Bulutların dahi dinlendiğini yüreğinde hissetmek buydu herhalde... Dudaklar mıhlıyken kalbin konuşması, kaburgaları var gücüyle iten sevinç ve korkunun ritmiyle ortaya seriliyordu. Mahz, beyaz pelerinini başından usulca indiren Baş Melek'e yöneltti hayran dolu bakışlarını. Hikayesini dinleyip, durduğu bir kahramanla tanışıyordu adeta. Dillerden dökülmesinden ziyade karşısında öylece dikilmesi, daha da etkiliyordu onu. Bildiği tüm o şeyler, zihninde yeniden sahne aldığında, çok daha iyi hissetti çoğu şeyi.
Ebyaz, elbet yakalanacağını bilse de ne kadar geç o kadar iyi düşüncesine kapılmış yaramaz bir çocuk gibi hissedemeden edemedi. Bir babaydı. Yasak meyve, diğer bir yasak meyvenin babasıydı. "Uriel..." Dudaklarından dökülüp, duran bu isim, uzun zaman üzerine sahibine doğru söylenince, en çok da burukluk kapladı ruhunu.
"Melez," dedi Baş Melek. "Bana olan biteni anlatacaksın, değil mi?" Tepede daha şiddetli esen rüzgar, üzerindeki pelerinin eteklerini aniden havalandırdı. Olduğu yerden bir santim bile kımıldamazken öylesine odaklanmıştı ki alacağı cevaba...
"Evet..." yanıtını, usulca salladığı başını oğluna çevirdiği sırada mırıldandı. Yelkovan, Akrep'i bir kez daha yakalamıştı işte. Başını göğe kaldırdığında, binlercesi tarafından dinlenildiklerine emindi. Söylediği her sözü, özenle seçmek zorundaydı. Karşısındaki, dostu dahi olsa sonuçta bir Baş Melek'ti. Sagıyı ve itaati hak ediyordu.
Aynı sorumluluğu daha fazla hisseden Uriel, ciddiyetini sağlam tutmak adına verdi çabasını. Çoğu melek tarafından kabul görse dahi Erelim'e yakınlığından ötürü hak etmediği bir mevkide oluşunu savunanlar da vardı. Ve şimdi, sırf yakın oldukları için kural dışı bir hareket ya da duyguları ele alma mevzusu olursa küçük bir ayaklanma bile önü alınamaz isyana kadar gidebilirdi. Öylesine dikkatli hareket etmeliydi ki, ne itibarı zedelenmeli ne de Melez ve oğluna bir şey olmalıydı. "Açıklayacağın şey kabul görülemez bir durum ise Yüksek Konsey tarafından yargılanacağını, sana hatırlatmak zorundayım Melez." Sözleri sırasında kaldırdığı çenesini indirmeden evvel göz ucuyla süzdü yeni doğanı. Vücudundaki emin duruş gevşemeye dururken yavaşça ona çevirdi yönünü. "Sen..." dedi az önceki tınısının aksine, şefkatle. "Sen, o olmalısın."
"Mahz." Küçük bir adımla ileriye çıkıp, avuçlarını birbirine sardığında, hafifçe eğildi Melez'in Oğlu. "İsmim Mahz, efendim." Kalbinin var gücüyle attığını hissediyordu ve bunun sebebi de ne korku ne de hüzündü. Sadece ama sadece tüm ihtişamıyla dikilen Uriel'di sebebi. Fazla cüsseli bir bedeni olmamasına rağmen, kesinlikle güçsüz de durmuyordu. Enerjisi baş döndürücü şekilde, heybetliydi.
Melek, bakışlarını ondan ayırmadan bekledi bir süre. Daha anne karnında filizlenen bir fetüsken kalp ritimlerini duymasaydı bile o anki ilk görüşünde dahi anlardı. Ne kadar çok anımsatıyordu Emanet Kızı'nı... Eğdi başını. Ona baktıkça, çoğu duygularının yatıştığını hissediyordu fakat bu olmamalıydı. Defalarca uyarılmalarına ve yasağı bilmelerine rağmen şimdi çok daha büyük bir durumla karşı karşıyaydılar. Çok ince bir çizgi vardı elinde. Çizginin bir tarafında Yedi Kat, diğer tarafında Açelya, Aras ve Mahz bulunuyordu.
Arkasındaki ellerini iki yanına düşürdüğünde, küçük bir parmak hareketiyle üzerindeki pelerin yavaşça silindi. Derin nefesi içine doldurduğu anda, fâni forma geçiş yaptığını anladı Ebyaz. Tam da istediği gibi, Konsey'e konuşmadan evvel dostuyla ayrı bir şekilde konuşacaktı belli ki. Ona doğru daha iyi döndüğünde, bir yanı çekinirken diğer yanı fazlasıyla heyecanlandı.
Elini onlara doğru kaldıran melek, açıkça bir koruma koydu bedenlerine. "Mebdeye gidin, " diyerek duyurdu sesini ilk önce. Kafasını semaya kaldırdığında, birileriyle göz göze geliyordu sanki. Mimikleri kasılıp, gevşedi zaman zaman. Esen rüzgar, üzerinde kalan saten beyaz gömlekten içeriye dolduğu sırada havanın tatlı meltemine tezat bir şekilde, gök perdede bir kırılma oldu sanki. Yüksek bir ses fânilerin dünyasını sardığı sırada, bu denli gürültüye ilk kez şahit olan Mahz, korkmadan edemedi. Babasına yavaşça sokulduğu vakit, meleğin konuşmasını bitirmesini sabırla bekleyen Melez, ona sığınan oğlunun omzuna koydu destek elini. "Geleceğim." Yeniden göz göze geldiler Baş Melek'le. "Söylediğimi anladın değil mi?" Çehresi, sözlerinden daha çok konuşuyordu şu anda. Bir şeylerin olduğu açıkça ortadaydı.
"Anladım," diyebildi sadece. Mebde... Hikayelerinin başladığı yer, Açelya'ya miras kalan Naime'nin evi.
Mahz'ın doğduğu ev...
"Baba," diyerek, Aras'ın üzerindeki kıyafetin eteğini tuttu. Anlayamıyordu ama şu anda yaşanan bu durumun, gelişlerine zafer düdüğü varsayılmayacağı gibi, bir şeylerin de yolunda gitmeyişinin işareti olduğuna emindi. Sorun olmadığını dile getirerek, onu sahte sözlerle yatıştırdı babası. Elinden tuttuğunda, alışık olmadığı bu durum için gözlerini sıkıca kapatmasını söyledikten hemen sonra yavaşça yok oldular bulundukları çatıdan. Uriel ise gözlerini bir an bile kapatmadan gidişlerini izledi.
Öfkeliydi aslında. Ve kırıktı da. Ama onlara bir şey olacak korkusu, tüm her şeyin hem önüne geçiyordu hem de daha da güçlendiriyordu o duygularını. Başını eğdiğinde derin bir nefes alıp bıraktı. Gariptir ki, bir nebze de olsa bu hareket her defasında rahatlatıyordu onu.
Yoğun ışık yavaşça yok olduğunda, biraz öncekine oranla daha gölgeli bir mekana açıldı göz perdeleri. Serin ve oldukça sessizdi her yerdi burası. Mahz, ilk kez görüyordu böylesine bir yapıyı. Karanlık Alem'deki kulübe adındaki o rahatsız evlerine oranla burası çok fazla güzeldi. Kocaman, boyalı duvarları, geniş odanın tavanından asılan garip bir şeyler... Adını bilmese de hoş duruyordu. Büyüttüğü bal rengi gözleriyle her bir yanı incelemeye koyulmuştu ki, bir duvarda takılı kaldı bakışları. "Baba?" çağırdı refleksle. İleride bir yerde elinde kumaş parçası tutan babası, onu dinlediğini mırıldandığında, baktığı o şeyden ayırmadığı gözleriyle usulca yaklaştı oraya. "Bu, bana çizerek anlattığın o şekle benziyor."
Aras, özlem dolu kalbi üzerinden elini indirse de avuçları arasındakini bırakmadan ilerledi o yöne doğru. Naime'nin duvara astığı Yin Yang Tablosu... "Evet," diye söylendi. "Hayatı, hayat yapan kural." Gülümsedi. Hiçbir zaman unutmadığı hatıraları bir kez daha sahne aldığında, usulca salladı başını. "Bunun adı tablo. Bir resim tablosu. Bu hayvanların adı da balık. Suda yaşarlar."
"Balık..."
"Merak etme. Artık her şeyi bizzat görerek öğrenebileceğin bir yerdesin ama yine de dünyadaki çoğu şeyi tek seferde öğreneceksin, bunu sağlamaya çalışacağım." Gülümseyerek sırtını sıvazladı oğlunun. Görünüşü yirmi bir yaşında genç bir delikanlıydı, fakat dünya hakkında pek bir şey bilmemesi daha üç yaşındaki bir çocuk yapıyordu onu. Elini indirip, bakışlarını kendi avuçları arasındakine götürdü. Baş parmakları dairesel rota çizerken kalbinin yükselip, kaburgalarını dövdüğünü hissetti adeta. Özlemişti. Hem de çok özlemişti... "Bu annenin hırkası."
Mahz, daha az önce öğrendiği bilgilerle zihnini zenginleştirmeye başladığını düşünürken hesaba şu an için katmadığı bu ani bilgiyle afallamışa döndü resmen. Dudakları aralandığında, ona uzatılan hırkayı kavradı usulca. Annesi, bu kıyafeti giymişti... Belki de kokusu hâlâ daha üzerindeydi? Kaldırıp, burnuna dokundurdu hemen. Ama bir boşluk karşıladı onu. Zaman, her şeyi katledip, bu evden sürgün etmişti sanki. Her şeye şahitlik yapan bu duvarlar, örümceklerin kurduğu ağlara saklamıştı tüm anıları. Kalbi üşüdü, genzi titredi ama gözleri, tuzlu yaşları reddetti. Kırık sesiyle, "Onu çok fazla özlüyorum baba," diyebildi sadece.
"Onu bulacağız." Hemen arkalarından yükseldi ses. Mahz, hızla kırpıştırdığı gözlerinden silmeye çalıştı tüm kırıklığını. Hesaba katamayacak kadar bilemediği şey ise meleğin onun ne kadar buruk hissettiğini çoktan bilmesiydi. "Buraya gel." Başını, sağ omzuna hafifçe eğdiğinde, ricasına harmanladı emrini. Elinde tuttuğu hırkayı bırakmadan, söylenileni yaparak hemen karşısına kadar ilerledi Mahz. Aras, artık neyi düşünmesi gerektiğini bile anlayamadan öylece bakarken meleğinin yanına vardı kendisi de. "Mahz. Bu ismi sana Açelya mı verdi?"
"Öyleymiş efendim."
Gülümsedi melek. Çocuğun böylesine saygı çerçevesinde konuşması hem hoşuna gitmiş hem de güldürmüştü. "Çok güzel," diye cevap verdikten hemen sonra, Aras'a çevirdi bakışlarını. "Anne ve baban, yaptıkları hatalar arasından seni saf bir temizlikte çıkarmak istemişler belli ki..." Ses tınısı değişmese dahi, bu söz bir sopa gibi geldi Melez'in kulağına. Gözlerini eğse de hiçbir şey söylemeden öylece baktı. "Aras," dedi Uriel. "Bir açıklama yapmak zorunda olduğunun farkında olduğunu sanıyorum?"
"Farkındayım."
"Dinliyorum."
Bakışları oğlunu bulduktan hemen sonra yeniden eğildi. "Mahz buradayke-"
"Ebyaz!" Bağırdı Baş Melek. Duruşundaki sakinlik, tınısına tezattı. Boğazındaki damarlar ani şekilde kabardığında, gözlerinin üzerine bir gölge düştü. "Onu, bu zorlu sınava siz soktunuz. Şimdi de bazı şeyleri kaçırıyor musun?"
"Güvenliği için..."
"Güvenliği için, bana her şeyi söylemek zorundasın! Güvenliğiniz için, planlarınızı benimle paylaşmak zorundasınız!" Öfkeyle soludu. Hayal kırıklığı onu o kadar çepeçevre sarmıştı ki, bir türlü dindiremiyordu ses tonunu. Üzülüyordu, fazlaca üzülüyordu. Gözlerini kapatıp, dudaklarını biririne bastırdığında, üç saniye kadar bekledi. Sözlerini doğru yolla ilerletmezse Mahz'ın bu sorguyu yanlış idrak etmesinden çekindi. Buradaki en masum kişi oyken her şeyden kendisini suçlamasını istemiyordu. "Neden benimle konuşmadınız?" Bu sefer sessizce sordu sorusunu. Öfkesini zar zor ele alıp, yatıştırdığında gelecek cevabı bekledi.
Meleğin kızması, hakettiğinden de az olsa bile sakince devam etmesine minnet duydu Ebyaz. Melez olduğunu öğrendiği zamanlarda ailesinin ölümünden kendisini fazlaca sorumlu tuttuğu o duygu seline, oğlunun da yakalanmasını istemiyordu. "Bir yasaktı. Öğrendiğimizde, korktuk. İnan bana, sana karşı gelmek adına yapmadık hiçbir şeyi."
"Neden bana söylemediniz?"
İki yana salladı başını. Hâlâ daha bakamıyordu Uriel'in gözlerine. Mahçupluğu uzun zaman üzerine böylesine yüksek düzeydeydi. "Baş Melek'sin. Ama Konsey sadece senin adımlarınla yürümüyor. Eğer onu bi-"
"Onu sizden alacağımızı mı düşündün? Ya da öldüreceğimizi?" Sustu Ebyaz. Belki Uriel değil ama daha doğmadan bu yasak meyvenin yok olması istenebilirdi. Kendisininki gibi Mahz'ın varlığı da bizzat meleklerin ve şeytanların kendisiyle ilgiliydi. Ve buna daha büyük bir katkıyla insanüstü güçleri olabilen bir fâniydi. Tüm bu varlıklardan kaçırmalarının en temel sebebi buydu zaten. "Şu anda ben, bir Melez'le mi konuşuyorum?" Gülümseyerek sordu. Ama bu gülüş, asıl anlamına zıt kaçan bir duyguyla resim olundu çehresine. Öfke ve hayal kırıklığı. "Hâlâ yaşayan bir Melez."
Zihnindeki öteye beriye gürültüyle koşuşturan tüm çocuklarla birlikte aniden durdu Aras. Yarıda kestiği nefesini geri verdiğinde, yavaşça kaldırdı çehresini. Dostuyla göz göze geldiğinde, gördüğü kırık bakışlara rağmen, anlatmak istediği o umut ışığı, zamanın üzerinde kurduğu etkinin, aslında boş bir korku olduğunun farkına vardırdı. "Melek..." Güçsüz çıktı tınısı. "Ben, ona bir şey olmasından çok korkuyorum."
"Biliyorum." Bakışları Mahz'a döndüğünde, gerçek bir tebessümü bahşetti bu kez. Merhamet, hiçbir günahı olmayan kişiye karşı çok yakışıyordu. Yönünü yeniden çevirdiğinde, bunun için elinden hiçbir şey gelmediğini anlatabilmek adına, hesaplaşmayı rafa kaldırarak, öncelik olmak zorunda olanı vurdu diline."Konsey'e çıkmak zorundasın, Aras."
Mahz, biraz korku biraz da hüzünle dinlediği tüm konuşma sonunda, Baş Melek'ten gelen son sözlerle, göğsündeki hareketi hızlandıracak kadar hızlı nefesler eşliğinde baktı babasına. Evet, artık eskisi gibi değildi bazı şeyler ama ya bu yasaktan ötürü babasına da bir zarar gelirse? O zaman ne yapardı? "Efendim..." Mahçup bir şekilde döndü ona. Bakışları eğildiğinde, yanlış bir şey söylemekten çekinse de geri adım atmayı bir an bile geçirmedi aklından. "Bu zamanın yasak olan çocuğu benim. Babam sadece beni korumak için yaptı. Lütfen, cezalandıracaksanız beni cezalandırın."
"Hayır!" Hemen atıldı Aras. Meleğin böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini bilse de bu fikrin, meydana dahi serilmemesi gerekiyordu. "Ceza alacaksam da bunu hak ettim ve katlanırım. Sen Konsey önüne çıkacak bir şey yapmadın ve çıkmayacaksın."
İkilinin birbirlerini canları pahasına korumalarını, naif çehresindeki küçük bir tebessümle izledi melek. Dudak ucu sola kıvrıldığında, kıkırtısını duyurarak eğdi başını. Bu ikisi, hâlâ daha meleğin onları korumak isteğinin farkına varamamış gibiydi. "Eğer zamanın geldiğinde, hayattan bir tutam nefes alman suçsa seni de Konsey'e çağırırdım Mahz." Sakin bir ifadeyle bakındı. Karşılık aldığı bakışlar ise ilk önce şaşkındı, daha sonraki saniyeler içerisinde düzelse de bu kez babasına yönelince, bundan sonraki hayatlarında onlara arkadaş olacak yeni doğanın içindeki o merhameti yakaladı Uriel. Onu daha fazla tanımak için heyecanlıydı. Ebyaz'ın oğlu olmasının yanı sıra, bir zamanlar sevdiği kadınla ilk adımlarını izledikleri Emanet Kızı'nın da oğlu olması, onu en fazla etkileyen durumdu aslında. Varlığını bilse de ilk kez tanıştığı bu kişiye karşı belki de bu sebeple yoğun şefkat beslediğini hissediyordu. "Merak etme. Babana da bir şey olmayacak."
"Melek..."
Dostuna döndü Uriel. Gerçekten, onu bu kadar çok özlemiş olduğunu tahmin dahi edememişti. Sürekli yaramazlıklar yapıp, her şeyi birbirine katsa da hayatın neşesini yeşil tutan yağmurdu aslında. Tuzlu olduğu kadar besleyici... 'Çok garip,' diye geçirdi içinden. Ebyaz'ın sahnede olmadığı tüm o zamanın, çoğunlukla pasif geçtiğini farketti. Şimdi yeniden sahalardaydı ve üstelik, kendisini klonlayarak gelmiş gibiydi. "Gözlerini babandan almışsın." Mahz'a döndü yeniden. Bal rengi gözleri, en az babasınınkiler kadar alevlenmeye açtı. Gülümseyip, baş eğen genci izlerken bir an için Emanet Kızı'nı getirdi gözleri önüne. "Davranışların da annenden geçmiş, heh?"
Sevinçle parladı bakışları. Kaşları havalandığında, dudak uçları yukarı doğdu kıvrıldı. "Öyle mi olmuş?" Masum bir soru yönelttiğinde, onun bu hoş tavrına gülümsedi babası. "Ben, annemi tanıyamadım."
Yüz tuvaline vuruldu buruk bir fırça darbesi. Artık aynı gökyüzünün altında olsalar da anne ve oğulu bir araya getirememişti henüz. Kalbinin üşüdüğünü biliyordu ve orayı ısıtacak tek şey, annesinden gelecek şefkat dolu bir kucaktı. Ebyaz, söylenilen sözün altındaki üzüntünün, onu yeniden ele almasını engellemek adına, "Bana daha çok benziyor," deyip, yeniden gülümseyerek atıldı.
Dudağını alaycı bir şekilde kıvıran melek, "Kurnaz olduğunu söylemedim Ebyaz," diye konuşunca, kıkırtılardan sonra onay aldı.
"Yine son derece haklısın."
Nihayet ortamın yumuşadığını gören Mahz, dostların bu tatlı sohbetine izleyici olmak istediği, sessizliğini ve saygısını korumayı hedef yaptığı bir zamanda, Baş Melek'in eve geldiği zamandan itibaren fazlaca hissettiği o yoğun enerjinin görünmez kalmasına dayanamayarak, küçük bir adım çıktı ileriye. Dikkatleri saniyesine üzerine aldığında, doğruca Uriel'in derin bakan gözlerine odaklandı. "Neden, Cesaret Meleği kendini gizli tutmakta ısrarcı?"
Aras, duyduğu bu ismin etkisiyle iliklerine kadar aniden sarsıldığını hissetti. O ana kadar sanki canını en fazla sarmalayıp, avucunda sıkan şey belli olmuştu. Uriel'den ziyade en fazla onunla karşılaşmaktan çekiniyordu. Etrafa bakındığında, hiçbir şey göremeyerek birkaç saniye daha düşünürken çattı kaşlarını. Evet. Aslında farklı bir enerji vardı ama tümünün bir melekten geldiğini sanmıştı. Onu daha da fazla etkileyen asıl olay ise bu durumu, kendisi bile anlayamamışken oğlunun çok önceden bilip, söylemesiydi. Uriel ile göz göze geldiğinde, şaşkınlığının yanı sıra, gerçekten de doğru olup, olmadığını öğrenmek ister gibi baktı. Aynı anlamı taşımasa da melekte de benzer ifadeyi yakaladıktan hemen sonra çok iyi bildiği bir gülümseyişi izledi çehresinde.
Birkaç saniye içinde hemen sağ çaprazında aniden beliren Cesaret Meleği, ortamın tüm hakimliğine kendi imzasını attı. Görünüşünde yaptığı tek tük değişiklikler, Aras'ın dikkatinden kaçmamış, ilk önce bunu farketmişti. Ve bu küçük dokunuşlar, asilliğine fazlaca güç katan unsurlar olmuştu. "Kesinlikle ne Açelya'ya ne de Aras'a benzemiş," diyerek söze atıldı yetkin tınısıyla. Kollarını önünde bağladığında, gözlerini bir an bile ayırmadığı Mahz'a bir başka gülümseyince, "O çok daha kurnaz ve zeki," şeklinde tamamladı sözlerini. Kimsenin hiçbir zaman hissetmediği görünmez duruşunu, bir yeni doğanın daha pek çok bilgi ve deneyime sahip olmadığı zamanda bile hissetmesi inanılmaz bir dereceydi. Etkilenmişti. Hem de çok etkilenmişti...
Genç, üst üste karşılaştığı ikinci ismin siyah gözlerine bakarken karşılarında dikilen iki heybetin çok fazla olduğunu geçirdi içinden. Babasının bir zaman bahsettiği, meleklerin sahip olduğu aurayı şu an bizzat hissediyordu. Bakışlarını eğdi. Herhangi bir şey söyleyemiyordu resmen. Onun karşısında neden tüm cihanın ön iliklediğini söylediklerini sadece bu birkaç dakikada bile anlamıştı.
"Erelim..." Aras, konuştukları tüm o sözlerin bir başka dinleyicisi olan meleğe baktı uzun uzun. İkinci kez açıklamak zorunda kalmayacağı durumun ana merkezinde yer alması, bir yandan sevindiriyordu onu. Ama diğer yandan mahçup hissettiği isimler şimdi ikiye çıkmış, durum ağırlaşmıştı.
"Ebyaz?" Yüzündeki ifade kendinden eminliğini bozmazken onu dinlediğini ifade ederek kaldırdığı kaşları altından bakındı. Ama herhangi bir karşılık alamayacağını anladığında, "Umarım baba oluşun, sorumluluklarının farkına daha iyi vardırıp, daha akıllı adımlar attırır sana," diye söylendi. Alnına düşüp, gözünün önünde duran saç tutamını tek parmağıyla kenara alırken derin bir nefes alarak fâni formuna geçiş yaptığını gösterdi o da. Kendi gücünün farkındaydı. Cesaret verebildiği kadar, cesaret de alabiliyordu aslında. Bazı zamanlarda bunu sadece duruşuyla, istemeden yapıyordu. Emin olduğu bir durum da vardı ki, enerjisini perdeleyecek fâni formu bu etkiyi, kendi isteği doğrultusunda yeniden eklemediği sürece kaldıracaktı.
"Mahz'a öğrettim," diye söze girdi Aras. "Savaşmayı, kendini korumayı, güçlerini nasıl kulanması gerektiğini... Sizi." Her iki meleğin bakışlarında dolaştı gözleri. Her zamanki gibi gibiydi alev yanan bakışları ama bu kez, bu alevler bir okyanusa hapis gibiydi. "Sadece dünyayı bilmiyor. Hayatı yeni öğreniyor. Dünyayı yeni tanıyor."
İyice dinlediği sözlerden sonra harekete geçti Erelim. Koca salonda yankı yapan adımları, Mahz'ın hemen karşısında durdu. Genç, başını hemen indirdiğinde, saygısını korumayı dileyerek heyecanla beklemeye koyulduğu an, çenesinde hissettiği serin parmaklar, başını yukarıya kaldırdı. "Vicdanen hissetmediğin müddetçe başını asla eğme." Gülümsedi. "Dostun ya da düşmanın farketmez, karşındaki kişinin gözlerinin içine bak. Her şey yanıltır ama o siyah noktalar hiçbir zaman yalan söyleyemez." Biraz daha geri çekildiğinde, omuzlarına koydu ellerini. "Dünyayı en kısa yoldan, ayrıntılarıyla birlikte öğreneceksin."
"Nasıl peki?" Cesaret Meleği'nden gelen her söz, öylesine iyi hissettiriyordu ki bir üst evresi olsa nasıl olur diye düşünmeden edemedi. Her zaman öğrenmeye aç hissediyordu ve tam da şu anda tanıyamadığı bu mavi gökyüzünün alemi altındaki dünyayı kısa sürede öğreneceği söyleniyordu.
Uriel, duruşunu bozduğunda Aras'ın yanına doğru adımladı. "Labezerin," dedi ilk olarak. "Biz de meleğiz ama Labezerin, yeryüzünün meleği. Tüm detaylarıyla en güzel etkiyi ondan alacaksın."
Öylesine heyecanlandı ki Mahz... Kısacık zaman içinde üç önemli melekle tanışacak oluşu, alev gibi yanan damarlarındaki kanı dolaşımını dahi fazlaca hızlandırıyordu. "Teşekkür ederim," diye cevap verdi her ikisine de baktığında. Gelişlerinin ilk günü olmasına rağmen, meleklerin nam salan şefkatini böylesine göreceğini tahmin edemezken bizzat o durumun içindeydi şimdi. Babasının anlattıkları sırasında çok fazla değindiği, evrenin dahi ön iliklediği Cesaret Meleği, baş döndürücü enerjisinin yanı sıra ciddi anlamda adının ve namının hakkını veriyordu. Ve Uriel... Edebiyat Meleği. Üzüntüleri kahkahaya çeviren, Baş Melek. Yine babasının anlattığı gibi, sınırları bildirdiği halde merhametiyle çepeçevre sarıyordu gerçekten de.
Ne kadar özeldi her ikisi de...
"Ah Aras," diye güldü Erelim. Ona doğru döndüğünde, ellerini önünde bağladı. "Mahz, gerçekten size benzemiyor. Şu teşekkürü duydun mu?"
Uriel, dudaklarını sıkarak tebessüm etse de daha sonra sesini duyuracak şekilde gülümseyip, döndü Ebyaz'a. Mahz, söylenilen şeyin tam olarak nasıl bir anlam taşıdığını anlamasa da sırf onlar gülüyor diye bir mutlu bir ifade çizdi yüzüne. "Şu an öyle bir şey söyledin ki, vereceğim cevap çok sınırda olacak."
"Hadi hadi..." Alay ederek bakındı Erelim. Ama fazla uzun sürmedi bu. Yüzündeki ifade, yeniden Mahz'a çevrildiğinde biraz duruldu. "Senin fâni bir ismin yok," dedi ilk önce. Dünyada bir hayat kurabilmesi adına, yaşadığı topraklarda dikkat çekmeyecek bir adı olmalıydı. Biraz düşündü. Birçok seçenek aklında vardı ama az önce sergilediği o etkileyici olaydan sonra, ona en çok yakışacak olanı seçti aralarından. Kollarını çözdükten hemen sonra, Aras'a baktığı sırada iki yanında hafifçe kaldırdı. "Artık en güzel ismin sende oluşunu iddia edemeyeceksin Aras."
Kaşlarını çatarak gülümsediğinde, "Söylesene," diyerek cevapladı meleği. Erelim'in ona benimsetmek istediği isme şimdiden güveniyordu. Ve savaştan sonra kendi aralarında sürdürdükleri bu tatlı isim savaşındaki tahtını, oğluna kendi elleriyle vermeye zaten razıydı.
Mahz'a bir kez daha döndüğünde, "Gücü elinde bulunduracaksın. Sahip olduklarının seni yükselteceğine inanıyorum," diye konuştu. Herkesin merak içinde onu beklediğini biliyordu ve şimdi sıra bu bekleyişe bir son vermekti. Heyecan içinde bekleyen genç için en güzel dualarına sarılırken, "Giray," diye konuştu. "Sen tam bir giraysın... İsmin de Giray olmalı."

