İçeriğe geç

MAHZ

Bölüm 3 · 16 dk okuma

MAHZ

Bölüm 3

Yuvaya Dönüş

En tehlikeli alemin en tehlikeli anında ve en tehlikeli iblisinin karşısında, bir fâni ve bir Melez'in daha eğitim aşamasında olan oğulları vardı... Öyle korkuyordu ki Aras, fırsat bulacağı ilk anda dünyaya kaçırmak istiyordu onu. Zaman kavramı nereden gidiyor bilinmez, dünyada yaşadığı kadarıyla hesap ederse on dakikadır bu yere çakılıydı. Annesinin katillerinden birisi olan Haris tarafından, Tepe Boynuz denilen bir cehennem hançeriyle çürük toprağa, karın boşluğundan sabitlenmişti. Planına göre, onu burada çaresizce bırakıp, gözleri önünde öldürecekti Mahz'ı. Ve Aras'ın canını almadan önce, manevi ölümü tattıracaktı.

Tamamen kana bulanan eli, inatla topraktan ayrılmayan hançerden kayıyordu artık. Terler içinde kalması acısından değil, oğluna her an bir şey olacak endişesindendi. Bedeninde yangın dolaşıyordu. Diğer çoğu küçük iblisler, savaş meydanına inmeye çekiniyordu, bazıları da yaralı ve savunmasız yattığını düşünen Aras'ı öldürüp, özünden beslenebilmek için saldırmaya çalışıyor ama avcısı olduğunu sandıkları kişinin en basit avı oluyorlardı.

"Mahz!" diye bağırdı. Her hareketinde daha da genişliyordu karın boşluğundaki yarası. Ama şu anda asıl düşündüğü, kendisi bile değildi. "Mahz!"

Haris, Aras çaresizce her bağırdığında, zevke gelir gibi sırıttı. Sivri dili, ince dudakları arasından sarktığında, "Babacığın senin için çok endişeleniyor," diye ince tınıda söylendi. Elinde herhangi bir savaş aleti yoktu; bizzat elleriyle öldürmek istiyordu yeni doğanı. Hamle yapmak için uzun bedenini hafifçe geri çektikten hemen sonra, son sürat atıldı ileriye.

Sözleriyle ona psikolojik yenilgi yaratmaya çalıştığını biliyordu Melez'in Oğlu. Aynı şekilde babasına da kilitlemişti kulaklarını. Eğer duygularına uzanacak bir el olursa aynı el tarafından çekilirdi ayağı. Ve doğruca iblisin pençeleri arasına düşerdi. İyi bir savaş için, iyi bir gözlemci olmalıydı. İblis şu anda öz formundaydı. Yani bedeninde herhangi bir yerde olacak olan zayıf noktası açıktaydı. Tek yapması gereken, onu bulmak ve tüm gücüyle o bölgeye saldırmaktı. Babası da bu nokta yüzünden burada kaldıkları onca zaman boyunca özüne dönmüyordu zaten.

Fâni beden, zayıf noktanın perdesiydi...

"Söylesene iblis," diyerek konuya giren Mahz, onun adımıyla oynatmak istedi satranç tahtasındaki piyonunu. Psikolojik baskı."Cesaret Meleği, sülaleni kılıçtan geçirdiğinde, bir korkak gibi kuyruğunu bacakların arasında kıstırıp, kaçmak eğlenceli miydi?" Alayla gülümsedi. Bal rengi gözleri, zevkle parladığında, Haris'in öfkelendiğini görebiliyordu. Sopayı sıkıca tutan elini gevşettiğinde, toprağa dokundurdu ucunu. Amacı, gardını indirmiş gibi göstermek ve onu üzerine çektikten sonra hamlesini uygulamaktı.

"Sen ne bilirsin ki?" dedi yaratık. Bedeni, yılan ve ejderha karışımı gibiydi. Arada sırada yere konup, ayaklanıyor, çoğu zamanda havada süzülüyordu. Ön kolları garip şekilde daha uzunken arka bacakları daha kısaydı. Bir terslik seziyordu Mahz, ama tam olarak ne olduğunu anlayamıyordu. İblisleri görmüş olsa da ilk kez, birinin bu kadar yakınındaydı. "Yazık olacak, çok tazesin. Ama yaşayamadan öleceksin."

"Hadi ya?" Güldü yeniden. "Yaşamak istiyordum ben. Tüh." Oyalamaya çalıştığı her süre zarfında belli etmeden inceledi onu. Göz temasını hem kesmiyor hem de çaktırmadan, garip bedenini süzüyordu. Fakat şu an için imkansızdı bulması. Yere inmek zorundaydı. Havada döne döne kıvrılan çirkin bedeni, işini bir hayli zorlaştırıyordu.

"Mahz!" Aras, yarasına rağmen neredeyse oturur pozisyona geçtiği bedeniyle doğruca bakıyordu onlara. Ne derse desin, oğlunun tam da bu huyunda kendisine çektiğini daha iyi anlamıştı. İnandığı şey doğrultusunda geri adım atmıyordu. Durdu daha sonra. Bakışlarını eğip, düşünmeye koyuldu. Eğer geri adım artıramıyorsa bu savaşı bitirebilecek şeyler bulmalıydı.

Düşündü. Gözlerini kapatıp, ailesi hakkında Erelim ile konuştuğu tüm konuları düşündü. Mutlaka, ama mutlaka bir şey olmalıydı...

Haris, ataksız geçirdiği dakikaların hıncını almak ister gibi, bir yay gibi bir araya topladı uzun bedenini. Mahz, tek eliyle kavradığı sopasını biraz daha sıktığında, zamanından önce olduğu yerden ayrılmamak için tuttu kendini. İblisin bedeni bir araya geldikçe, karanlık dumanlar yükselmeye başladı derisinin üzerinden. Aniden ileri doğru fırladığında, kocaman açtığı gözleri altından çirkin kahkahasını atmaya kaldığı yerden devam etti. Teni tenine değmeden evvel ani bir reflekse elindeki sopasına güç veren Melez'in Oğlu, iblisin üstüne attı kendini.

"Seni böcek!" Bağırdı Haris, uzun kolları kendi sırtına doğru yönlendiğinde, elleri arasından alev yükseldi.

Şeytanın kaygan derisinden geriye doğru zıpladığında, ayaklarına daha yakın bir noktaya gelince bacaklarını sardı ona. Bunu neden yaptığı hakkında bir fikri yoktu, tek yapmak istediği hislerini dinlemekti... Elindeki sopayı kaldırdığında, düz hizaya geçen Haris'in sırt bölgesine var gücüyle vurdu. "Sökül!" diye bağırdı dudakları. Anlamlandıramadığı bir öfke kendi bedenini sardığında, ellerinin, parmak uçlarına kadar kasıldığını hissetti.

Bir bağırtıyla kaldırdı boynunu iblis. Uzu kolları karanlık semaya kalktığında, titriyordu. "İn üstümden, mide bulandırıcı bücür!"

Dinlemedi bile. Sopayı ikinci kez kaldırdığında, daha da sıkı tuttu. Avuç içinden akıp, giden bir serinlik hissediyordu. Akıyor ve kullanmak istediği uzun parçaya bulaşıyordu sanki. Yapbozun iki parçası gibi, birbirlerini tamamlıyorlardı. Ne yaptığını bilmiyordu ama durum her neyse babasıyla birlikte kurtuluşunun tek yolu, bu garip hissiyatlarını dinlemekti diye düşünüyordu. "Sökül!" Bir kez daha var gücüyle vurdu sırtına. İblis, ikinci kez bağırdığında, vurduğu yerdeki bazı noktalardan, kırmızı dumanların siyah olanlara karıştığını farketti.

Hızla yere kondu Haris. Öfkeyle kabarıyordu artık. Tahmin etmediği bir şekilde kör noktasına parazit gibi yapışmıştı Melez'in Oğlu. "Seni, yavaşça parçalayacağım!" Küçülen bedeninde ayakları üzerinde durduğunda, çürük toprağa konduğu ilk anda ondan ayrılan yeni doğmuşa döndü. "Küçücük bir sopayla Çehennem Bekçisi Haris'i durdurabileceğini mi sanıyorsun?" İki yana kaldırdığı kollarıyla çevresindeki izleyicilerden alkış toplamak ister gibi, yavaş adımlarıyla sağa sola ilerledi.

"Öldüremesem bile gururunu yok edebilirim." Omuz silkip, alaylı bir tebessüm çizdi yüz tuvaline. "Yeni doğan biri, seni kolaylıkla yere indirebiliyor."

"Kes sesini!" Çatılan kaşları altında siyaha büründü irisleri. Göz çevresindeki ince çizgiler yine aynı rengi taşıyordu. Uzun tırnaklarıyla kendi göğsüne koyduğu elini, içine içine batırdıktan hemen sonra, Ebyaz'ı hareketsiz bırakanki gibi Tepe Boynuz Hançeri'yle çıkardı. Şimdi tam bir karşılaşmanın içindeydiler artık. Psikolojik baskı ya da kızıştırıcı hareketler olmayacaktı. Doğrudan saldırı ve doğrudan hedef...

Öylesine öfkeliydi ki Naamah'ın bir diğer katili. Belli etmek istemese de biraz önce sırtına yediği darbeyi sorgulamadan edemiyordu. Bu imkansızdı... Bir sopanın bu kadar kızgın güçle onu ezmesi, olanaksızdı. Başka bir durum vardı ve bu her ne ise, bir kez daha hedef olmak istemiyordu.

Elindeki hançeri dirseğine kadar yatırarak tuttuğunda ileriye atıldı hemen. Tenine temas ede ede öldürmek istiyordu onu. En zevkli şekilde, bedenindeki çaresizlikten ve korkudan beslenerek son anını yaşatmak istiyordu. Hedeften hızla kaçan Mahz, elindeki sopayı yere koyarak tam ortasına bastırdığı ayağıyla iki parçaya ayırdı. Birebir dövüşte uzun mesafeli saldırısı güvenliği için iyi olsa da saldırısı için zordu. Rakibi gerekli adım uzaklığını aşabildiği anda yaralanmaktan korunması oldukça zordu. Ki zaten, şu anda bir iblisle savaş meydanındaydı...

Yeniden saldırdı Haris ama bir kez daha boşa düştü. Genç, hesap ettiğinden daha hızlıydı. Üçüncü saldırı için döndüğü sırada, omuz çıkıntısına inen darbeye refleks olarak geriye çektiği kolu, bir kesik sesi bıraktı ortama. Mahz, kol içine aldığı darbeyle kana bulanmış ve geriye yalpalanmıştı.

"Hayır!" Endişeyle bağırdı Aras. Kalbi yerinden fırlayacak kadar hızlı atıyordu. Tüm süre zarfı boyunca gevşetebildiği hançere var gücüyle asılmaya devam eden kolları, oğlunun kıyafetini boyayan kanı gördüğünde, aniden boşaldı. Hemen ardından, "Geliyorum!" diye bağırdı kendini hemen toplayarak. Zayıf düşünmek, yenilgiye götüren o gösterişli kırmızı halıydı. Durum her ne olursa olsun güçlü olmak zorundaydı ve her hamlesini ilki kadar dinç olmalıydı. "Geliyorum. Ona yaklaşma!"

Babasının sözleri kulağına ulaşsa da onları yerine getirmesi olanaksız değil, istemediği bir durumdu. Koluna bakarak güldü Haris. Tepe Boynuz'a çevrilen gözleri, keskinliğine bulanan koyu kırmızı kanı gördüğünde, tatmin bir şekilde parladı. "Kolun yanmaya başladı mı?" Bir kahkaha daha bıraktı sözlerinden hemen sonra.

Küçücük bir hamlesine rağmen, ne kadar abartılı sevindiğini düşündü Mahz. Her savaş meydanında böyle yersiz gösteriler mi oluyor, diye düşündü bir an için. "Yanması mı gerekiyordu?" diye sordu düz bir ifadeyle. Hiçbir şey hissetmiyordu oysa. Sadece kesiğin sızısı vardı ama bu çirkin yaratığın bahsettiği o yanmayı, hiçbir şekilde hissetmiyordu.

Karnındaki hançeri sıkıca tutan Aras, aniden durup, kaldırdı başını. Gözleri oğlunu yeniden bulduğunda, sözlerindeki ciddiyeti görmek istedi. Bu hançerin hedefi olup, yangın hissetmemesi kaçınılmaz bir durumken oğlunun bunu boşa çıkarması, olağandışıydı. Her şey bir yana nasıl olduğunu bilemese de şu anda bu olaydan son derece memnundu.

Haris, onu cezbetmeyen yanıtla gerdi çehresini. Siyah gözleri kısıldığında, hançeri daha düz tutarak saldırıya geçti bu sefer. Mahz, elindeki sopaları daha sıkı kavradığında, o da atıldı ileriye. Yüzüne gelen hançerden eğilerek kaçtığında, elindekilerden birini iblisin göğsüne çarptırdıktan hemen sonra ikinci bir vuruşa hazırlanıyordu ki, bedenini aniden geri püskürten sıcak hava dalgası, hamlesini yapmayı engelleyerek uzaklaştırdı onu.

Görünen oydu ki, oyunun kozları değişiyordu. Şeytan, üstün güçleriyle ek saldırı gerçekleştirdiğinde, Mahz; nasıl yapıldığını henüz bilmediği bu şeyden bir yandan kaçarken diğer yandan, ona daha da yaklaştabileceği bir yol düşündü.

İblis, hareketlerini sinir bozucu kahkahasıyla arada sırada destekliyor, belli etmek istemese de işin bu kadar uzamasına her saniye daha da öfkeleniyordu. Ellerini indirdiğinde, kendisinden uzakta olduğuna emin olduğu kişiden topladığı bakışlarını, bu karşılaşmaya başlamadan önce, toprağa hançerlediği Naamah'ın Oğlu'na dikti. Gidip, işini şimdi bitirirse miydi? Yoksa gururu saydığı planına sadık kalıp, önce yeni doğanı mı bitirmeliydi? İfadelerine yansıtmak bir yana dursun, içinde kabul edemediği bir durum vardı ki, ilk defa bir yeni doğmuş tarafından bu kadar zor karşılaşma içinde kalıyordu. "Onda bir şey var," diye düşünmeden edemiyordu. Adının Mahz olduğu söylenilen bu yeni doğmuşu özel kılan ne olabilirdi ki?

"Geber!" Yanı başında aniden yükselen ses, hiç yapmaması gereken dalgınlığını bozduğunda, sırtında yoğun bir acı hisseden iblis, çehresinin şeklini dahi değiştiren kükremesiyle önüne döndüğü gibi ileriye doğru savurdu kolunu.

Bedenine çarpan kuvvetle biraz geriye savrulan Mahz, elinde kalan tek sopasını sıkı sıkıya tutmuştu ki, "Beli!" diye bağıran babasını duydu tam o anda. Hızla o yöne baktığında, yerden kurtulabilmiş olsa da bedenindeki hançeri henüz çıkarmamış Aras'ı gördü. "Zayıf noktası! Kırmızı dumanın yükseldiği yer!"

"Tamam," dedi içten içe. İş, şimdi daha da kolaydı. Önüne döndüğünde, avuçları içinde cehennemi taşır gibi ona yaklaşan iblisi görünce, hızla geri attı bedenini. Tam üstünden geçen bir alev topu, tenine kadar taşıyan sıcaklığıyla aniden kaybolduğunda, ikinci bir alev topunun, yerden destek sağladığı koluna çarpmasıyla yanak yanağa geldi toprakla. Bu kez hissediyordu yangını... Dirseğine kadar tırmanan yoğun sızı, canını bir hayli acıtsa da sıktı dişlerini.

"Bu kadar oyun yeter!" diye bağırdı Haris. İki yana kaldırdığı avuç içlerinde ikinci alevler yükseldiğinde, usulca yaklaşmaya başladı Melez'in Oğlu'na.

Daha yanına kadar varamamıştı ki, aniden olduğundan da koyu renge bulanan semadan büyük bir ses yükseldi. Babasının dediğine göre bunun adı gökgürültüsüydü. Fakat bu alemde, doğal yollarla oluşmazdı bu. Dünyayı ona anlatırken bile bizzat kendisi ayarlamıştı her şeyi. Dönüp, Ebyaz'a baktığında, aynı bakışların onda da olduğunu görünce çattı kaşlarını. Babası yapmadıysa kaynağı neydi ki? Yeniden önüne döndüğünde, Haris'in dahi durup, semaya baktığını görmesiyle iyice bulanan zihni, "Fırsatı değerlendir," diye uyarı gönderdi. Bu akıl karışıklığı bir adım şansıydı.

Hemen ayağa kalktı; elindeki tek sopayı sıkıca tuttuğunda, babasının söylediği noktaya eğdi bakışlarını. Tam da o an, "O zaman!" diye yükselen yabancı bir ses ortamı doldurduğunda, bir kez daha gürledi karanlık gök. Garip bir şekilde, yeryüzünün hâlâ daha gözle görülebilir kadar aydınlık oluşu, bu yersiz siyah bulutların da açıklaması oluyordu. Nereden ve nasıl geldiğini anlayamazken bir hareketlilik takıldı gözüne. "Oyunu bitirelim!" Sesin sahibi, iblisin hemen ardında yerini aldığında, hızla arkasına dönen Haris, kiremit rengi saçlarla karşılaşınca daha da büyüttü her bir noktası simsiyah olan gözlerini.

"Kharon?"

"Merhaba Haris." Yapmacık bir şekilde gülümsedi. "Çirkin yüzünü hiç özlememişim." Alaycı ifadesi aniden bozulduğunda, arkasında birleştirdiği ellerini çözdüğü an, avucunu dolduran bir çekici gün yüzüne alır almaz, doğruca başına geçirdi. Alt kısımdaki sivri dişler, iblisin derisini zorlanmadan yırtarken çıkan mide bulandırıcı seste gülen tek kişi, kimliği bilinmeyen bu yabancıydı. Öylesine mutlu bir şekilde bakıyordu ki tokmağını kirleten siyah kanlara.

Her şey çok ama çok hızlı oluyordu.

Birkaç adım geriye çekilen Mahz, babasının yanına en süratli şekilde vardı. Aras, bir an bile beklemeden tek koluyla arkasına aldı çocuğunu. Biraz önce, sadece tek bir çekiç hamlesiyle bir Cehennem Bekçisi'ni zorlanmadan öldüren bu kişinin kim olduğunu bilmiyorlardı. Asıl tuhaf olansa o da kendileri gibi insan formundaydı. Buraya nasıl gelmesinden de daha önemli soru, neden bu olaya karışmış, onlara yardım etmişti?

Yerdeki cansız yaratığa eğilen adam, çekicinden sızan kana tek parmağıyla dokunup, kendi diline götürmesinin hemen ardından ekşittiği çehresiyle, Haris'in parçalanan başına doğru tükürdü. "Gerizekalı korkak." Ağzını şaplattığı süre zarfınca buruşturduğu mimiklerini, baba ve oğulu görüş açısı yaptığında düzeltti. Elindeki çekici bacağının yanında sallandıra sallandıra ilerlerken Mahz'ı daha da arkasına alan Ebyaz'ı görünce güldü. "O deşilmiş karnınla mı oğlunu koruyacaksın?"

Herhangi bir ters enerji hissetmese bile kaşlarını çatmaktan vazgeçmedi Aras. Yarasının çevresini tek eliyle tutarken arkasına aldığı oğlunu açık alana almaya pek niyetli de değildi. Sırf yardım etti ya da öyle gözüktü diye hemen güvenemezdi. "Kimsin sen?"

Kharon, dudaklarını hafifçe ileriye uzattığında, düşünür gibi yaptı. Her an kahkaha atacak gibiydi şu anda ve bu hem daha da geriyor hem de ortamın ciddiyetini bozuyordu. Alnına düşen kiremit rengi saçlarını tek parmağıyla kenara aldığında çenesini kaldırdı. "İsmim Kharon."

"Onu duyduk," dedi Aras. Karşısındakinin de bir iblis olduğunu şu anda daha da iyi anlıyordu. Ama onu asıl şaşırtan görüntüsüydü. "Dünyadan mı geldin? Fâni bedendesin?"

Birbirine bastırdığı dudaklarını çehresinde gerince usulca kapatıp, açtı kehribar gözlerini. İleriye uzattığı çekiciyle kendilerini gösterdiğinde, yanağını tek çizgiyle kırıştıran gülüşünü sergiledi bir kez daha. "Cehennemden düşenlerden değilseniz, siz de fâni bedene bürünmüşsünüz." Kolunu indirip, bir adım atacaktı ki, hızla tedbir alan Aras'ın hareketlerini gördüğünde, ciddi bir ifadeye büründü hemen. Melez'i anlıyordu. Hatta, bütün hikayesini de biliyordu. Oğullarını sevdiği kadına yeniden sapasağlam döndürmek için, kendi canını bile önemsemeyen biriydi şu anda. "Acele etmeniz lazım Naamah'ın Oğlu," diye konuştu. Bakışlarındaki tüm ifade, biraz endişe biraz da kararlılıkla parlıyordu. "Dünya kızışmaya başladı. Artık zaman gelmedi mi?"

"Sen..." Kıstığı gözleriyle bir adım ileriye gitti Aras. Hafifçe aralanan dudakları, zihnindeki yapbozu çözmeye çalışır gibiyidi. "Sen kimsin?"

Omuz silkip gülümsedi Kharon. İçinde yanan alevlerle ürkütücü gözüken çekicini ortadan kaldırdığında, havada uçuşan birkaç kıvılcım kaldı geriye. Sakin tavırlarla hareket aldığında içini gösterecek kadar avuçlarını hafifçe kaldırdığıAras'ın yanına vardığında omzuna dokundurdu tekini. "Düşmanın değilim," diye konuştu. Eğilen bakışları yarayı bulduğuda, boşta kalan eli, Tepe Boynuz'u tam tutmuştu ki, bileğini tuttu Aras. Kehribar gözleri, bal rengi olanla birleştiğinde, "Bana güven," diye sakince mırıldandı. Buna rağmen teninde hissettiği güç, bir an bile gevşemeyince daha kesin bir inanç kapısını aldı eline. "Sana burada zarar versem dünyaya döndüğümde Baş Melek Uriel, benim son nefesim olmaz mı sanıyorsun?"

"Baba..."

"Olaylara nasıl bu kadar hakimsin?" Şaşkınca sordu Ebyaz. Uriel'in ismini duyduğunda, tüm bedeninin ansızın yumuşadığını hissetti. Kharon'un bileğini tutan elini bu isme güvenerek çektiğinde, birazdan hissedeceği acıya hazırladı kendini bu kez. Zaten, bu şeyi kendisine daha fazla zarar vermeden nasıl çıkaracağını bilmiyordu; karşısındaki kişi, onların her iki açıdan da kurtuluş bileti olmuş ve olacaktı. Güveni elinde tutması için de asla geri çevirmeyeceği bir ismi diline sürmüştü. Bir oyun olamazdı. Her şeytan bilirdi; bir melek onları hedefi yaptığında, hiçbir zaman peşlerini bırakmazlar, kurtuluşları olamazdı.

İçinde koç boynuzu gibi kıvrımlı uzanan hançer, hareket ettikçe daha da yakıyordu canını. Güvenmek zorunda olduğu kişi, hazır olmasını ona söylediğinde, ters yöne çevirmeye başlayınca, dişlerini sıkarak kaldırdı çenesini Melez. Acıyla titreyen göğsü üzerindeki kıyafeti, hızla terleyen bedeniyle daha da ıslandığında, dudakları arasındaki iniltisini tutamadı daha fazla. Mahz, babasına endişeyle bakarken hemen kolunun altına girerek düşmesini engelledi. Onun böyle acılar içinde oluşunu gördükçe tarifi zor bir hüzün yakaladı ruhunu. Kharon, öylesine dikkatle yapıyordu ki hareketlerini, zaten fazlaca deşilmiş bedeninde ek bir kesik oluşturmamak için ince eleyip, sık dokuyordu adeta.

Ve nihayet. Tepe Boynuz, kıvrımlı yapısıyla birlikte ondan ayrıldığında, sıktığı bedenini boşlayınca, yere düşer gibi, oğlunun üzerine daha da yük oldu Aras. Bakışları dahi sönmüş, bir gölge inmişti üzerlerine sanki.

"Baba," dedi Mahz. Onunla birlikte yere usulca oturduğunda, "İyi misin?" diye sordu.

Aras, başını usulca sallarken yüzündeki ifadesini silip, daha güçlü gözükmeye çalıştı karşısında. "İyiyim, endişe etme."

"Bunu..." dedi Kharon aniden. Yere çömelip, bir kez daha geçti Melez'in karşısına. Avucunu onun göğsüne yaslandığında, uzunca parmaklarını tenine bastırdı. "Dünyadayken de yapmamı sakın bekleme." Sırıttı. Bakışları kendi eline indiğinde, gözlerinde ufak bir ışık parlamaya başlayınca, aynı renk temas halindeki yerden de yükseldi. Mahz, ilk kez gördüğü bu olay karşısında sıkı bir gözlemci olup, iyice izledi ne olup, bittiğini. Babasının yüzünde, herhangi ters bir ifade yoktu. Aksine, kanla kaplı yarasında, ufak tefek hareketler mevcuttu. "İyileştirme böyle bir şey mi?" diye düşündüğünde, etkilendiğini belli eden yüz tuvalini gizlemeyi reddetti. Gerçekten fazlasıyla özel ve güzeldi... Bir dakikayı aşmayan olay, usulca sonlandığında ayağa kalktı Kharon. Düz ifadesiyle yerde oturanlara baktıktan hemen sonra önünde bağladı kollarını. "Teşekkür beklemiyorum sakın etme."

Yapay bir şekilde olsa da alayını takınırcasına gülümsedi Aras. "Etmeyeceğim zaten." Yana kıvrılan dudaklarını düzelttiğinde, oğlunun yardımını geri çevirmeyerek ayağa kalktı o da. "Ama bunu unutmayacağım."

"İyi." Omuz silkti. "O zaman, karşılığını alacağım günü bekliyorum."

"Yani, bir daha karşılaşacağız?" Uzun zaman süren sessizliğini bozan Mahz, tanıdığı bu kişiyi ezberlemek ister gibi gözlerini dikti ona. Uriel'in ismini dile alıp, onlara böyle yardım eden birisi, babasının anlattığı Nabizler'in yanına gelen kişiler arasından başka biri olamazdı. Peki ya, kimdi? Onlara yardım ettiğine göre, aydın tarafta bulunduğu barizdi. Babasının bahsettiği gibi... Karanlığın içindeki aydınlık, tek bir kişiyle sınırlı değildi. Her şeyi bir kenara da alacak olursa burada kaldığı tüm zaman boyunca ilk kez düşman olmayan birisiyle konuşmuştu. İlk kez başka bir insan bedeni görmüştü. Böylesine basit bir olayın şahlanan sevinci vardı benliğinde.

Usulca gülümsedi iblis. Ellerini iki yana açtığında, omuz silkip, bilmemezliğe vurur gibi yapsa da, "Dünyada görüşürüz," cevabı, Mahz'ın sözlerinin doğruluğuna altın bir imza bıraktı. Geri geriye giderken son anda sırtını onlara döndüğünde, saniyeler içinde silindi olduğu yerde. Çekicin yok olduğu anki gibi, sadece uçuşan kıvılcımlar geldi geride.

"Baba?"

"Mahz," dedi Aras. Oğluna döndüğünde, omuzlarını tutup, hafifçe sıktı. Çehresindeki tebessüm genişlediğinde, gamzesi göz kırptı. Bu kez gerçek anlamda gülüyordu. "Doğum günün kutlu olsun... Artık yirmi bir yaşındasın."

Usulca aralanan pembe dudakları, kaburgası altında atan kalbinin heyecan sesi oldu adeta. Bedenini kaplayan bir ateş, her saniye daha da sıcaklanırken "Yani... Yani gerçek yuvamıza mı dönüyoruz?" diye sormadan edemedi. Olumsuz yanıttan bu kez tüm zamanlardan daha çok korksa da bu kez emindi. Artık zaman gelmişti.

Babası onu başıyla onaylarken gözlerinin dolduğunu gizlemek istemedi bu kez. Her ne kadar Mahz, onların mutluluk göz yaşı olduğunu düşünse de biraz da endişe vardı sebebiyetinde. Oğlu, burayı tehlikeli sanıyordu ama asıl tehlikenin içine şimdi gidiyorlardı. Ona sarıldığında, bir saniye beklemenin bile zaman kaybı olduğunu düşünen Aras, "İstersen kapatabilirsin gözlerini..." diye söylendi. Tenine değen tendeki atışları hissettiğinde şefkatle gülümsedi çehresi ama kendisi de farklı sayılmazdı.

Masum bir çocuk gibi başını salladı genç. Ona sarılan bedende bir serinlik hissettiğinde, görüşünü kapatmadan önce gördüğü kadarıyla babasının, kanlı kıyafetlerini değiştirdiğine şahit oldu. Sımsıkı yumduğu gözleri, birazdan ilk defa göreceği dünya için, titriyordu adeta. Annesini hemen görmek, babasının anlattığı kızıl saçlarına dokunmak ve ona sımsıkı sarılmak istiyordu. Hiç görmediği bu kadını, öylesine özlüyordu ki...

Bedeninin her zerresine değen serin bir rüzgar, ne kadar sıkarsa sıksın irislerine değen aydınlık bir ortamı doğurdu aniden. Hiç şahit olmadığı bir ses kulağına dolduğunda şaşkınlıkla araları gözlerini. Aras'ın omzu üzerinden gördüğü kadarıyla mavi olan bir gökyüzünün altındaydılar... "Bu kadar çabuk mu?" Şaşkınca söylendi. Babasından ayrıldığında, olduğu yerde tam hiza dönerken kapanmak bilmiyordu pembe dudakları. Daha birkaç saniye önce bulundukları yer şimdi ne kadar da karanlık ve çürük geliyordu ona. Bu tabaka adeta özgürlüğüm simgesi gibi uçsuz bucaksız bir aydınlıktaydı. Gecesi var mıydı? Olsa bile geldikleri yer kadar karanlık mıydı? "Baba," diye mırıldandı. Ne diyeceğini de bir türlü seçemiyordu fakat görüntüden sonra şahit olduğu ikinci şeyi aldı eline. "Buradaki kuşların sesi... Çok yumuşak..."

Hiçbir şey söylemeden, doğduğu ilk an küçücük bedeniyle bulunduğu dünyayı ilk kez gören oğlunu izledi. Tenini süpüren bir damlayı hemencecik sildiğinde, yüzündeki tebessümünü çoğalttı. Ne kadar da masumdu öyle. Kocaman bedenine rağmen gerçekten de yeni doğmuş bir bebekten farksızdı. Oğlu şaşkınca araladığı dudaklarını diliyle nazikçe ısladığında, yine gülümsedi. Aklına daha ilk anda parmağı onun dudaklarına değdiğinde emzik görevi üstlenişini hatırladı.

Düz bir çatının üzerindeydiler şu anda. Oğlu, her şeyi görebilsin diye istemişti böyle bir yere gelmeyi. Aynı zamanda insanlardan uzak olacağı için, nereden geleceği bilinmeyen tehlikeden de uzak olacaklardı. Binaların dikildiği, bulutların semada yüzdüğü, kuşların şarkı söylediği, hatta trafikteki insanların hayatı ifadeleyen sesleriyle fâni aleminin içindeydiler artık. Ve her şeyden önemlisi, nerede olduğunu bilmese bile, Açelya ile aynı gökyüzünü altındaydılar.

Kucağında bebekle ayrıldığı dünyaya yeniden baktı Melez. Kalbinden ayrılmayan bir endişe, cehennem gibi kavurdu her hücresini. Gözlerindeki bal rengi, artık sönüktü. "Şimdi ne olacak?" diye fısıldadı. Belki de ilk kez böylesine korkuyordu. Bulması gereken bir kadın, saklaması gereken bir oğlu vardı... "Bunu tek başıma yapamam."

"Yalnız değilsin baba."

"Evet," dedi başka bir ses. "Yalnız değilsin." Melez, hızla arkasına döndüğünde, Baş Melek Pelerini içinde gördü onu. Titreyen gözlerinde birkaç yaş damlası birikirken ne yapacağını bilemez şekilde oğluna döndüğünde, yeniden konuştu ses. "Beni, Mahz ile tanıştırmayacak mısın Ebyaz?"

Bölüm sonu

9 yorum