakan Ebyaz, onun için biraz olsun izin vermemişti gözlerinin kapanmasına. Erelim, evin güvende olduğunu söylemiş olsa bile sürekli olarak Mahz doğduğu an yok olan korumayla saldırıya geçenler gelince istese de uyuyamazdı.

Yavaş ve yorgun geçen saatlerin ardından göğün rengi bulanarak sabah olduğunda, oğlunun kıpırdamaya başladığını farkedince, harekete bile geçmeden aniden onun yanına iletti bedenini. Saçını biraz dağıtıp, kırıştırdığı kıyafetlerinden sonra kapadığı gözleriyle daha önceden uyumuş gibi bir imaja hazırlandı. Birkaç dakika içinde, uykusundan ayılıp, yatakta oturur pozisyona geçen Mahz, usulca yanına döndüğünde bu yalana inanarak olabildiğinin en sessiziyle kalktı yataktan.

Ne kadar garipti insan olmak. Uykuya muhtaçlık durumu iyi miydi, kötü mü anlamıyordu henüz ama rahatlatıcı bir zaman kaybı diye adlandırıyordu. Babası bile yanında böyle rüya aleminde dolaşıyorsa herhalde güzel bir şeydir, diye düşündü içten içe.

Etrafa şöylece bir bakındığında hem mutlu, hem meraklı hem de şaşkındı. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrinin olmadığı bir sürü şey vardı. Bir an evvel öğrenmek istiyordu her ayrıntıyı. Sabahın resmolduğu göğe bakmak için pencerenin yanına kadar ilerlediğinde akşamki resimlerin odaya gelmiş olduğunu farketti o an. En garip bulduğunu eline aldığında, musluk denilen ve su akan yerde bundan bir tane olduğunu hatırladı. Neydi adı?

"Ay..." Hafifçe çattı kaşlarını. Dün birkaç farklı şey öğrenmişti ama tekrar etmediği için aklında kalmamıştı pek. "Ayva?" Ağzını şapırdattı usulca. "Hayır. V ağız gibiydi. Ayvayı yiyoruz..." Babasının öğrettiği haliyle tekrar etti sessizce. "O zaman ayna," diyerek ismi bulduğuna emin olduğunda, çizimi yerine bırakıp, pencereye ilerledi.

Bulundukları evin kocaman olan bahçesi nasıl da yeşildi böyle... Ağaçların yaprakları kısım kısım yeşil, kısım kısım sararmıştı ama hiçbiri siyah ya da kahverengi değildi. Gördüğü birkaç kuş ne kadar minik ve zarifti...

Mavi semanın beyaz bulutlarına bakındı. Uzakta bir yerde uzun bir çizgi vardı ve durmadan ilerleyip, arkasına yeni bir beyaz bulut eklediğini görünce şaşırmadan edemedi. "Bir başka melek mi?"

"Uçak." Beklemediği bir anda gelen cevapla göğe verdiği tüm dikkati bozup, arkasına döndü. Aras, oturduğu yatakta yarım bir bağdaşla izliyordu onu. "O şeyin adı uçak. Yakından çok daha büyükler ve içinde insanlar bulunur. İnsanların uzak mesafe yolculuklarını en kısa zamanda aşmak için kullandıkları bir taşıma aracı."

"Ona nasıl sığıyorlar?"

Gülümsedi. "Dedim ya, yakından çok daha büyükler. Gerçekten büyükler."

Yeniden bulut yapan uçağa çevirdi başını. Merakı artıyordu düşündükçe. "Nasıl bir şey olduğunu görmek isterdim." Sözleri sırasında aklına gelen bir başka düşünceyle sesli olacağını düşünmediği bir yutkunma gerçekleştirdi. Omuzlarını hafifçe oynattığında, babasının bahsettiği gibi kendisinin de kanatları var mıdır diye düşündü yine. Karanlık yerde gücünü dahi özgürce kullanamazken hiçbir zaman bunu öğrenme fırsatı bulamamışlardı. Aslında, babasından gizli bir şekilde birkaç kez denemişti bunu ama başarılı olmak bir yana, hiçbir belirti hissedememişti bile. "Bulutların üzerinde olmak güzel olmalı." Hayranca bakışları, tek nokta olup, yok olan aracın peşinden bakmaya devam ettiği sırada söylediği söz sebebiyle tebessümünde burukluk oluştu Ebyaz'ın. Cevabını hiç bilmediği ve nasıl öğreneceği hakkında bir bilgisi de olmadığı durumdu bu. Biraz daha zaman geçtiğinde meleklerden bir cevap istemeyi düşünüyordu. O zaman gelene kadar sabretmeliydi her ikisi de.

Tam o an benliğine çarpıp, geçen bir enerji dalgasıyla duruldu Mahz. Dün hissettiklerine çok benziyordu ama bu kez farklı bir serinlik vardı. Yeniden hızını arttıran kalbiyle hemen arkasını döndüğündeyse babasının, enerjinin sahibiyle çoktan göz göze geldiğini gördü. "Yeryüzü Meleği," diye konuşuldu bu sırada. Omuzları yavaşça kalkıp, indi. "Dün gece gelirsin diye beklemiştim."

Diğer iki meleğe oranla daha kısa saç kesimine sahip bu melek, onlardan çok daha yetişkin gözüküyordu. Hatta, babasının büyük abisi gibi bir görüntüsü var, denilebilirdi. Üzerindeki açık tondaki kahverengi paltosunu geriye ittirip, tek elini cebine attı. Çehresi, hem ciddi hem de tebessümlüydü, nasıl bir duyguya hakim olduğu asla kestirilemiyordu. "Senin durduruşluğun olmayabilir ama birileri senin aksine fâni kanı da taşıyor." Sözlerinin içindeki gizli hedef olduğu gibi bakışlarını da Mahz'a çevirdi. "O yorulabiliyor."

Aldığı temas ile bir an nasıl davranması gerektiğini kestiremeyince babasına bakındı. Neden çok daha farklı hissediyordu şu anda? Bu meleğin özelliği neydi? Yeryüzü meleği olması mıydı daha ayrı enerji hissettirişi ya da başka bir durum mu vardı?

"Doğru," dedi Ebyaz cevaben. Boynunu eğdiğinde, alt dudağının içini ısırdı. Karşılaşmaktan çekindiği ama çok özlediği son melekle de nihayet karşı karşıyaydı. "Bu yüzden nasıl davranmam gerektiği konusunda çok fazla düşünüyorum."

"Harika idare etmişsin." Omuz silkip, gözlerini hafifçe kıstığında biraz daha geniş tebessüm çizdi. Fakat hâlâ daha bunun gerçek olup olmadığı anlaşılamıyordu. "Kabul etmek gerekir ki, öyle bir yerde, onu böylesine iyi şekilde yetiştirmen takdire şayan."

Mahz, en sonunda harekete geçip, babasının yanına kadar gelirken anlamı anlaşılmayan bakışlar bir kez daha ona döndü. "Siz," diyerek çekingen bir tavırla söze başlayan Mahz, doğru sözleri bir türlü bulamadığını hissetti. Çehresindeki ufak hareketler, içten içe yaşadığı duruma aynalı bir ifşa olduğunda, ne demek istediğini anlayan melek, beden diliyle onayladı onu.

"Evet, benim adım Labezerin. Sana her şeyi kısa yoldan öğretecek kişi."

Hafifçe eğip, kaldırdı bedenini. "Sizinle tanışmak bir şereftir, efendim."

"Efendim mi?" Hafifçe çatıldı kaşları. Aras'a döndüğünde, bir karşılık bulmayan bakışlarını yeniden Yeni Doğan'a çevirdi.

"Şey..." Küçük bir boğaz temizlemeden sonra, heyecanla kuruyan dudaklarını diliyle ısladı. "Saygı ve üstünlüğünüzü dile getirmek için."

"Ah, küçüğüm." Güldü. Bu kez gerçekliğini hissettirerek güldü hem de. Adımları sözü devralınca hemen karşısına kadar ilerledi. Serin parmaklarını, Mahz'ın siyah saçları üzerine koyarak sevdi onu. "Belli ki dün, bunu bizzat eğitmeninden öğren diye sana söylememişler. Bize 'Efendim' deme zorunluluğun yok. Ki bu duruma fazla takılan kişiler de değiliz. Saygı, sınır ve samimiyet bizim için yeterlidir."

"Sınırı aşmaktan çekindiğim için," dedi daha sonra. Aldığı dokunuşlar onu çok huzurlu hissettiriyordu. Ve tam da meleğin söylediği by üç unsuru iliklerine kadar hissederken bunlara ek olan bir şey daha vardı:

Merhamet.

Bir meleğe en çok yakışan ve her melekte olduğuna inandığı şeydi bu.

Mahz'ın alnına akan saçları, parmak uçlarıyla düzeltip, elini yeniden cebine attı Labezerin. "Bir şeyden gerçekten çekiniyorsan onu istesen de yapamazsın," dedi geriye çekilirken. "Ama çekinmiyorsan bildiğin tüm saygıdeğer sözleri de kullansan o sınırı yine aşarsın. Bu hissiyat meselesi." Son sözlerini söylerken bakışları Aras'a kaydı bir kez daha. Sessiz kalan Melez'de bu kez bir karşılık bulduğunda, anlatmak istediği şeyin kime, nasıl gittiğine emin oldu. Gözleri yaralı baksa da o bunu hakediyordu.

Mahz ise aralarındaki bu sessiz yargıdan bi' haber şekilde söylenilen sözün ne kadar haklı ve etkileyici olduğunu düşündü iyice. Dilden dökülenler uçup giderken kalpte hissedilenler, son nefese kadar imza oluyordu benlikte.

Ve eğitim, aslında tam o an başlamıştı Yeni Doğan için.

Duyulan tıkırtı sesleriyle düşüncelerini bir kenara alıp, dikkatini o yöne verdiğinde, meleğin elinde tuttuğu şeyleri onlara doğru yumuşak bir şekilde fırlattığını gördü. Birleştirdiği elleri arasında başarıyla yakalayan babası, "Bu ne?" diye sordu, kendi aklındaki soruyu devralırcasına.

"Yeni evinizin anahtarları."

"Bunu nasıl ayarladınız?"

Omuz silkip, iki yana açtı kollarını. "Tibet gibi."

Bu kez gülümseyen Ebyaz oldu. Fâni ismini de meleğin kendisi gibi özlemişti. Açelya ile gittiği üniversitede kürsünün hemen ardındaki duruşunu getirdi aklına. Garip şekilde, o günleri gerçekten özlüyordu. Bazı şeyleri değiştirmek şartıyla o zamana geri dönebilmeyi isterdi. "Tibet Hoca," diye konuştu çok sesli olmayacak şekilde. İfadesi büyüdüğünde küçük bir kıkırtı bıraktı dışarıya.

Onun kadar olmasa da Labezerin de katıldı gülüşüne. Birkaç saniye öylece her şeyi bırakıp, mazinin güzel yanlarından aldıkları kesitlerle çehrelerine en çok yakışacak ifadeyle durdular. "Gidelim," diye komut verdi bir zaman sonra. "Yeni uzun serüven için bir başlangıç kurmalısınız."

Haklıydı. Ne kadar tam anlamıyla yaşanmasa da özlem gidermek güzel olabilirdi. Fakat tam şu anda daha önemli bir şeyi halletmeliydiler. "Hadi Mahz," dedi dirseğini hafif şekilde vurduğunda. Komutu alan oğlu, hemen hareketlendiğinde meleğin onları beklediği alana çıktılar.

Gergin ve heyecanlıydılar. Öte yandan ise Mahz, babasına oranla gerginliği değil, heyecanı daha fazla yaşıyordu. Adeta artık normal bir insan gibi hayata başlayacaktı. Bir yandan bazı karmaşalar için uğraş verecek olsalar da diğer yandan da normal bir fâni gibi hayat da sürdürecekti.

Labezerin, bizzat göstermediği kanatlarıyla çevrelerini sardı onları. Buraya uzak mesafedeki yeni yerleşkeye gitmek, bir insan için uzun ve meşakkatli yoldu. Adresi bilen tek kişinin himayesinde ışınlanarak ilerlemek ise hızlı ve basitti. Yine saniyelik süren yoğun parıltı ve ışık süzmesi hakim oldu görüş açılarına. Derin bir nefes alan Mahz, babasının kolundan tutundu kendisine gelecek en iyi güvenceyle. Önceki mekanda var olan ısı, yenisinde yerini esen rüzgarın soğuğuna bıraktığında, bastıkları yerde ıslaklık hissettiler. Ayakları çıplak olan genç, daha göğe bile kaldırmadığı başını yere eğdi.

Parmaklarını sıkıp, bıraktı. Yerden uzanan otlar yeşil ve güçlüydü. Ayrıca güzel kokuları da vardı. Aralık kalan dudakları, ayak parmaklarıyla otlarla biraz daha oynayınca huzurlu bir tebessüme mektup yazdı. Başını kaldırdığındaysa bir evin yanında olduklarını farketti. İnsan içine gelemeyecekleri için, burayı evin arka bahçesi olarak nitelendirdi. Bu da demek oluyordu ki, yeşil otlarla her istediğinde böyle oynayabilecekti!

"Yeni bir yaşam..." Düşüncelerinin birinin girişini seslendirdi Aras.

"Hayır," dedi melek. Eve doğru birkaç adım gittikten sonra yeniden onlara dönüp, iki yana açtı kollarını. "Sadece yeni bir hayat."

"Farkı ne?" Sorusu Mahz'dan geldi.

Yüzündeki tebessümü memnun bir ifadeye dönüştüğünde, hiç tereddüt etmeden, "Her yaşayanın bir hayatı yoktur. Her hayatı olan yaşayamaz," cevabını vererek kaldırdığı iki parmağını şakaklarına vurdurdu. "İnce düşünürseniz, ne söylemek istediğimi zorlanmadan anlayabilirsiniz."

"Ahh," diye yakındı Ebyaz. Önden adımlayan Labezerin'in peşinden ilerlemeye koyulduğundu. "Siz melekler, söz oyunlarıyla konuşmayı çok seviyorsunuz. Ama bunu herkes, sizin gibi anlayamıyor."

Gülümseyerek bakındı ona. "Hayatı mükemmel olan birisi, herhangi bir nedenden dolayı yaşadığını hissedemeyebilir. Oysa istediği her şeye kavuşabilir ama yaşama sevinci yoktur. Aynı şekilde hayatı zorluklarla dolu olan birisinin, kaybetmediği yaşama sevinci olabilir. Yaşamaya devam eder, buna değdiğini düşündüğü bir hayatı olsa da olmasa da."

"Yani..." diye bir kez daha söze girdi Melez. "Değiştiremeyeceğim bir yaşamım, değiştirdiğim bir hayatım var."

"Aynen öyle." Kapının hemen yanına geldiklerinde durup, devreye girmesi için bir işaret gönderdi. "Aslında anlaması zor değilmiş, değil mi?"

"Böyle anlatması da zor değilmiş."

Aniden sesli bir şekilde güldü melek. Mahz, onun bu davranışına şaşkınlıkla baksa da ilk önce, daha sonra yoğun bir huzur hissederek izledi olup biteni. "Uzun sözler kullanmak yerine daha öz ve kısa olanları tercih ediyoruz." Küçük bir sesle gevşeyen kapı, ittirilmeyle daha da açılırken bir adım gerileyen Labezerin, "Hadi," dedi evi göstererek. "Yeni bir hayata başlama zamanı."

Bölüm sonu

11 yorum